Fatiha Suresi 1-7. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

1.

Bismillahirrahmanirrahim.

Diyanet İşleri

2-4.

(2-4) Hamd, Alemlerin Rabbi, Rahman, Rahim, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah'a mahsustur.

5.

(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

6-7.

(6-7) Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

FÂTİHA SÛRESİ

(Fâtiha sûresi yedi âyet, yirmi yedi kelime, yüzkırk harftir.)

MEALİ:

1 - BİSMİʹLLAHİ’R-RAHMÂNİʹR-RAHÎM

2-3-4 - Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, cezâ (hesap görülecek, karşılık verilecek) günün yegâne sâhibi Allahʹa mahsûstur.

5 - (Allahım!) Yalnız Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.

6 - Bizi doğru yola ilet.

7 - Nimetine erdirdiğin kimselerin yoluna... Gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.

İNİŞ SEBEBİ:

Namaz, Resûlüllah Efendimizin hicretinden bir buçuk yıl önce Mi’râc gecesi farz kılındığına göre, Fatiha-i şerife her namazda okunmak üzere ve Kur’ân-ı Kerîm’in özeti mâhiyetinde ya bu tarihten biraz evvel ya da bundan hemen sonra inmiştir. (Tefsîr-i İbn Kesîr C. 1, S. 8.) Bu tesbîte göre, Resûlüllah Efendimiz onbir ya da onbir buçuk sene, Fatihasız olarak namaz kılmıştır. (Rûhu’l-maanî-Alûsî: C. 1, S. 33 / Tefsîr-i Kurtubî C. 1, S. 115.).

Eshab-ı kiramdan İbn Abbasʹa (R. A.), tâbiînden Katade’ye göre bu sûre Mekkeʹde; Ebû Hüreyre (R. A. ), Mücâhid, Atâʹ bin Yesâr ve Zühriʹye göre Medine’de inmiştir.

Diğer bâzılarına göre, bir kere Mekkeʹde, bir kere de Medine’de in­miştir. Ebû Leys Semerkandî bu sûrenin yarısının Mekkeʹde, yarısının da Medine’de nâzil olduğunu söylemişse de garip karşılanmıştır. (Tefsîr-1 İbn Kesir | C. 1, S. 8 / Rûhu’l maanî -Alûsî: C. 1. S. 33.)

SÛRENİN DİĞER İSİMLERİ:

Fâtiha sûresinin birçok isimleri vardır. İsminin çokluğu onun mâna­sının genişliğine, esnekliğine, kadrinin yüceliğine delâlet eder.

1. Kur’ân-ı Kerîm’in başlangıcı, sırlarla örtülü mâna haznesinin altın anahtarı ve namazda Allah ile kul arasında İlâhî bir şifre olduğu için ona «Fâtihatü’l-Kitab (=Kitabʹın başlangıcı, açış anahtarı)» denilmiştir. (Tefsîr-1 Kurtubî: C. 1, S. 111.)

2. İlk âyeti veya ikinci âyeti «el-hamdu» kelimesiyle başladığı için ona: «Hamd sûresi» denilmiştir.

3. Kur’ân-ı Kerîm’in temeli ve özeti mâhiyetinde bulunduğu için ona «Ümmuʹl-Kurʹân ( = Kurʹânʹın anası ve esası)», denilmiştir. (Tirmizî’nin Ebû Hüreyre (R. A.)den yaptığı rivâyette, Resûlüllah (A. S. ) Efendimiz: «el-Hamdu lillah, Kur’ân’ın anası ve esasıdır ve yedi ikili âyettir. » buyurmuştur. Mekke’ye «Ummü’l-kurâ», Merv’e «Ummü’l Horasan» denildiği gi­bi, Fâtihâ’ya da «Ummü’l-Kitab» denilmiştir.).

4. Her namazda tekrarlandığı veya bütün Kur’ân’ın yedi ana bölümü­ne çift kanatlı yedi giriş kapısı özelliğinde olduğu için ona: «Seb’u’l-mesânî(= Yedi ikili âyet)» denilmiştir.

5. Akl-i selîm sâhipleri için tam ve mükemmel bir rehber, İlâhî belâğati hâiz eksiksiz ve kusursuz bir düstur olduğu için ona «el-Vâfiye - el- Kâfiye (= Yerine getirici - Yeterli)» denilmiştir.

6. İnsanı rûhen ve vicdanen geliştiren, dünya ve âhiret ıstıraplarını dindiren, gönül sıkıntısını giderip ruhî hastalıklara şifâ veren bir belge olduğu için ona: «eş-Şifâ» denilmiştir.

7. Kur’ân-ı kerîmʹdeki mevcud ilimlerin ve ilmî konuların ana fikirlerinin özeti niteliğinde bulunduğu için ona: «el-Kur’ânu’l-Azîm ( = Saygı­değer büyük Kur’ân)» denilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 113-114. / Rûhuʹl-maânî-Alûsî: C. 1, S. 35.).

FÂTİHA SÛRESİYLE İLGİLİ HADÎSLER:

- «Fâtiha Kur’ân’ın ana temelidir. O, yedi ikili âyet (çift kanatlı yedi giriş kapısı)dır. O, Kur’ân-ı Azîmʹdir. » (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A.)den. Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 116. Âlimlerden bir kısmı bu hadîse dayanarak, Hz. Cibrîl’in Fâtiha sûresiyle inme­diğini zannetmişlerdir. Halbuki, İbnu Âtıyye’nin. de dediği gibi, hadîs-i şerîf, Cibrilʹin melekten önce inip Fâtiha’nın ineceğini bildirmesi, onun bu sûrenin nüzuluna iştirak ettiğine delâlet etmektedir.).

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Cebrâil (A. S. )ın Peygamber Efendimizin yanında bulunduğu bir sırada Peygamber (A. S. ) gökten kapı sesi gibi bir ses duydu da başını kaldırıp: «Bu, göğün bir kapısıdır ki bugün açıldı; bundan önce açılmamıştır. » dedi. Bir melek o kapıdan indi. Peygamber (A. S. ): «Bu bir melektir ki yeryüzüne indi. Bundan önce o hiç inmemiştir. » diye ilâve etti. İnen melek selâm verdi ve: «Getirdiğim iki nûr ile sizi müj­deliyorum. Bu iki nûr sizden önce hiçbir peygambere verilmemiştir. Bun­lar: Fâtihatü’l-Kitab ile Bakara sûresinin son âyetleridir. Ondan (diğer bir rivâyette bu ikisinden) okuyacağın her harf karşılığında sana (sevâp ve bir nûr) verilecektir. » (Sahîh-i Müslim.: İbn Abbas’dan (R. A. )).

- «Kim bir namaz kılar da onda Ummü’l-Kur’ân’ı, yani Fâtihâ’yı oku­mazsa, o namaz noksandır, o namaz noksandır, tam değildir. » (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.).

Sevgili Peygamberimiz (A. S. ), Azîz ve Celîl olan Allahʹdan şu Kudsî Hadîsi naklediyor:

- «Fâtiha’yı kendimle kulum arasında ikiye böldüm: Yarısı benim, yarısı da kulumundur. Kulumun istediği hakkıdır; kendisine verilecektir. »

Hazret-i Peygamber (A. S. ) ayni hadîsin devamında diyor ki:

Bir kul «el-Hamduʹlillahi Rabbiʹl-âlemîn» dediği zaman, Allah Teâlâ:

- «Kulum Bana hamdetti» der. Kul:

- «er-Rahmâniʹr-Rahîm» dediğinde, Allah Teâlâ:

- «Kulum beni umumî ve hususî mânada olan merhametle andı; Beni övdü», der. Kul:

- «Maliki yevmiʹd-dîn» dediği zaman, Cenâb-ı Allah (C. C. ):

- «Kulum Beni büyük tanıdı, Bana saygı gösterdi» der. Kul:

- «İyyâke naʹbudu ve iyyâke nesteîn» deyince, Allah Teâlâ:

- «Bu, Benimle kulum arasındadır. (İbadet kuluma, yardım da bana aittir). Kulumun istediği verilecektir» der. Kul:

- «İhdinâ’s-sırata’l-müstekîm ve lâʹd-dâllîn (Bizi doğru yola ilet.. Nimetine erdirdiğin kimselerin yoluna.. Gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil)» dediğinde, Allah Teâlâ:

- «Bu dilek kula aittir. Ona istediği verilecektir. » buyurur. (Sahîh-i Buhârî - Ahmed bin Hanbel.).

İLMÎ YÖNÜ:

Fâtiha’da geçen Rab kelimesi, terbiyenin kemâle eriştiren bütün yollarını ve inceliklerini içine alan bir sıfattır. Varlık âleminde canlılardan bilinen, bilinmiyen her şeyin -cins ve türüne göre- basamak basamak ke­mâle doğru yükseldiğini görüyoruz. Meselâ: Bir spermayı inceleyip düşü­necek olursak yavaş yavaş nasıl tekâmül ettiğini anlamakta gecikmeyiz. En gelişmiş bir canlı olan insan bedeni, nasıl meydana geliyor? Canlılık birimi olan hücrenin, canlı varlıkların yapı taşı olması ve hayatî olayların cereyan ettiği yer olarak tesbiti ve hücrelerin bağımsız oldukları halde müşterek iş görmeleri nasıl bir kanuna bağlı olarak faaliyet gösteriyor? Bunlar vücut organlarını teşkîl etmek için hiç şaşmadan yerlerini alıyor, yüklendikleri programı kusursuz yerine getiriyorlar. Bu sayede oluşan or­ganlar en mükemmel makinalardan, en büyük kimya laboratuvarlarından daha mükemmel çalışıyor.

İlim adamları bu tedrici tekâmülü, bir tesadüfe değil, değişmiyen bir takım kanunlara bağlamak zorunluğunu meydana koymuşlardır. Çünkü yavaş yavaş, basamak basamak, fakat planlı, proğramlı tekâmül canlı olan bütün varlıkların özüne yerleştirilmiş ve bu bir zarûret halini almış­tır. Bu zarûret, illiyet (kozalite= sebeplilik) prensibi içinde gerçekleşerek bir maksada doğru yükselir.

Böylece İlâhî irâde kanunu, Rab sıfatını incelik ve derinliğiyle bize hatırlatmakta ve tekâmülün bu kanuna bağlı bulunduğunu en vecîz bir ifâdeyle beyân etmektedir.

Ancak bizim anlatmak istediğimiz tekâmül ve terbiye, Darwinʹin (Darwincilik: Çeşitli hayvan ve bitki türlerinin bir bakıma aynı kökler­den geldiğini ve evrimin çağlar boyunca dış te’sirlerle basitten gelişmişe doğru nasıl oluştuğunu açıklar. Darwin, aynı kökten gelen türlerin başkalaşımını, ya­ni soy değişimi gerçeğini ortaya koymak için doğal (tabii) ayıklanma’yı hareket noktası olarak seçer.) İnsanın Menşei adlı eserinde bahsettiği tekâmül değildir. Ona göre hayvanlarla insan türü arasında zaman bakımından bir öncelik - sonralık vardır. İnsanın hayvandan geldiğini ve maymunun buna canlı bir mi­sal teşkil ettiğini iddia eder. Hemen söyliyelim ki, bu iddia ve varsayım ar­tık günümüzde hücre ve gen üzerindeki İlmî araştırma ve çalışmalar kar­şısında değerini kaybetmiştir. Zamanımızın biyologları, canlıların türüne ve her türlü özelliğine göre kendine benziyen canlılardan meydana geldi­ğini kesin olarak ortaya koymuşlardır. Çünkü canlı maddenin en büyük vasfı ve onu cansız maddeden ayıran en önemli fonksiyonu özümleme ve özümlenmedir. Bu da fizik ve kimya nev’inden değildir. Yalnızca organi­zasyona aittir.

Darvincilikʹin türler arasındaki intikal teorisinin iflas ettiğini meyda­na koyan New York İlim Akademisi Eski Başkanı A. Gressy Morrison di­yor ki:

- «Hayat için elzem ilk şart bugün bizim bildiğimiz fakat Darwin’in bilmediği birtakım olaylarda kendini göstermektedir. Meselâ: Gen hari­kası gibi. Bu gen denen şeyler o kadar anlatılmıyacak kadar küçük­tür ki, yeryüzündeki mevcut bütün canlıları meydana getiren gen’lerin hepsini bir araya toplasak bir yüksüğü bile doldurmaz. Mikroskopla bile görülemeyen bu gen’ler ve onların adaşları kromozom’lar her can­lı hücreye yerleşirler ve bütün insan, hayvan ve bitkileri hususiyetlendirirler. Bir yüksük, iki milyarı aşan insan nüfusunun ayrı ayrı bütün ferdî hu­susiyetlerini içine alamıyacak kadar küçüktür ama bu husustaki gerçek­ler tereddüde yer bırakmamaktadır.

Öyle ise gen denen bu şey nasıl olur da bir sürü baba ve dedele­rin özelliklerini içinde gizliyor ve nasıl oluyor da inanılmıyacak kadar kü­çük bir yerde ayrı ayrı her birinin psikolojisini koruyabiliyor?..

İşte burada, g e n ʹi içine alan ve nesilden nesile geçiren hücrede asıl gelişme-yetişme başlar. Mikroskopla bile görülemiyen küçücük bir gen, içinde hapsedilen birkaç milyon atomun böyle yeryüzündeki bütün hayatı kesin olarak idare edebilmesi niteliği sadece yaratıcı bir bilgin­den çıkacak derin bir ilim ve maharetin eseri olabilir; başka hiç bir teo­riye imkân yoktur. » (İlim, Ahlâk ve Din - M. Rahmi BALABAN / Diyanet İşleri Bşk. Yayınları)

Elektron mikroskopunda hücre-dokuları ve en küçük canlıları incele­yen ilim adamları da Darwinizmʹin türler arasındaki intikal teorisinin iflas ettiğini ve artık bir değer taşımadığını, biyolojik araştırma sonucunda el­de edilen bilginin İslâmî görüşle birleştiğini meydana koymuşlardır. Özetle deniliyor ki:

- «DNA (Dezoksiriboz) kalıtımda esas rolü oynar. Esas olarak hüc­re çekirdeğinde bulunur. RNA (Riboz) ise bilhassa protein sentezi yapar. Çekirdekçikte ve protoplazmada bulunur. RNAʹnın üç çeşidi vardır, her canlıda kendine has özellik taşır. Hücreler bunlar vasıtasıyla kendine ya­rarlı enzimleri (salgıları) yapmak zorundadır. RNA çoğunlukla DNA kont­rolü altındadır. DNA tarafından verilen emri alan RNA diğer çeşitleri ile birlikte o hücrenin enzimi için lüzumlu olan aminoasitleri -ki proteinlerin vücuttaki yapı taşlarıdır- her türlü özelliğine has bir şekilde sıraya koyar. DNA ve RNA’ların her türün özelliğine göre farklılık ve fonksiyon göstermesi bile, DARWİNİZM’in türler arasındaki intikal teorisinin iflasından başka birşey değildir. »

«Rabbüʹl-âlemîn» (= âlemlerin Rabbi) terkibini İlmî yönden şöyle de izah edebiliriz: Var olan her şey ya vâcib, ya da mümkündür. Üçüncü bir ihtimal yoktur. Mümkün ise kendisini vücuda getirecek daha önceki bir illete muhtaçtır ve illetler silsilesinin sonsuz olarak geriye doğ­ru devamı mümkün değildir; vücudu vâcib olan bir mevcudda nihâyete ermesi zarûrîdir. Onun vücudu için bir illete lüzum yoktur. O, bizatihi en yüksek kemâl sâhibi ve ezelden beri bütün yönleriyle fiil halindedir; ba­kasım devam ettirmek için bir şeye muhtaç değildir.

İşte biz bu ilk mevcuda -ki ezelî ve ebedîdir- «Allah» deriz ve bu mâ­nayla O, Rabbüʹl-âlemîn (= âlemlerin yegâne terbiyecisi)dir.

O halde Rab sıfatının â I e m î n çoğuluna izâfesiyle birlikte delâ­let ettiği terbiye, hayvanlar ve bitkileri basamak basamak türünün özelliğine has bir şekilde kemâle eriştirmektedir.

Ceza (hesap görülecek, karşılık verilecek) günün yegâne sâ­hibi:

Din, ilim ve felsefe bu konuda birleşir. Allah hesap ve cezâ gününün yegâne sâhibi ve mâlikidir. Çünkü Allah bütün hayır, iyilik ve adâletin kaynağıdır. Bunların melekût âleminde olduğu gibi- yeryüzünde insan tü­rü arasında gerçekleşmesini ve hedefi olan saadete erişmesini diler. O halde hayır ve adâletin hedefi, diğer bir tabirle karşılığı saadettir. Ama şu dünyada ekseriya hedefine ulaşmıyan hak ve adâletin, iyilik ve fa­ziletin varlık âlemindeki İlâhî irâde ve hayat kanunu icabı mutlaka ger­çekleşmesi, hedefine ulaşması lâzımdır. Gerçekleşmediğine göre ikinci bir dünyanın varlığını kabul etmek zarureti doğar. Tabiatiyle öbür dünya­da hak ve adâleti te’min edecek bizzat biz değiliz; bunu eşyanın herhangi birinde mevcud bir kuvvetten beklemek de boş ve faydasızdır. Hak kavramını gereği gibi idrâk etmiş bir üstün ilim sâhibinin ve onun buy­ruklarını gerçekleştirecek emsalsiz bir irâdenin var olması gerektir. İşte biz bu ilim ve irâde sahibine «Allah» diyor ve kıyâmet günü ancak Oʹnun hak ve adâleti gerçekleştireceğine inanıyoruz.

Diğer bir izahla:

İyilik ile saadet, kötülük ile azâb arasında kuvvetli bir bağ vardır. Böyle olmamış olsaydı iyilik ve kötülük neticesiz kuru birer kavramdan ibâret kalırdı. Meselâ: Bu dünyada «fazilet» kendi sâhibini bâzen felâkete sürüklemekte; hayırhahlık, mutluluk hedefine ulaşamamaktadır. O halde aksi görünme ve belirti, ikinci bir dünyanın varlığını isbat etmez mi? O takdirde bu dünyada mükâfat ve karşılık göremiyen hayır ve faziletin öbür dünyada görmesi gerekir. Kantʹın da Allah ve âhireti isbatla ilgili görü­şünün hareket noktası buna yakındır.

AHLÂKÎ YÖNÜ:

Çoğu insanlar, beşeriyetin asırlardan beri edindiği tecrübelerden ve dinî ahlâktan çıkardığı güzel âdet ve töreleri, hayatın asıl mânasını ve ya­şama düzenini bir tarafa itip keyfine göre sınırsız bir hürriyet havası için­de yaşamak ister. Gerçi bu, insanda fıtrî (yaratılıştan) bir arzudur; fakat ayarlanmazsa tehlikeli olur; ayni zamanda Allah’ın insan hayatı için koy­muş olduğu illiyet kanununa aykırı bir hal alır ve en ağır tokatı yine bu kanundan yer..

İlâve edelim ki: Ferdin mesʹud olması için yalnız sağlık ve aklî den­ge kâfi değildir; bu ikisi kadar dîn ve ahlâk da lüzumludur. Sağlık nime­tini, akıl devletini ölçülü bir şekilde değerlendirerek hedefine ulaştıran bunlardır.

Varlık âlemini değişmez kanunlarıyla arızasız olarak idâre eden Al­lah, insanın bu fıtrî aşırılığını ve sınırsız hürriyet içinde yaşama temayü­lünü sınırlıyacak nitelik ve ölçüde esas ve prensipler koymuştur. Kurʹân-ı kerîmʹin ilk sûresi olan Fâtiha-i şerîfe bunu en mükemmel tarzda kendin­de özetlemektedir.

Bütün işlerin başı, düşüncelerin berraklığı, sözlerin büyüleyici te’siri, davranışların gerçek doğrultusu Besmele ile vücud bulur. Çünkü Rahmân ve Rahîm sıfatları, iyilik ve hayır duygusunun bütün inceliğini içine alır; canlıların hepsini bu hayrın feyzine eriştirmeyi hedef olarak kendi kapsamında tutar. Amellerin karşılık göreceği günde ise, hak ve adâlet, merhamet ve şefkat kavramları düzeyinde gönülden inanmış ve teslimiyet göstermiş kulları ebediyet nîmetine garkeder. Bu bakımdan Besmeleʹsiz başlanan bir iş feyizsiz ve bereketsiz kalır. Allah’ın Resûlü buna işâretle buyurdular ki: «Bismiʹllahi’r-Rahmâni’r-Rahîm, her şeyin anahtarıdır. », «Besmeleyle başlanmayan bütün (meşruʹ) işler bereketsiz ve kısırdır. » (el-Camiussağîr: C. 2, S. 92 - Abdulkadir er Rahavî Fi’l-Erbaîn.).

Görülüyor ki, günlük hayatımızı dinî ve ahlâkî prensipler içinde dü­zenlememizde, Besmele’nin te’siri çok büyüktür. Diğer taraftan Al­lahʹın hamde lâyık tek mevcud olduğuna gönülden inanan bir müʹmin, geçici servet ve mevki gibi değerlerle böbürlenmez. Her nîmetin ve hay­rın Allahʹtan geldiğini bilerek son derece mütevazı olur. Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatlarla tecelli edeceğine, kılı kırk yararcasına adâletin ger­çekleşeceği günün tek sâhibi bulunduğuna her türlü şüpheden uzak bir itikadla imân eden her insan diğer canlı varlıklara karşı yufka yürekli, temiz kalpli, hassas ruhlu ve arı vicdanlı olmaya çalışır. Bir an olsun hak ve adâletten ayrılmaz ve yaşadığı müddetçe faziletin mücadelesini yapar. Ve işte o zaman hakiki hayat ve saadet başlar.

Görüyoruz ki Allahʹa ve âhiret gününe inanmıyan bir insan, biraz şöh­ret, biraz şeref veya para için hayatı boyunca çalışıp çabalar. Zanneder ki bunlardan birine sâhip olursa, o ölçüde tatmin olacak, bunca emek ve mahrûmiyetin karşılığını şu ölümlü dünyada görecektir. Oysa takatinin tükenmekte olduğunun farkında değildir, bütün vücudunun uzuvları yıp­ranmaktadır ve az sonra onu, arzusunu yerine getirmekten âciz bıraka­caktır. Böylece ölmek üzere olan bir kimse için refah, servet, şeref mâ­nasız kelimelerden ibaret kalacaktır.

Ama kendi yaratılışındaki üstün ve emsalsiz sanatın nasıl işlendiğini ve kim tarafından niçin meydana getirildiğini anlamış olsaydı, bunca çaba ve gayretlerini bir takım zahirî sebeplere bağlamaz, bunun faydasız, mâ­nasız ve neticesiz olduğunu idrâk eder; bu idrâk ve imân havası içinde peşin bir saadet istemeksizin hayatının ve çalışıp çabalamasının asıl he­def ve maksadını tayîn etmiş olurdu.

Yarınlara Doğru adlı kitabın sahibi gaye ve hedefini tayîn ve tesbit et­memiş ya da edememiş bir insan için der ki: «Bir doktor, ipnotize edilmiş bir kadına, meslekdaşlarından birine bir kama saplamasını telkin eder; telkin edilen doktora saldırır. Bu cinayeti niçin yapmak istediği sorulun­ca da «Bana fenalık ediyor» cevabını verir.

Bizim için de mesele aynıdır. Sebebini ve maksadını bilmediğimiz ha­reketlere, yukarıdaki kadının söylediği gibi, kabulü imkânsız saçma se­bepler buluruz. » (Dr. Alexis Carrel.)

İyyake naʹbudü = «Ancak Sana ibâdet ederiz»

Rahmân sıfatıyla herkese rahmet kapısını açık bulunduran; inkârcı, eş-ortak koşucu, putperest, ateşperest diye bir ayrım yapmadan bu dün­yada herkesi, kabiliyet ve isti’dadına göre merhamet güneşiyle faydalandıran; Rahîm sıfatıyla inanmış ve kulluk görevini yerine getirmiş mü’minleri öbür dünyada has rahmetine mazhar kılan; yeryüzünde fesat iş­lenmesin, tuğyan edilmesin, hür olarak analarından doğan insanlar esa­ret ve kölelik zilletine düşürülmesin diye adâletle hükmetmeyi emreden ve her hak sâhibinin hakkının verilmesi için kitap ve peygamber gönderen; amellerin karşılık göreceği kıyâmet gününün yegâne sâhibi bulunduğunu beyân eden; Fâtiha-i Şerîfeʹnin ilk cümlesiyle nankörlüğün saygıdeğer yaratılan insana lâyık olmadığını hatırlatan âlemlerin Rabbi Allah, elbetteki ibâdet edilmeğe daha haklıdır.

Bunun için «Ancak sana ibâdet ederiz» cümlesiyle ibâdetin kime ya­pılacağı; hamd ve şükrün asıl mânası, bu ikisinin karşıtı olan nankörlü­ğün âhirette Rahîm sıfatının nûrundan ve feyzinden mahrumiyete yol aça­cağı ifâde ediliyor.

Bir günde 30-40 defa Fâtiha’yı okuyan kimse, «İyyâke na’budü» hi- tabiyle Allahına karşı şöyle söz veriyor:

a) Allahım seni bilip tanıdım. Rahmân ve Rahîm olduğunu anladım. Bütün varlığımla Sana borçluyum ve her an rahmetine muhtacım. Bana imân ve sıhhat gibi iki büyük nîmeti bahşettiğin için Sana ne kadar şük- retsem azdır. Övülmeye lâyık olan Sensin..

b) Yaşadığım müddetçe Sana hamdedeceğim, asla nankörlük yapmıyacağım..

c) Hiç bir fâniye kulluk etmiyeceğim, hiç bir fâninin önünde eğilmiyeceğim.

d) Bütün söz ve hareketlerimi, düşünce ve tasarılarımı, Senin çiz­miş olduğun çerçeve dahilinde düzenleyip değerlendirmeye çalışacağım.

e) Kıyâmet günü Senin yüce adâlet divanında hesap verirken mahcûp olmamak, ebedî rüsvaylığa düşmemek için bu dünyada hak ve adâletten ayrılmıyacağım.

İşte Fâtiha sûresini bu imân ve bu idrâk içinde okuyan mü’minler her gün ve her saat ahlâkan yükselir, vicdanen arınır, insan-ı kâmil olma basamaklarında başarılı olur.

Ayrıca Besmele ile Hamdele, kötü âdetlerin, zararlı ideo­lojilerin, gayr-i ahlâkî ve gayr-i İnsanî bütün davranışların önüne bir sed çeker, insana, insan olduğunun hikmetini öğretir.

İÇTİMAÎ YÖNÜ

«(Allahım! ) Yalnız Sana ibâdet eder ve ancak Sen’den yardım dile­riz. »

Bu iki cümleden, sosyal yapımızı madde putperestliğinin aldatıcı ve büyüleyici te’sirinden kurtarma çarelerini, İlâhî nizama uymanın huzur dolu nîmetlerini ve böylece millet olarak birlik ve beraberlik içinde uzun ömürlü olmanın yollarını ve açık sebeplerini öğreniyoruz.

«Yalnız Sana ibâdet ederiz. » cümlesi, kul ile Allah arasındaki müna­sebetin İlâhî nizama göre uygulanmasını, arayerde vasıta bulundurulmamasını telkîn ediyor. Cemiyetin iç huzur, birlik ve beraberlik gibi temel meselelerinin ancak Hakk’a, cemaatleşme şuuru içinde ibâdet etmekle mümkün olacağına işâret ediliyor.

Ayrıca mefʹulün fiile takaddümü, Allah’tan başka hiç bir varlığa ibâ­det etmenin câiz olmadığını; peygamberler dahil hiç bir insanın önünde eğilmenin doğru bulunmadığını ifâde ediyor.

Bu bakımdan fertleri ilâhlaştırmanın haram olduğuna dikkatimiz çe­kiliyor. Çünkü kula kul olmak, insanı insanlık şeref mertebesinden indirir, bayağı bir mahlûk seviyesine düşürür. Cemiyet ve milletin benliğini öldü­rür; vicdanları silik hale getirir; millî, dinî ve ahlâkî bütün değerleri kö­künden söküp çıkarır. Bu yüzden halk, Firʹâvnʹa tapanlar gibi şuursuz bir kitle olur.

«Ancak Sen’den yardım isteriz. » cümlesi, bize şu hususları öğretiyor:

a) Bütün kuvvet ve kudret İlâhî irâde ve meşietten sadır olur. Allah yegâne kuvvet ve kudret kaynağıdır.

b) Bütün kuvvet ve saltanatlar bu irâdeyle mahkûm olur. Çünkü var­lık âleminde tek hükümran olan Allah’tır; diğer bütün saltanatlar iğreti ve geçicidir.

O halde cemiyetler ve milletler ve onları idâre eden kadrolar her ân Allah’a yönelerek yardım istemeli ve Oʹnun üstün irâde ve kudretine bo­yun eğmelidirler. Aksi halde dağılıp yıkılmaya mahkûm olurlar. Tarih bo­yunca yıkılan medeniyetler, silinen imparatorluklar bu yüzdendir.

Cemiyet ve milletlerin tuğyân ve isyânını ancak Hakkʹın irâdesine bağlı sağlam bir akide frenleyip zararsız hale getirebilir. Ve bu akide kuvvetlendikçe cemiyetin sosyal ve ruhî yapısı gelişir; o kadar ki, bütün kalbler biraraya gelip tek kalb halini alır ve bir ağızdan: «Bizi doğru yola ilet. Nimetine erdirdiğin kimselerin yoluna.. Gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil... »

Duâsını yaparak kulluğun asıl mânasını ifâde etmiş olurlar.

«RABBÜʹL-ÂLEMÎN» TERKİBİNİN DELÂLET ETTİĞİ EĞİTİM SİSTEMİ

İslâm dini, bütün hüküm ve prensipleriyle ayni zamanda bir terbiye ve ahlâk sistemidir. Terbiye ve ahlâk ise, ferdî gayretten ziyâde sosyal ve kültürel faaliyet konusu ve meselesidir. Bu bakımdan Kur’ân’a göre terbiye esaslı bir eğitime dayanır. Ahlâk ve fazîlete dayalı bir eğitimin ol­madığı yerde dinî terbiye meselesini gerçekleştirmek ve onu asıl hedefine ulaştırmak çok zor ve hattâ imkânsızdır.

Bu nedenle İslâm dini eğitime geniş yer vermiş ve hemen her konu­da bunun ana prensiplerini belirtmiştir. Kur’ân’da gerçek eğitimden ayrı ne bir hukukî sistem, ne de bir âhiret mefhumu vardır. Hemen her konu­da ahlâk ve terbiyeye müstesnâ bir yer ayrılmış ve bunun bir sosyal me­sele olduğuna dikkatimiz çekilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de dokuzyüz küsur yerde Rab sıfatının anılması, terbiye ve ahlâka ve bu ikisini olumlu sonuca bağlıyacak eğitime ne ka­dar ve nasıl yer verildiğini göstermeye kâfidir.

Hadîs-i şerifleri de buna ilâve edecek olursak, binlerce yerde anılan Rab kelimesi hakkında ilim adamlarından bir kısmının tarif ve görüşünü kısmen de olsun nakletmeyi faydalı gördüm. Çünkü o zaman İslâm’ın eği­timle olan ilgisinin oranı daha iyi anlaşılmış olur.

«R a b» kelimesi, aslında masdardır. Beslemek, terbiye edip büyüt­mek demek olup, bundan ism-i fâil (sıfat) mubalağası alınmıştır ki, yeteri kadar terbiye edip besleyici mânasınadır. Belirli olarak getirildiği zaman, varlık âlemini terbiye edip kemâle doğru götüren, bütün cins ve türlerin ıslahını özelliğine göre tekeffül eden Allahʹa sıfat olur. (Kamus Tercemesi Osmanlıca: 1/256.).

«Rab», efendi (seyyid) mânasına geldiği gibi, işleri düzene koyan, tedbirli, güçlü ve ilgilendiği şeylere hâkim kimseye de sıfat olarak gelir. Belirli geldiği zaman, yarattıklarının durumunu, hal ve istikbalini adım adım kemâle eriştiren Allah’a sıfat olur. » (Tefsîr-i Kurtubî: 1/135.)

«Dilimizde Arapçadan geçen «terbiye kelimesi, rab ve riba» kökle­rinden gelir. Bunların anlamları, «beslenmek, tamamlanmak, ziyadeleş­mek, toplanmak, artmak, çoğaltmaktır. Terbiye de lügat anlamıyla kısaca tamamlatmak, ıslâh etmektir. Terim olarak da bir şeyi derece derece ye­tiştirip olgunluğa eriştirmektir.» (İslâmiyetʹin Eğitimimize getirdiği değerler: 16.)

«Rab terbiyenin bütün gereklerini taşıyan en olgun ve başarılı terbi­yeci anlamına gelir. Terbiye ise, ilgili bulunduğu şeyleri kademe kademe kemâle götürüp eriştirmek ve tamamlamak mânasını taşır. »

Allah’a sıfat olarak gelen ve bâzen «âlemin» çoğuluna izâfe eden Rab kelimesinin delâlet ettiği eğitim sistemine gelince:

Allah’ın yüzlerce âyette kendisini bu sıfatla anmasının sebeplerinden biri de, varlık âlemi terbiye yoluyla derece derece kemâle eriştirmiştir. Bu âlemden mükemmel bir parça olan ve her ân -mükemmelliğini koruya­bilmek için- terbiyeye muhtaç bulunan insanoğlu, Rab sıfatından edi­neceği mâna ve metodla terbiyeyi sistemleştirmek ve bunu bir maarif ko­nusu olarak sosyal hizmetlerin başında ele alıp işlemek zorundadır. Ak­si halde yetişen nesil mevcut nizamı alt-üst eder; kâinatta câri olan İlâ­hî kanunlara (hayat kanunlarına) tuğyan edip, düzensizlik meydana geti­rir. Böylece yeryüzünde sevgi ve saygıdan, edep ve terbiyeden, huzur ve sükûndan, iyilik ve faziletten, hayırhahlık ve kahramanlıktan pek eser kalmaz.

Çünkü Allahʹın «Rab = terbiye edip yetiştirici» olması, insanların yetişme ve yetiştirme yükümlülüğünü kaldırmaz. Hem Allah’ın «Rab» ol­masının diğer mânası şöyledir: Beşer güç ve kudretinin dışında olan şey­leri bizzat Allah terbiye edip yetiştirir; onun güç ve kudreti dahilinde olan şeylerin ıslah ve yetiştirilmesini, kemâle doğru basamak basamak eriştirilmesini ona bırakır. Meselâ: bir hayvan ya da bir meyve cinsim ıslah etmek beşer kudreti dahilindedir. Bu bakımdan Allah bunların ıslahını in­sana bırakmıştır. Fakat onu yaratıp türünün özelliğine göre meydana ge­tirmek Allah’a aittir. O kendisine ait olanı yapar, gerisini insana bırakır.

İşte burada ve bu incelikte sorumluluk ve yükümlülük başlar. Kai­natta devam edegelen ilâhî kanunlara uygun düşünmek ve hareket etmek başlar...

O halde İslâm ancak eğitimle ahlâk ve fazileti, olgunluk ve düzeni gerçekleştirebilir. Bugün İslâm medeniyetinden, İslâm kültür ve ahlâkın­dan bahsediliyor ve bunun Batı medeniyetine öncülük ettiği kabul ediliyorsa, bu sadece ve yalnız İslâm’ın sistemleştirilmiş eğitiminin eseridir. Bu sayede o devirlerde iyilik kötülüğe zafer bulmuştur. «İyiliğin kötülüğe zaferi, kötü insanların iyi insan olması demektir. » denildiği gibi.

F I K H Î YÖNÜ:

Namazda kıraat farzdır.

Hanefîlere göre: Farz olan mutlak kıraattir. Farz namazların ilk iki rek’atinde Kur’ân okumak farzdır ve bu iki rek’atte Fâtiha-i şerîfeyi oku­mak vâcibdir. Geri kalan iki rek’atte ise okunması sünnettir. Nâfile na­mazların bütün rek’atlerinde okumak vâcibdir. İmâma uyan cemaatin bir şey (Fâtiha veya zamm-ı sûre) okuması tenzîhen mekrûhtur. Çünkü Haz- ret-i Peygamber (A. S. ): «Kimin imamı varsa, imâmın kıraati onun için de kıraattir. » buyurmuşlardır. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 118. Dâre-Kutnî: Abdullah b. Şeddad (R. A. )’dan.).

Şâfiîlere göre: Cemaatin de Kur’ân okuması farzdır.

Mâlikîlere göre: Cemaatin gizli okuması mendûptur.

Hanbelîlere göre: Gizli okunan namazlarda cemaatin okuması müstehaptır. Aşikâr okunan namazlarda ise, imâmın durakladığı yerlerde ce­maatin okuması müstehaptır. (Kitabu’l-Fıkh Alâ’l-Mezahibi’l-Arbaa: C. 1, S. 228.).

Bu hususta geniş bilgi için dört mezheple ilgili fıkıh kitaplarına bakıl­ması tavsiye olunur.

TASAVVUFÎ YÖNÜ:

Fâtiha’da geçen İlâhî sıfatlar ve Rab sıfatının âlemîn’e izâfesi, bizi imkân sahasına getiren Kaadir-i Mutlak’ın önce kudretini, sonra terbiye­deki rabbânî metodunu hatırlatıyor. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının tecel­lisiyle vicdanlar üstündeki karartıyı rahmet nûruyla giderme imkânlarını lütfettiğine dikkatimizi çekiyor. Ayrıca Rabbuʹl-âlemîn terkibiyle, ledünnî ilimlerin kapısını açıp kalbleri füyuzat-i sübhaniyesiyle inâyet-i rabbâniyesiyle cilaladığını ve bununla önce kendi nefsimizi ve sonra Cenâb-ı Hakkʹı bilip kulluk resmiyetini ona göre yerine getirmek üzere gayb âle­minden şuhud âlemine intikalimizi en veciz bir ifâdeyle beyân ediyor.

FAHRUDDÎN RÂZİʹYE GÖRE FÂTİHA’NIN TASAVVUFÎ YÖNÜ:

Müfessir Fahruddîn Râziy, Fâtiha-i şerîfe’nin tefsirini özetlerken onu tasavvufî mânada ele alarak diyor ki:

- «Dünya âlemi bulanık bir âlemdir. Âhiret âlemi ise, sâf ve temiz bir âlemdir. Bu mânayla âhiretin dünyaya nisbeti, aslın ferʹa, cismin göl­geye nisbeti gibidir. Dünyada ne varsa, âhirette mutlaka onun bir aslı mevcuttur. Böyle olmamış olsaydı, şu dünya dediğimiz âlem değersiz bir serap, boş bir hayal olurdu. Böylece, âhirette de ne kadar bir asıl varsa, mutlaka dünyada onun bir misali mevcuttur. Böyle olmamış olsaydı o, meyvesiz bir ağaç, delilsiz bir medlûl gibi olurdu.

O halde r û h a n î âlem aydınlıklar, nûrlar, zevkler ve nihayet lez­zetler âlemidir. Hiç şüphe yok ki, rûhanî (ruhlarla ilgili) âlem; kemâl ve noksanlık bakımından farklıdır; bu âlemde ruhlardan birinin daha çok şerefli, daha yüce, daha mükemmel ve daha güzel olması, diğer rûhların onun emri ve nehyi (buyruğu) altında bulunmasını gerektirir. Kur’ân-ı Kerîmʹde buna işâretle buyuruluyor ki: «Bir elçi ki çetin bir kudrete mâliktir. Arşın sâhibi (olan Allah) katında çok itibarlıdır. » (Tekvîr sûresi: 20).

Bunun gibi, dünyada da şahısların en şereflisi olan, ayni zamanda bu âlemde en mükemmel, en yüce ve en gönül çekici güzellikte bulunan bir zata ihtiyaç vardır. Başkası ise bu âlemde onun emri altında olma­lıdır. Birincisi rûhlar âleminde itaat edilme mevkiinde, İkincisi cisimler âle­minde itaât edilme mevkiindedir. Bu ayrıma göre: Birincisi en yüce âlem­de, İkincisi en aşağı âlemde itaat edilme, buyruk verme durumundadır.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, cisimler âlemi rûhlar âlemine nisbetle gölge ve iz gibidir. Bu nedenle adı geçen iki âlem arasında bir yakınlık, bir ilgi ve kaynaşma gerektir.

Rûhlar âleminde itaat mevkiinde olan, M a s d a r ʹdır. Cisimler âle­minde itaat mevkiinde olan ise, Mazharʹdır. Masdar olan, meleklerin resûlüdür. Mazhar olan, beşerin resûlüdür.

İşte bu iki resûlle hem dünya, hem de âhiret saadeti tamamlanmış olur.

Bunu anladıktan sonra deriz ki:

- Beşerin resûlünün kemâli, ancak Allah’a yaptığı dâvette kendini gösterir. Bu dâvet ise, ancak Bakara sûresinin sonundaki yedi mertebey­le tamamlanır.

«Peygamber, Rabbinden indirilene imân etti; mü’minler de hepsi de Allahʹa, O’nun meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine inandılar ve: «Peygamberlerinden hiç birini (diğerinden) ayırd etmeyiz» dediler. » (Bakara sûresi: 285.)

İşte bu dört mertebe M e b d e ʹ i tanımaya bilmeye bağlıdır; bu da rübubiyeti bilip tanımaktır. Bundan sonra ubudiyeti bilip tanımaya bağlı olan mertebeleri belirtiyor. Bu da iki şey üzerine kurulmuştur: Biri meb­de’ (başlangıç), diğeri kemâl... Mebde’ olanı, «İşittik, itaat ettik!. » buy­ruğudur. Zira bu mâna, Allah’a gitmek isteyen herkese lüzumludur. Ke­mâl olanı ise, Allah’a dayanmak ve tamamen ona iltica etmektir. «Ey Rabbimiz! mağfiretini isteriz.. » mertebesi işte budur. Bu mertebe, nazarî ve beşerî olan amellerden, İnsanî olan taatlerden ayrılıp kopmak; bütün mevcudiyetiyle Allah’a sığınıp O’nun rahmet ve mağfiretini istemektir.

Yukarıdaki dört aslı bilip tanımak sebebiyle Rububiyet’i bilmek hususu tamamlanınca, bu iki asılla da ubudiyet’i bilip tanımak tamamlanmış olur. Ve artık bundan sonra Meliküʹi-Vehhab olan Hazret’e gitmek, son dönülecek güne hazırlıkta bulunmak kalır. «Son varışımız ancak Sana­dır!. » buyruğu bunu ifâde eder.

Bu yedi mertebeyi bilmek gerçekleşince, bundan duâ ve yalvarıp ya­karma mahiyetinde yedi mertebe dallanıp çıkar. Onlar da: «Ey Rabbi­miz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorguya çekme. Ey Rab­bimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme.. Ey Rab­bimiz! gücümüzün yetmiyeceği şeyi bize taşıtma.. Bizi affet, bizi bağışla, bizi esirge. Sen Mevlâmızsın, kâfirlere karşı bize yardım et.. »

İşte Bakare sûresi’nin son kısmındaki yedi mertebeyi, Muhammed Aleyhi’s-selâm ruhlar âleminde Miʹrac’a yükselirken zikretmiştir. Mi’rac’dan inince, Masdar’ın eseri Mazhar üzerine feyezan etmiştir ki buna, «Fâtiha sûresi»yle tâbir verilmiştir. Namazda kim bu sûreyi okursa; Nûrlar , Mazhar’dan çıkıp Masdarʹa doğru yükselir. Nasıl ki, Hazret-i Muham­med Aleyhi’s-salâtü veʹs-selâm devrinde bu nûrlar Masdar’dan çıkıp Mazhar’a doğru inerdi.

İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz: «Namaz, müʹminin miʹracıdır. » buyurmuştur. (Tefsîr-i Kebir / Fahruddîn Râzî • C. 1. S. 266. Kahire: 1933.).

TAHLİLLER

Allah lâfzı, Tanrı’ya has özel bir isimdir. Birçok müfessirlere göre, Allah lâfzı herhangi bir kökten türetilmiş değildir. Tanrı ve Çalap isimle­ri, Allah lâfzına karşılık olamazlar ve Onun yerini hiçbir zaman tutamaz­lar. Çünkü «Allah» ismi, yalnız, başlangıcı ve sonu olmayan, varlığı ken­dinden olan, varlığında hiçbir şeye muhtaç bulunmayan, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan «Yüce Yaradan» hakkında kullanılmış ve O’na has kıIınmıştır. Diğerleri ise. Allah hakkında kullanıldığı gibi başka bâtıl ilâhlar hakkında da kullanılır.

Hem özel isimler terceme olunmaz; bağlı bulunduğu dilde nasıl kul­lanılıyorsa, başka dillere nakledilince de ayni şekilde kullanılır.

BESMELE, «Bismillahi’r-Rahmâni’r-Rahîm»in kısaltılmış şeklidir. Kur’ân-ı Kerîm’de Beraet sûresi müstesnâ diğer bütün sûrelerin ba­şında gelen Besmele’nin Kur’ân’dan birer âyet olup olmadığında görüş farkı vardır:

İmâm Şâfiî ve ilmine güvenilir âlimler, Besmele’nin Kur’ân-ı Kerîm’den olduğunu ve her sûrenin başında gelen Besmele’nin o sûreden bir âyet sayıldığını kabul ederler. Bu bakımdan İmâm Şâfiî mezhebinde olan­lar, âşikâr kılınan namazlarda Besmele’yi de aşikâr okurlar. Çünkü o da başında bulunduğu sûreden bir âyettir, okunması lâzımdır. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 16. - Mısır baskı.. Keşşaf Tefsiri)

Eshab-ı Kirâm’dan İbn Abbas, İbn Ömer ve Ebû Hüreyre’nin, (Allah hepsinden râzı olsun), Tabiînden Saîd bin Cübeyr, Atâ’, İbn Mübârek ve bir rivâyette de İmâm Ahmed’in bu hususta görüş birliği vardır. İmâm Beyhakî bunun böyle olduğunu Hazret-i Ali (R. A. ) den rivâyet etmiştir. Zührî ve Sevrî’den yapılan rivâyetler de buna yakındır.

İmâm Evzaî, İmâm Mâlik ve İmâm Ebû Hanîfe’ye göre, Besmele, ne Fatiha’dan, ne de diğer sûrelerden bir âyettir. Ancak sûrelerin başına fasl ve teberrük için konulmuştur. (Tefsîr-i İbn Kesir: C. 1, S. 16-17. - Lübabü’t-Te’vîl Fî Maani’t-Tenzîl:).

Birincilerin delili:

a) Hazret-i Ümmü Seleme’den (R. A. ) yapılan rivâyette: Peygamber (A. S. ) namazda Fâtiha’nın evvelinde Besmele okudu ve onu Fâtiha’dan bir âyet saydı, denilmektedir. (Tefsîr-i Kurtubî: İlgili bölüm. C. 1, S. 14.).

b) Hazret-i İbn Abbas (R. A. ): «Andolsun ki biz sana tekrarlanan ye­di (âyet-i kerîme)yi ve şu büyük Kurʹânʹı verdik. » (Tefsîr-i İbn Kesir: C. 1, S. 16-17.). meâlindeki âyette geçen «Sebʹan mineʹl-mesânî = tekrarlanan yedi (âyet-i kerîme)den murad , Fâtiha sûresidir diyor. Kendisine: «Bunun yedinci âyeti nerede? » di­ye sorulduğunda, «Bismiʹllahi’r-Rahmâni’r-Rahîm»dir, diye cevap veri­yor. (Lübabü’t-Te’vîl Fi Maani’t-Tenzîl: C. 1. S. 14-15.).

c) Dâre-Kutnî’nin Ebû Hüreyre (R. A. )den yaptığı bir rivâyette, Pey­gamber (A. S. ): «el-Hamdu’lillahi’yi okumak istediğinizde önce Bismi’lla- hi’r-Rahmâni’r-Rahîm’i okuyun. Çünkü bu sûre Kurʹânʹın anası, Kitabʹın temelidir ve tekrarlanan yedi âyettir. Besmele ondan bir âyettir. » buyur­muşlardır. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 16.).

d) Sahîh-i Müslim’in Enes bin Mâlik (R. A. )den naklen çıkardığı bir ha­dîste, Hz. Enes diyor ki: Resûlüllah (A. S. ) Efendimiz aramızda oturuyor­du. Bir ara uyuklar gibi oldu ve sonra tebessüm ederek başını kaldırdı. Biz Onun bu halini merak ettik ve:

- Ey Allah’ın Peygamberi! Sizi güldüren şey nedir? diye sorduğu­muzda, şu cevabı verdi:

- «Şimdi bana bir sûre indirildi, buyurdu ve «Bismi’llahiʹr-Rahmâni’r-Rahîm» diyerek, «İnnâ a’teynâ» sûresini sonuna kadar okudu. (Lübabü’t-Te’vîl Fi Maani’t-Tenzîl: C. 1, S. 14.)

e) Eshab-ı Kirâmʹın -Berâet sûresi hâriç- her sûrenin evvelinde bir Besmele yazması, Besmele’nin her sûreden bir âyet sayıldığını göster­mektedir. Çünkü Eshab-ı Kirâm (Allah hepsinden râzı olsun), Kur’ân-ı Kerîmʹe ondan olmayan bir kelimenin ve hattâ bir harfin girmemesi için son derece dikkatli idiler. Zeyd bin Sabit’in (R. A. ) Kur’ân’ı mushaf haline so­karken gösterdiği dikkat ve itina bunun açık delillerinden biridir.

İkincilerin delili:

a) Sahîh-i Buharî ve Sahîh-i Müslim’in Enes bin Mâlik (R. A. ) ile Hazret-i Ayşe (R. A. ) Vâlidemizden yaptıkları rivâyette; Peygamber (A. S. )ın na­maza Tekbîr ve el-Hamdu lillahi ile başladığı belirtiliyor. Bu rivâyetten, Hazret-i Peygamberʹin Fâtihaʹnın başında Besmele okumadığı neticesi çı­kıyor.

b) Cebrâîl (A. S. )ın ilk indirdiği «İkra’ bismi Rabbike» âyetinin başında Besmele olmadığı rivâyet yoluyla sâbittir.

c) Eshab-ı Kirâm birçok sûrelerin âyet sayısını belirtmişlerdir. Mese­lâ: «Kevser sûresi üç âyettir. İhlâs sûresi dört âyettir. » demişler ve fakat Besmele’yi bunlardan bir âyet saymamışlardır.

Fahruddîn Râzî ve emsali müfessirler, birincilerin delil ve dayanağı­nın daha kuvvetli olduğunu ileri sürerek «Besmele Kurʹân-ı Kerîmʹdendir ve ayni zamanda Fâtiha’dan bir âyettir. » hükmüne varmışlardır.

Müfessir Âlûsî, Besmele’nin başında bulunduğu sûrelerden birer âyet olup olmadığını görüş farklarıyla belirttikten sonra Besmele’nin hem Fâtihaʹdan , hem de başında bulunduğu sûreden bir âyet olduğunu kabul ederek isbat sadedinde on altı delil getirmiştir. Kitabımızın hacmi büyü­mesin diye nakletmedik. (Tefsîr-i Rûhu’l-maanî / Âlûsî: C. 1, S. 39-41.).

Besmele hakkında ihtilâf konusu olan diğer bir husus:

Besmele, bu ümmete has bir başlama anahtarı mıdır; yoksa diğer ümmetlere de mi verilmiştir?

a) Allâme Ebûbekir et-Tunusî’ye göre, âlimlerin, Besmele’nin bütün ümmetlere verildiğinde ve semâvî olan bütün kitaplara bununla başlan­dığında icmâı olmuştur.

b) es-Sermînî’in Suyûtî’den yaptığı rivâyete göre, «Bismillahi’r-Rah- mâni’r-Rahîm» bütün kitapların fâtiha (başlangıcı ve giriş kapısı)dır, de­miştir.

c) Müfessir Alûsî ile bâzı âlimlere göre, bütün semâvî kitaplara Bes­mele ile başlanmıştır; ancak Kur’ânʹda olduğu gibi değildir. Çünkü Kurʹân Arapça, diğer kitaplar başka dil üzerine inmiştir. İndiği dile göre Besme­le konulmuştur. (Tefsîr-i Rûhu’l-maani / Alûsî: C. 1, S. 39.).

H a m d: Yaptığını ve yapacağını kendi isteğiyle, iradesiyle yapan zâtı, dil ile övmeğe denir. Bu övmenin, övgüyü yapana ulaşmış bir iyilik karşısında olması şart değildir. Allah sonsuz iyilik ve kerem sâhibi bulun­duğu için hamdedilmeğe lâyıktır.

Medh ve şükür ise, bu mânada değildir; hamd’ın yerini tutmaz­lar. Olağan ve sıradan şeyler de medhedilebilir. Bâzen bir insan ilmiyle, faziletiyle methedildiği gibi, uzun boyluluğu, güzel yüzlülüğü ile de medhedilebilir. Şükür bir iyiliğe karşı kalb, dil ve uzuvlarla meydana konulan «kıymet bilirliğe» denir. Bu bakımdan hamd, şükürden daha umumîdir.

Rab: Yavaş yavaş, basamak basamak terbiye edip büyüten, olgun­laştıran, yetkinlik ve yüksek değere ulaştıran gerçek terbiyeci demektir. Sâhip ve mâlik anlamlarına da gelir. Kelime olarak, mübalağalı sıfat mâ­nasını taşıyan bir masdardır.

Âlem: «Allahʹtan başka bütün varlıkların genel ismidir, » diyenlere göre kelime, erkek ve âkil olanları içine alan ölçüde gelmişse de tağlîb ölçüsünde kullanılmıştır.

Râğıb el-Esfehaniy’e göre: Âlem, «ilm» kökünden türetilmiş bir isimdir. İlm, maʹlûm olan eşyanın hakikatını idrâk anlamında gelir. Bu, ya eşyanın zatını idrâk etmek ya da bir şeyin varlığıyla diğer şey üzerine hükmetmek demektir. O halde Allah’ın varlığı ve birliği mahlûkat bütünü­nün her bir bölüm ve parçasıyla bilinir.

Bazı müfessirlere göre de «Â I e m» kelimesinin akıl sâhibi kimsele­ri içine alan bir ölçüde getirilmesi, yeryüzünde mevcut bütün milletlere işârettir. Çünkü hiç şüphe yok ki, Allah yalnız Müslümanların değil, bütün milletlerin Rabbisidir; Rahmân sıfatından tecelli eden rahmet ve atıfeti hepsini kapsamış ve kuşatmıştır. Her millet kendi çalışma kabiliyet ve isti’dadına göre bu rahmet ve atıfetten nasîbini alır.

Rab sıfatının âlem kelimesiyle bağıntı yapması, -az yukarıda da belirtildiği gibi- her şeyin değişmez bir kanunla tekâmüle doğru adım adım yükseldiğini ve bu kanunun illetler silsilesinin Allahʹa dayandığını ha­tırlatmakta ve böylece insanları madde putperestliğinden, hayat kanun­larına tuğyan etmekten kurtulmaya dâvet etmektedir.

Bu tahlilleri özetliyecek olursak:

Canlı cansız, yaş, kuru ne varsa hepsi de Allah’ın sonsuz ilim ve kud­retinin, terbiye ve merhametinin tasarrufu altındadır. Hiçbir şey ihmâl edil­memektedir. Doğup büyüyen canlıların, yeşerip yükselen bitkilerin hayat­larını değişmez kanunlarıyla düzene sokup biteviye yürüten O’dur. Ve hiç­bir şey O’nun ilim ve kudretinin, terbiye ve rahmetinin dışında kalamaz.

Rahmân ve Rahîm: Rahmet kökünden gelen müşebbeh sıfat­lardır. Rahmet’in lügat mânası: Gönül yufkalığı, yürek sızlama ile üzün­tüsüdür. Sıfat olarak getirilmesi, Allah’ın yaratıklara karşı olan esirgeme, bağışlama, koruma ve yarlığamasının devamını bildirmek içindir.

Râğıb el-Esfehâniyʹe göre: Rahmet, acınan kimseye iyilik yapmayı gerektiren gönül yufkalığıdır ki, yukarıda verdiğimiz mânaya çok yakın­dır. Bu kelime bazen yalnız acıma anlamında, bazen de yapılan iyilik hak­kında kullanılır. Bu itibarla, rahmet, Allah tarafından ise, nîmet vermek, ihsânda bulunmak ve korumak mânasını; insanlar tarafından ise, acıma ve gönül yufkalığı mânasını ifâde eder.

Hazret-i Peygamber (A. S. ), Rabbisinden naklen buyuruyor: «Allah Teâlâ rahmeti yarattığında ona: «Senin ismini kendi ismimden türettim. Kim seni (yerine) ulaştırırsa, Ben de onu (kendime veya rahmetime) ulaş­tırırım. Seni kesip koparanı (insanlara merhamet etmiyeni, akrabasıyla il­gi kurmuyanı) (kendimden, rahmetimden) uzaklaştırırım. » (Ebû Dâvûd - Tirmizî: Hadisün Hasenün Sahihün.)

R a h m â n, taşıdığı geniş mâna itibariyle yalnız Allahʹa sıfat olarak kullanılır. Zira her şeyi rahmetiyle kuşatıp besleyen O’dur. Rahîm ise, baş­kası hakkında da kullanılmıştır. Nitekim Peygamber (A. S. ) hakkında «Rauf» ve «Rahîm» sıfatları gelmiştir.

FÂTİHA’DAN SONRA ÂMÎN DEMEK

Fâtiha-i şerîfe, Kur’ânʹın özeti olmakla beraber Allah’a karşı yapılan duâ ve niyazın en güzel ifâdesidir. Her duadan sonra «amîn» (Ya Rab, ka­bul buyur, ) demek nasıl müstehabsa, Fâtiha’yı okuduktan sonra da «âmîn» demek hem müstehabdır, hem de teşvîk yollu övülmüştür.

İmâm Ahmed bin Hanbel ve Ebû Dâvud’un Vâil bin Hacer (R. A. )den yaptıkları rivâyette, Peygamber (A. S. ) «Gayriʹl-mağdubi aleyhim vele’ddâllîn» dedikten sonra sesini yükselterek «âmîn» dediği işitilmiştir. Ebû Hüreyre (R. A. )den yapılan bir rivâyette ise, Peygamber (A. S. )ın «âmîn» sesini arkasındaki birinci saf duyardı, denilmektedir.

Bu konudaki rivâyetlerin ışığı altında:

a) İmâm Ebû Hanîfe’ye göre, âşikâr okunan namazlarda imâm «âmîn» derse, ona uyan cemaat susar, yani «âmîn» demezler. İmâm unutacak olursa, cemaat gayet hafif söyliyebilir. Gizli okunan namazlar­da ise, cemaat «âmîn» demez.

b) İmâm Mâlik’e göre de böyledir.

c) İmâm Ahmed bin Hanbelʹe göre, âşikâr okunan namazlarda imâ­mın «âmîn» demesiyle ona uyan cemaat de sesini yükselterek «âmîn» der.

d) İmâm Şâfiîʹye göre de böyledir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 129). İshak bin Rahuye de ayni görüştedir.

e) Kûfe ve Medîne fakîhlerine göre, imâm âşikâr olarak «âmîn» de­mez.

ÂMÎN İLE İLGİLİ HADÎSLER

«İmâm âmîn dediği zaman siz de âmîn deyin. Zira kimin âmîn deme­si meleklerin âmîn demesine uygun düşerse, (kul hakkı hariç) geçmiş günahları yarlığanır. » (Sahih-i Buharî - Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den.).

«İmâm, vela’d-dâllîn, dediği zaman, siz âmîn deyin. Allah (duânızı) kabul eder. » (Sahih-i Müslim: Ebû Mûsâ (R. A. )den.).

«Hakikat, Yahudîler bize karşı en çok, Allah’ın bizi eriştirdiği, onların yitirdiği cuma üzerine ve yine Allahʹın bizi kavuşturduğu, onların da sa­pıtıp kaybettiği kıble üzerine ve bir de imâmın arkasında âmîn dememiz üzerine hased ederler. » (İmâm Ahmed’in Müsnedi: Hazret-i Âişe (R. A. )dan).

«Bana namazda ve duâda «âmin» verildi ki, bu benden önce hiç kim­seye verilmemiştir. Ancak Mûsâ (peygamber) müstesnâ.. O, duâ eder, Hârun «âmin» derdi. O halde siz duânızı «âmîn» demekle bitirin. Çünkü Allah ona cevap verip kabul buyurur. » (Tefsîr-i İbn Kesir: C. 1, S. 31. Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 130)

«Vela’d-dâllîn, okununca siz âmin deyini». (Sahîh-i Müslim: Ebû Mûsâ (R. A. )den).

FÂTİHA SÛRESİYLE İLGİLİ TEFSİRİMİZİ ÖZETLİYECEK OLURSAK

a) Yedi âyet olan bu sûre, Allah’a hamd ile başlar. Hamd’ın taşıdığı geniş mânanın ışığı altında nankörlüğün her çeşidine kapıyı kapar. Böylece Kur’ân, Allah’a hamdetmekle başlar, nankörlüğü yerer; nankörlük­ten ve nankör olanlardan âlemlerin Rabbisine sığınmayı emretmekle so­na erer..

b) Varlık âleminin mükemmel bir terbiye sistemi içinde vücud bul­duğunu, her şeyin İlâhî terbiyeyle kemâle eriştiğini; bu nedenle insanların da ancak mükemmel bir eğitim sistemiyle maddî ve mânevî varlıklarını devam ettirebileceklerini, huzur ve mutluluğa ancak bu sistemi kusursuz uygulamakla ulaşabileceklerini beyân eder.

c) Varlık âleminin hepsini kapsayan Rahmân sıfatıyla, her varlığın kendi kabiliyet, isti’dad ve hareketine göre bu rahmetten nasîbini alaca­ğına, bunun değişmeyen ve kesintiye uğramayan füyuzatının herkese açık bulunduğuna işâret eder.

d) İlâhî rahmetin başka bir tecellisini ifâde eden Rahîm sıfatiyle; Dünya’da Rahmân sıfatına, ondan gelen kesintisiz füyuzata mazhar olan insanlara, işledikleri iyi ve feyizli amelleri karşılığında kıyâmet günü fazlasıyla mükâfat verileceğine; yapılan en ufak bir hayrın bile karşılıksız kalmıyacağına ve nihâyet bu rahmet dalgasının ancak inanmış, inandığı­nı bilfiil işlemiş, işlediği her amelle İlâhî rızayı kazanmayı arzulamış mü’minleri içine alacağına müjde veriliyor.

e) «Cezâ (hesap görülecek, karşılık verilecek) gününün yegâne sâhibidir, » terkibinde geçen Mâlik sıfatıyla: Bu dünyada iyilik yapan, hayır işleyen, hakk’ın müdafaasını vazife edinen, faziletin mücâdelesini gönül rahatlığı içinde veren; zulmeden, tuğyan eden, hakka tecâvüzde bulunan, nefsanî bütün aruzlarını -hiçbir sınır ve kanun tanımadan- tat­mine çalışan; zulme uğrayan ve nihayet haksızlığa mâruz kalan, işken­ce gören herkes için bir cezâ ve mükâfat günü, bir hesap ve adâlet günü hazırlanmıştır. O günde iltimas olmıyacak, rüşvete iltifat edilmiyecek, hatır-gönül tanınmıyacak, hak ve adalet en hassas ölçü ve terazisiyle mey­dana konulacak ve hiçbir kimseye zulmedilmiyecek. İşte böyle bir günün mutlak hâkimi, adâlet dağıtıcısı ve yegâne sâhibi Allah olacaktır. Allah (C. C. ) o gün hesap vermiyecek, hesap soracaktır. Onun mutlak hüküm­ranlığının bir ucu adâlete, diğer ucu rahmet ve mağfirete dayalıdır. Ve işte Mâlik sıfatı bütün bunları anlatır..

f) «Yalnız Sana ibâdet ederiz. » Ne güzel söz!. Allahʹa inanan kimse inançlarını derhal gerçekleştirmelidir. Çünkü imânın en güzel ve tatlı mey­vesi ibâdettir. Kuvvetli imâna sâhip kimse ibâdetlerinin üzerine imânı­nın damgasını vurur ve bunu yaparken dünyanın en mutlu insanı olur. İn­sanları ilâhlaştırma bedbahtlığından kurtulur; hür bir mü’min olma bah­tiyarlığına erişir.

Kula kul olmak ne fena zillettir! Hakk’a kul olmak ne büyük şereftir!. Unutmayalım ki, fiil ve hareketlerimiz gücümüzün yettiği yegâne şeylerdir. Onları Allah’a karşı kullukta kullandığımız nisbette güçlü sayılırız.

Ayrıca âyet, cemaatleşme şuuru içinde ibâdete işâret ediyor. Çünkü câmi’lerimiz ayni zamanda birlik ve beraberliğin, bir gaye etrafında top­lanmanın geliştiği en mübarek yerlerdir. Mâbedlerde yapılan ibâdetler, geçen olaylar, söylenen sözler bizleri evdekilerden ve sokaktakilerden daha çok te’sir altına alır. Mâbedlerde edindiğimiz bilgi ve aldığımız ru­hanî hava, bizi dalkavukluktan, şahısları putlaştırmaktan kurtarıp imânın güçlü hürriyetine kavuşturur. Bunun için «Yalnız Sana ibâdet ederiz» der­ken iki önemli hususu belirtiyoruz: Birincisi, yalnız Allah’a ibâdet edece­ğimizi beyân ediyoruz. İkincisi, bu ibâdeti cemaat halinde, diğer bir ta­birle cemaatleşmeden doğan birlik, beraberlik, sevgi ve saygı havası için­de yerine getireceğimize söz veriyoruz.

İnsan, Allahʹın yeryüzündeki hayat kanunlarını bildiği ve bu kanun­lara uygun davrandığı nisbette yardım görür. Doğum ile ölüm çemberi arasında olan hayatımızı bize bahşeden Allahʹtır; bu hayat ölüm ile ilk çemberini aşıyor ve sonsuz bir hayat çemberi haline dönüyor. İnşan ruhu­nun en yüksek özleyişi olan bu ikinci hayatı mutluluğa garketmek için, o hayatı bize bahşeden, Rahmân ve Rahîm olan, hesap gününün yegâne sâhibi olarak bilinen Allah’a gerektiği şekilde ibâdet etmemiz ve yalnız O’ndan yardım beklememiz icab etmez mi?

Allahʹtan isteyeceğimiz en büyük yardım, yine Allah’ın nîmetine eriş­tirdiği sevgili kullarının yürüdüğü yoldur. En yüksek gaye bu yola kavuş­mak ve bahtiyar kullarla beraber Allah’a yükselmektir.

İlâhî nîmete erişen peygamberlerin bir kısmını yalanlayıp, diğer bir kısmını öldürmek suretiyle Allah’ın gazabına çarpılan Yahudîlerle, İsâ Peygamberi ve anası Meryemʹi ilâhlaştırmak suretiyle sapıtan Hıristiyan­ların yoluna girmekten kurtulmak ise kul için büyük bir necattır.

Hamdolsun âlemlerin Rabbisi Allah’a!.

İKİ SÛRE ARASINDAKİ MÜNASEBET VE BAĞLANTI

Fâtiha-i şerife, Allahʹın hamd-u senâya, yürekten övülüp sevilmeye lâyık olduğunu; varlık âleminde, illiyet ve tekâmül kanununun câri olduğu­nu; İlâhî terbiye sistemini ve inanmış bir milletin birlik ve beraberlik için­de hayatiyetini devam ettirebilmesinin sağlam bir eğitime dayandığını be­yân eder. Kulluğun yolunu, cemaatleşme şuurunu, dinin maksad ve he­defini, hidâyetin nasıl gerçekleşeceğini telkîn eder. Terbiye sistemine uy­gun yaşayanların Allahʹtan yardım istemelerini öğütler; beşer rûhunun özlediği dosdoğru yola erişmenin sebep ve vasıtalarını tanıtır.

İlâhî buyrukları kendi çıkarlarına göre değiştiren, böylece onun se­mavî niteliğini kaybettiren Yahudîlerin materyalizme giden yollarından uzaklaşmayı, şahısları ilâhlaştırıp nankörlüğün en kötüsünü yapan Hıris­tiyanların teslîs yolundan sakınmayı, dimağlara enjekte eder ölçüde ha­tırlatır.

Sonuç olarak: Allahʹın Rahmân ve Rahîm olduğunu, dîn gününün ye­gâne sâhibi bulunduğunu bilerek ona bu bilgi hâlesi içinde hamd-u senâda bulunmanın geniş rahmete yol açacağına, nankörlükte bulunmanın ise ilâhî gazaba sebep olacağına bilhassa işâret eder.

Ve sonra Bakara sûresine geçilir. Tevratʹı kendi çıkarlarına vasıta olarak kullanan, onu maddî menfaatler uğruna değiştiren ve bu sebeple gazaba uğrayan Yahudiler gibi olmamak için Müslümanlara, diğer bir ta­birle yürekten inanmışlara şu mesaj verilir:

a) «Elîf - Lâm - Mîm» şifresine dikkat edin! Bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm)in Allah tarafından gönderildiğinde hiçbir şüphe yoktur.

b) O halde Kur’ânʹın tek harfi bile değiştirilemez. Aksi halde Tevrat’­ın başına gelenler Onun başına da gelebilir. Ama biz onu sınırsız kudre­timizle ebediyen tahriften koruyacağız. Çünkü Kurʹân, İlâhî buyruklara uyup yasakladığı şeylerden kaçınarak korunan mü’minleri doğru yola irşâd edicidir; onun bu özelliği bakidir.

c) Artık bu Kitab’a uyun, onu hiçbir zaman kendi çıkarınız uğruna değiştirmeyin. Dünyanın geçici servet ve mevkiini ebedî nîmet ve devlete tercîh etmeyin!. Sonra Allah’ın hışmına uğrarsınız da yardımcılarınız bile bulunmaz.