س و ر (SWR)
S-v-r
Bu kelimenin Farsça’dan Arapça’ya geçtiği söylenmektedir. Dolayısıyla سِوَارُ الْمَرْأَةِ /Kadın bileziği, Arapçalaşmış bir ifâdedir. Onun aslı, دِسْتِوَار ’dir. Her ne nasıl olmuşsa sonuçta Araplar bu kelimeyi kullanmışlar ve şu sözcükler de ondan türemiştir: سَوَّرْتُ الْجَارِيَةَ : Kızın (kollarına) bilezik taktım. جَارِيَةٌ مُسَوَّرَةٌ وَمُخَلْخَلَةٌ : Bilezik ve halhal takılmış kız. Bu anlamda Allah buyurur ki: فَلَوْلاَ أُلْقِيَ عَلَيْهِ أَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ : Üzerine altından bilezikler atılmalı değil miydı! (43/Zuhruf 53); وَحُلُّوا أَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ : Gümüş bilezikler takınmışlardır (76/İnsan 21).
أَسْوِرَة kelimesinin altın için kullanılmasının ve أُلْقِيَ fiiliyle tahsis edilmesinin; أَسَاوِر ’nın gümüş için kullanılmasının ve حُلُّوا fiiliyle tahsis edilmesinin ne gibi bir faydasının/inceliğinin olduğu başka bir araştırmanın konusudur.
سُورَة : Yüksek makamdır. Şair şöyle der:
أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللهّ أَعْطَاكَ سُورَةً *** تَرَى كُلَّ مَلِكٍ دُونَهَا يَتَذَبْذَبُ -250
250- Görmüyor musun Allah sana öyle bir makam vermiş ki;
Görürsün her kralı, onun altında bocalamakta olduğunu.
سُورُ الْمَدِينَةِ : Şehri kuşatan duvar. سُورَةُ الْقُرْآَنِ denmesi de sûrun şehri kuşattığı gibi Kur’ân’ın sûreler tarafından kuşatıldığından veya sûrenin Ay mertebeleri gibi bir mertebe olmasından dolayıdır. سُؤْرَة şeklinde okuyanlara göre bu kelime, أَسْأَرْتُ /ondan bir kalıntı bıraktım, sözünden gelmektedir. Buna göre sanki sûre, Kur’ân bütününden tek başına bir bölümdür.
سُورَةٌ أَنْزَلْنَاهَا : Bu indirdiğimiz bir sûredir (24/Nûr 1); yani hüküm ve hikmetlerden bir bölümdür. أَسْأَرْتُ في الْقَدَحِ : Kadehte bir sü’r, yani bir bakiye/kalıntı bıraktım. Şair şöyle der:
لاَ بِالْحَصُورِ وَلاَ فِيهَا بِسَآَّرِ -251
251- O ne cimridir, ne de tabakta bir şey bırakır.
Şiirde geçen بِسَآَّرِ sözü, سَوْرَة /kızgınlık kökünden بِسَوَّارِ şeklinde de rivâyet edilmiştir.