س ب ل (SBL)
S-b-l
Âyetteki السَّبِيلِ ’den kasıt hak yoldur. Çünkü ism-i cins [olan es-sebil] mutlak olarak zikredildiğinde sadece hak anlamına gelir. Şu âyet de bu anlamdadır: ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ : Sonra, yolu kolaylaştırdı kendisine (80/Abese 20). Yolda gidene سَابِل denir. Çoğulu سَابِلَةٌ şeklinde gelir.
سَبِيل-سَابِل ; tıpkı شِعْر-شَاعِر gibidir. اِبْنُ السَّبِيل /Yolun oğlu: Evinden uzak misafire denir. Misafirin yola nispet edilmesi, fiilen yolda olduğu içindir. سَبِيل , ister iyi, ister kötü olsun kendisiyle bir şeye ulaşılan her şey için kullanılır: ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ : Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır (16/Nahl 125); قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي : De ki: “Benim yolum budur” (12/Yûsuf 108). Söz konusu kelime her iki âyette de aynı anlama gelir; ancak ilkinde kendisiyle tebliğ edilene- ki o Yüce Allah’tır- ikincisinde ise insanları doğru yola sevkeden tebliğciye izafe edilmiştir.
وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّهِ أَمْوَاتًا : Allah yolunda öldürülmüş olanları ölüler sanma (3/Âl-i İmran 169); وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلاَّ سَبِيلَ الرَّشَادِ : Ben sizi doğru yoldan başkasına yöneltmiyorum (40/Mü’min 29); وَلِتَسْتَبِينَ سَبِيلُ الْمُجْرِمِينَ : Suçluların yolu belli olsun diye (6/En’âm 55); ثُمَّ كُلِي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاَ : Sonra, meyvaların her türünden ye de boyun bükerek Rabbinin yollarına koyul (16/Nahl 69).
Bu kelimeyle sağlam yol da kastedilmektedir: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي : De ki: “İşte benim yolum budur” (12/Yûsuf 108); يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ : Allah o kitabla rızasına uygun hareket edenleri selâmet yollarına iletir (5/Mâide 16); yani cennet yoluna. مَا عَلَى الْمُحْسِنِينَ مِنْ سَبِيلٍ : İyilik edenlerin aleyhinde bir yol yoktur (onlar kınanmazlar) (9/Tevbe 91); وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُوْلَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ : Zulüm gördükten sonra hakkını alan kimselere, işte onların aleyhine bir yol yoktur (42/Şûrâ 41); إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ : Aleyhlerine yol aranacak olan şu kişilerdir ki.. (42/Şûrâ 42); قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ آلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ إِذًا لاَبْتَغَوْا إِلَى ذِي الْعَرْشِ سَبِيلاَ : De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde bu ilâhlar, Arş’ın sahibi olan Allah’a doğru yol ararlardı (17/İsrâ 42).
Bu kökten şöyle denir: أَسْبَلَ السِّتْرَ وَالذَّيْلَ : Perde ve eteği uzattı; فَرَسٌ مُسْبَلُ الذَّنْبِ : Kuyruğu salınmış at. سَبَلَ الْمَطَرُ وأَسْبَلَ : Yağmur yağdı.
Yağmura, havada aktığı sürece [buluttan çıkıp yere varıncaya kadar] سَبَل denir.
سَبَلَة , sadece üst dudağın üzerindeki kıllara denir; çünkü onlarda aşağıya doğru bir sarkma vardır.
سُنْبُلَة /Başak -ekinin üst kısmının üzerinde olur- çoğulu سَنَابِل şeklinde gelir: مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِئَةُ حَبَّةٍ : Mallarını Allah yolunda infak edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir başakta yüz tane bulunan bir tek tanenin örneği gibidir (2/Bakara 261); وَسَبْعِ سُنبُلاَتٍ خُضْرٍ : Yedi yeşil başak (12/Yûsuf 46). أَسْبَلَ الزَّرْعُ : Ekin başak verdi. أَسْبَلَ ; tıpkı أَحْصَدَ /hasat yaptı ve أَجْنَى /biçti, gibidir. مُسْبِل , beşinci fâl oku’nun ismidir.