س م ع (SMA)
S-m-a
Bazen de سَمَاع gibi kulağın işlevi anlamında kullanılır: إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ : Onlar, gerçekten işitmekten uzak tutulmuşlardır (26/Şu’arâ 212); أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ : Veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır (50/Kaf 37).
Kimi zaman algılama, kimi zaman da boyun eğme anlamlarında kullanılır. Şöyle dersin: اِسْمَعْ مَا أَقُولُ لَكَ : Sana söyleyeceklerime kulak ver. لَمْ تَسْمَعْ مَا قُلْتُ : Söylediklerimi işitmedin; yani anlamadın. Bu anlamda Allah buyurur ki: وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هَذَا : Onlara âyetlerimiz okununca “işittik/anladık” derler. “İstesek, biz de bunun gibisini söyleriz” (8/Enfâl 31). وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا : “İşittik ve isyân ettik” diyorlar (4/Nisâ 42); yani senin dediğini anladık fakat sana boyun eğmedik. وَقَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا : “İşittik ve itâat ettik” dediler (2/Bakara 285); yani dediğini anladık ve gereğini yerine getirdik.
وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ : İşitmedikleri hâlde “İşittik” diyenler gibi olmayın (8/Enfâl 21). Bu âyetin anlamı, “Anlamadıkları hâlde anladık dediler” olabildiği gibi, “Gereğini yapmadıkları hâlde anladık dediler” şeklinde de olabilir. Zira söylenen sözün gereğini yapmayan kişi, onu işitmeyen gibi olur. Bu âyetin peşinde Allah buyurur ki: وَلَوْ عَلِمَ اللَّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لاَسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ : Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi, onlara işittirseydi de yine aldırmayarak dönerlerdi (8/Enfâl 23); yani onlarda, kendisiyle algılayabilecekleri bir yeti meydana getirmek suretiyle onlara (hakkı) kavratırdı. وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ (4/Nisâ 46) âyeti iki şekilde yorumlanabilir:
1- İnsanın sağır olmasını isteyen bir bedduadır.
2- İnsana bir duadır.
Birincisi şu ifâde gibidir: أَسْمَعَكَ اللهُ : Allah seni sağır etsin.
İkincisi de birini kötülediğin zaman; أَسْمَعْتُ فُلاَنًا : Falan kişiye sövdüm, sözü gibidir. Bu kelimenin sövgü anlamına geldiği bilinmektedir.
Rivâyet edildiğine göre, Kitap Ehli, yukarıdaki âyette geçen sözü Hz. Peygamber’e diyorlardı ve bununla onu yücelttikleri ve ona dua ettikleri zannını veriyorlardı, oysa onlar söyledikleriyle ona beddua ediyorlardı.
Yüce Allah’ın, سَمْع ’i mü’minler için isbat ettiği veya kâfirlerden nefyettiği veya onu elde etmeye teşvik ettiği her yerde ondan kasıt, manayı tasavvur ve tefekkür etmektir: أَمْ لَهُمْ آَذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا : Yoksa işitecek kulakları mı var? (7/A’râf 195); صُمٌّ بُكْمٌ : (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler (2/Bakara 18); فِي آذَانِهِمْ وَقْرٌ : Onların kulaklarında bir ağırlık vardır (41/Fussilet 44).
Yüce Allah’ı سَمْع ile nitelendirdiğin zaman, bundan amaç da, O’nun mesmuatı/işitilenleri bildiği ve onların karşılığını verdiğidir: قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا : Allah, kocası hakkında seninle tartışan kadının sözünü işitti (58/Mücâdele 1); لَقَدْ سَمِعَ اللّهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء : Allah: “Allah fakirdir, biz zenginiz.” diyenlerin sözünü işitti (3/Âl-i İmran 181); إِنَّكَ لاَ تُسْمِعُ الْمَوْتَى وَلاَ تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاءَ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ : Sen ölülere duyuramazsın, arkalarını dönmüş kaçmakta olan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin (27/Neml 80). Yani sen onlara kavratamazsın, çünkü onlar, kötü eylemleriyle insana özgü hayat olan kuvve-i âkileyi yitirme konusunda ölüler gibidirler.
أَبْصِرْ بِهِ وَأَسْمِعْ : O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! (18/Kehf 26). Yani Yüce Allah’ın olağanüstü hikmetlerini bilen kişi O’nun için bu sözü söyler. Allah hakkında; مَا أَبْصَرَهُ وَمَا أَسْمَعَهُ taaccüp formu kullanılamaz, çünkü yukarıda geçtiği üzere Allah sadece sem’in/vahyin geldiği şeylerle nitelendirilebilir. Yüce Allah’ın kâfirleri nitelendirirken söylediği; أَسْمِعْ بِهِمْ وَأَبْصِرْ يَوْمَ يَأْتُونَنَا : Bize gelecekleri gün, ne güzel işitir, ne güzel görürler! (19/Meryem 38) sözün anlamı şudur: Kâfirler, nefislerine zulmettikleri ve düşünmeyi terk ettikleri için bugün kendilerine gizli kalan ve ondan saptıkları şeyi âhiret gününde işitip göreceklerdir.
خُذُوا مَا آتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُوا : Verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin! (2/Bakara 93); سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ : Yalana kulak verenler vardır (5/Mâide 42); yani yalanlamak için seni dinliyorlar. سَمَّاعُونَ لِقَوْمٍ آَخَرِينَ لَمْ يَأْتُوكَ : Sana gelmeyen bir topluluk adına kulak verenler vardır (5/Mâide 41); yani onların yerine dinlerler.
إستماع : Kulak vermektir/Dinlemektir: نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِهِ إِذْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ : Biz onların, seni dinlerken ne sebeple dinlediklerini biliyoruz (17/İsra 47); وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ : Onlardan kimi seni dinler (47/Muhammed 16); وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إِلَيْكَ : İçlerinden seni dinleyenler de vardır (10/Yûnus 42); وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَرِيبٍ : Dinle, o gün o ünleyici, yakın bir yerden çağırır (50/Kaf 41).
أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ والأَبْصَارَ : Ya da o kulak ve gözlerin sahibi kimdir? (10/Yûnus 3); yani onların kulaklarını, gözlerini vareden ve korunmalarını üstlenen kim? مِسْمَع ve مَسْمَع : Kulak deliğidir. Kovanın deliğine takılan halka da buna benzetilmiştir.