س م و (SMW)
S-m-v
وَأَحْمَرَ كَالدِّيبَاجِ أَمَّا سَمَاؤُهُ *** فَرَيًّا وَأَمَّا أَرْضُهُ فَمَحُولُ -244
244- İpek gibi kırmızıdır; üst tarafı parlak, alt tarafı ise, tozludur.
Bazıları şöyle demiştir: Her semâ altındakilere göre semâ, üstekilerine göre de arzdır. Ancak en yüksek semâ böyle değildir; zira o, arzı olmayan semâ’dır. Şu âyet bu anlama hamledilmiştir: اللَّهُ الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ وَمِنَ اْلأَرْضِ مِثْلَهُنَّ : Allah O’dur ki yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı (65/Talak 12).
Yağmura سَمَاء denmesi, onun gökten gelmesinden dolayıdır. Bazıları, yukarıdaki bilgileri dikkate alarak yağmura, yere düşmediği sürece semâ denebileceğini söylemektedir.
Bitkilere de سَمَاء denmesi, ya semâ denilen yağmurdan oluştuğundan veya yer yüzeyinden daha yüksek bir seviyede olduğundan dolayıdır. Yerin karşıtı olan سَمَاء kelimesi, müennestir. Bazen de müzekker olur.
Bu kelime hem tekil hem çoğul anlamında kullanılır. Şu âyet buna delâlet etmektedir: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ : Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi (2/Bakara 29). Bazen çoğulu, سَمَوَات şeklinde gelir: خَلَقَ السَّمَاوَاتِ : Gökleri yarattı (39/Zümer 5); قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ : “Göklerin Rabbi kimdir?” de (23/Mü’minûn 86).
Şu âyette سَمَاء kelimesi müzekker gelmiştir: السَّمَاء مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ : Gök onun dehşetinden yarılır (73/Müzzemmil 18). Şu âyetlerde ise müennes gelmiştir: إِذَا السَّمَاء انْشَقَّتْ : Gök yarıldığı zaman (84/İnşikak 1); إِذَا السَّمَاء انْفَطَرَتْ : Gök parçalara ayrıldığı zaman (82/İnfitar 1). Semâ kelimesinin hem müzekker hem müennes formlarında gelmesinin izahı şöyledir.
Bu kelime; نَخْل /hurma/-ağacı, شَجَر /ağaç ve onların durumunda olup müzekker ve müennes olan ve kendilerinden tekil ve çoğul olarak sözedilebilen cins isimler gibidir. Yağmur anlamındaki semâ, müzekker gelir ve أَسْمِيَة şeklinde çoğul olur. سَمَاوَة : Yüksekte olan görüntüye/cisme denir. Şair şöyle der:
سَمَاوَةُ الْهِلاَلِ حَتَّى اِحْقَوْقَفَا -245
245- Hilâlin kendisi gibi incelip kıvranana kadar.
سَمَا ليِ شَخْصٌ : Bir şahıs bana göründü. سَمَا الْفَحْلُ عَلَى الشَّوْلِ سَمَاوَةً : Damızlık, dişinin üstüne yükseldi. Çünkü erkek dişiyle iç içe olmaktadır. إِسْم : Bir şeyin zatının kendisiyle bilindiği kelimedir. Onun aslı, سِمْو ’dir. Arapların أَسْمَاء ve سُمَيّ kelimelerini kullanmaları buna delâlet etmektedir.
إِسْم kelimesi, سُمُوّ kökünden gelmektedir. Müsemmânın zikri onunla yükselmekte, dolayısıyla onunla bilinmektedir. Allah buyurur ki: بِسْمِ اللَّهِ : Allah’ın ismiyle (1/Fatiha 1); وَقَالَ ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا : Haydi, gemiye binin, dedi. Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır (11/Hûd 41); بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ : Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla (27/Neml 30); وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا : Allah Âdem’e isimlerin tümünü öğretti (2/Bakara 31); yani tekil ve birleşikleriyle birlikte bütün lafız ve manaları öğretti. Bunun izahı şöyledir: İsim iki kısma ayrılır:
Birincisi: Istılahî vaz’a göre kullanılanlar. Bu da kendilerinden haber verilenlerde olur. Adam, at gibi.
İkincisi: Birincil vaz’a göre kullanılanlar. Bu da kelimenin her üç çeşidi için olur: İsim (el-Muhberu anh), fiil (el-haberu anh) ve harf diye isimlendirilen bu ikisi arasındaki rabıta. İşte yukarıdaki âyetle kastedilen de budur. Çünkü Âdem aleyhisselâm isimleri öğrendiği gibi, fiil ve harfleri de öğrenmişti. İnsan, isimlendirilenin/müsemmânın bizzat kendisini bilmedikçe, onunla karşı karşıya geldiğinde sadece bu şeyin ismini bilmekle onun ne olduğunu bilemez. Örneğin, Hintçe veya Rumca birtakım şeylerin isimlerini öğrenir, fakat bu isimlerin oldukları suret’leri bilmezsek, onları gördüğümüzde, mücerred isimlerini bilmekle müsemmâları bilemeyiz. Aslında bu durumda biz sadece mücerred birtakım sesleri bilmiş oluruz. Ortaya çıktı ki, müsemmâyı bilmedikçe ve müsemmânın sûreti kalpte hâsıl olmadıkça isimlerin bilgisi gerçekleşemez. Şu hâlde, وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاء كُلَّهَا : Allah Âdem’e isimlerin tümünü öğretti (2/Bakara 31) âyetinden kasıt, kelamın her üç çeşidi ve müsemmânın zatlarındaki sûretleridir.
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلاَّ أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَآؤُكُم : O’ndan başka taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu isimlerden ibarettir (12/Yûsuf 40) âyetinin manası şudur: Zikrettiğiniz isimlerin müsemmâları yoktur. Onlar müsemmâsız birtakım isimlerdir. Zira müşriklerin, bu isimler çerçevesinde putlarda olduğuna inandıkları hakikat mevcut değildir.
وَجَعَلُوا لِلّهِ شُرَكَاءَ قُلْ سَمُّوهُمْ : Onlar Allah’a ortaklar koştular. De ki: Onları isimlendirin (13/Ra’d 33) âyetinden amaç, müşriklerin Lat ve Uzza gibi putların isimlerini zikretmeleri değil; ondan amaç şudur: İlâh diye iddia ettiklerinizin ilâhlığını ve onlarda o isimlerin anlamlarının olup olmadığını isbatlayınız! İşte bundan dolayı Yüce Allah bu âyetin peşinden şöyle buyurmaktadır: أَمْ تُنَبِّئُونَهُ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي اْلأَرْضِ أَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِ : Yoksa siz Allah’ın, yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi Kendisine haber veriyorsunuz? Yoksa boş söz mü söylüyorsunuz? (13/Ra’d 33).
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ : Rabbinin adı ne yücedir! (55/Rahman 78); yani düşünüldüğünde O’nun sıfatlarındaki bol bereket ve nimet ne yücedir! Örneğin Kerim, Âlim, Bâri, Rahman ve Rahim sıfatları gibi. سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى : Yüce Rabbinin ismini eksikliklerden uzak tut (87/A’lâ 1); وَلِلّهِ اْلأَسْمَاء الْحُسْنَى : En güzel isimler Allah’ındır (7/A’râf 180); اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَلْ لَهُ مِنْ قَبْلُ سَمِيًّا : Adı Yahyâ’dır. Daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık (19/Meryem 7); لَيُسَمُّونَ الْمَلاَئِكَةَ تَسْمِيَةَ اْلاَنْثَى : Meleklere dişilerin adlarını takıyorlar (53/Necm 27); yani meleklere “Allah’ın kızları” diyorlar.
هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا : O’na adaş/benzer birini biliyor musun? (19/Meryem 65); yani O’nun ismini hak eden bir benzerini ve gerçek anlamda O’nun sıfatını hak eden birini biliyor musun? Âyetin anlamı; “O’nun adıyla anılan birini biliyor musun?” değildir. Zira Yüce Allah’ın birçok isimi başkası için kullanılmaktadır. Ancak bu ismin, Allah için kullanıldığında geldiği anlam ile başkası için kullanıldığında geldiği anlam aynı değildir.