س ل م (SLM)
S-l-m
Bu kökten şöyle denir: سَلِمَ يَسْلَمُ سَلامَةً وسَلامًا، سَلَّمَهُ اللهُ .: Allah onu korudu/korusun. Allah buyurur ki: وَلَكِنَّ اللّهَ سَلَّمَ : Fakat Allah, (sizi) kurtardı (8/Enfâl 43); ادْخُلُوهَا بِسَلاَمٍ آمِنِينَ : Oraya esenlikle, güven içinde girin (15/Hicr 46); yani selâmet içinde. Şu âyet de aynı anlamdadır: قِيلَ يَا نُوحُ اهْبِطْ بِسَلاَمٍ مِنَّا : “Ey Nuh, bizden bir güven içinde in” denildi (11/Hûd 48).
Gerçek selâmet/güven ancak cennette olur. Zira orada sonu olmayan bir kalıcılık, fakirliği olmayan bir zenginlik, zilleti olmayan bir izzet ve hastalığı olmayan bir sıhhat vardır. Bu anlamda Allah buyurur ki: لَهُمْ دَارُ السَّلاَمِ عِنْدَ رَبِّهِمْ : Rablerinin katında esenlik yurdu onlarındır (6/En’âm 127); وَاللّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ : Allah; esenlik yurduna çağırır (10/Yûnus 25); يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ : Allah, onunla rızasına uyanları esenlik yollarına iletir (5/Mâide 16).
Yukarıdaki âyetlerde geçen السَّلاَمِ kelimesi سَلاَمَة /esenlik, güven anlamında olabilir. Bazılarına göre ise, السَّلاَمِ kelimesi, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Aynı görüş şu âyetler için de ileri sürülmüştür: لَهُمْ دَارُ السَّلاَمِ : Selâm yurdu onlarındır (6/En’âm 127); السَّلاَمُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ : O, Selâm’dır, Mü’min’dir, Müheymin’dir (59/Haşr 23). Yüce Allah, varlıklarda meydana gelen kusur ve âfetlerden/hastalıklardan münezzeh olduğu için “Selâm” ile nitelendirilmiştir.
سَلاَمٌ قَوْلاًَ مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ : Rahim Rab’den bir de sözlü selâm (36/Yâsîn 58); سَلاَمٌ عَلَيْكُم بِمَا صَبَرْتُمْ : Selâm size, sabrettiğiniz için (13/Ra’d 24); سَلاَمٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ : Selâm olsun İlyas’a (37/Sâffât 130). Bütün bunlar, insanlardan sözle olmakta; Yüce Allah’tan ise fiilen gerçekleşmektedir. O da âyetlerde sözü geçenin verilmesidir ki; bu da cennette olacak olan selâmet’tir.
وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا : Cahiller kendilerine laf atarsa “Selâm” derler (25/Furkân 63); yani sizden selâmet talep ediyoruz. Buna göre âyette geçen سَلاَمًا kelimesi gizli bir fiille mansûb olur. Bazılarına göre قَالُوا سَلاَمًا âyet ifâdesinin anlamı şöyledir: “Uygun söz söylerler.” Buna göre سَلاَمًا kelimesi gizli bir mastarın sıfatı olur.
إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلاَماً قَالَ سَلاَمٌ Onlar İbrahim’in yanına varınca: “Selâm!” dediler. O da: “Size de Selâm!” diye cevap verdi (51/Zariyât 25). Âyetteki ikinci سَلاَمٌ merfûdur; çünkü dua bağlamında ref’ daha beliğdir. Sanki Hz. İbrahim şu aşağıdaki âyette emredilen edep gereğini yerine getirmiştir: وَإِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا : Herhangi bir selâm ile selâmlandığınızda onun daha güzeliyle yahut aynısıyla karşılık verin (4/Nisâ 86).
Bazıları bu kelimeyi سِلْم şeklinde okumuştur. Çünkü selâm, silmi/barışı gerektirir. Ayrıca Hz. İbrahim, gelen yabancıları gördüğünde onlardan içine bir korku düşmüştü, fakat onların selâm verdiklerini gördüğünde, bundan onların kendisine bir barış sunduklarını tasavvur etmiş, bundan dolayı da onlara cevap verirken سِلْم deyip şuna dikkat çekmiştir: Siz nasıl bana barış sunuyorsanız ben de size barış sunuyorum.
لاَ يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلاَ تَأْثِيمًا * إِلاَّ قِيلاَ سَلاَمًا سَلاَمًا : Orada ne boş bir söz ve ne de günâha sokan bir laf işitirler. Duydukları söz, yalnız “Selâm, selâm”dır (56/Vakıa 25-26). Bu onlara sadece sözle değil, hem sözle hem fiille olur. Şu âyet de bu anlamdadır: فَسَلاَمٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ : Sağdakilerden sana selâm olsun (56/Vakıa 91). وَقُلْ سَلاَمٌ : “Selâm”, de (43/Zuhruf 89) âyetinin zahir anlamı onlara selâm vermendir; gerçekte ise, Allah’tan onlardan kurtulmayı dilemektir.
سَلاَمٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ : Selâm olsun Nuh’a âlemler içinde (37/Sâffât 79); سَلاَمٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ : Selâm olsun Musa’ya ve Harun’a (37/Sâffât 120); سَلاَمٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ : Selâm olsun İbrahim’e (37/Sâffât 109). Bütün bu âyetlerde Yüce Allah, sözü edilen peygamberleri övülmeye ve dua edilmeye layık kıldığına dikkat çekmektedir.
فَإِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلَى أَنْفُسِكُمْ : Evlere girdiğiniz zaman kendinize selâm verin (24/Nûr 61); yani bir kısmınız bir kısmınıza selâm versin. سَلام, سِلْم ve سَلَم sulh/barış anlamındadır: وَلاَ تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَى إِلَيْكُمُ السَّلَمَ لَسْتَ مُؤْمِناً : Size barış teklifi sunana “sen mü’min değilsin” demeyin (4/Nisâ 94). Bu âyetin, İslâm’ı kabul edip barış istedikten sonra öldürülenler hakkında indiği söylenmiştir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَآفَّةً : Ey iman sahipleri! Hepiniz toptan barış içine girin (2/Bakara 208); وَإِنْ جَنَحُوا لِلسِّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا : Eğer barışa eğilim gösterirlerse sen de buna yanaş (8/Enfâl 631). لِلسَّلْمِ şeklinde sin harfinin fethi ile de okunmuştur. وَأَلْقَوْا إِلَى اللّهِ يَوْمَئِذٍ السَّلَمَ : O gün (ortak koşanlar) Allah’a teslim olmuşlar (16/Nahl 87); وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ : Onlar sâlim iken de secdeye davet edilirlerdi (68/Kalem 43); yani müsteslim/sağlıklı oldukları zaman. وَرَجُلاَ سَالِمًا لِرَجُلٍ : Yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam (39/Zümer 29). Bu âyet, سَلَمًا ve سِلْمًا şeklinde de okunmuştur. Bunların her ikisi de حَسَن ve نَكَل gibi sıfat değil, mastardırlar. سَلِمَ سَلَمًا وسِلْمًا tıpkı رَبِحَ رَبَحًا ورِبْحًا formları gibidir.
Bazılarına göre سِلْم, حَرْب /savaş’ın karşıtı bir isimdir. إِسْلاَم , selm’e girmektir; bu da taraflardan her birinin diğerinin şerrinden korunmasıdır. Ayrıca bu kelime, bir şeyi birine vermek anlamındaki şu fiilin mastarı olarak da gelir: أَسْلَمْتُ الشَّيْءَ إِلَى فُلاَنٍ : Bir şeyi falan kişiye teslim ettim. Alış-verişteki selem de bu anlamdan gelmektedir. Şeriat’ta ise islâm iki kısma ayrılır:
Biri, imanın bir alt basamağıdır: O da (İslâm’ı) sadece dil ile itiraftır. Bununla iman olsun veya olmasın can emniyeti sağlanır. Şu âyetle kastedilen de budur: قَالَتِ الاَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا : Göçebe Araplar: “İnandık” dediler. De ki: “İnanmadınız, fakat ‘İslâm olduk’ deyin (49/Hucurât 14).
İkincisi, imanın bir üst basamağıdır: Bu da, şu âyette Hz. İbrahim’in diliyle ifâde edildiği gibi, sözlü ikrarla birlikte kalple inanmak, fiille uygulamak ve Yüce Allah’ın hüküm verdiği ve takdir ettiği her şeyde O’na teslim olmaktır: إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ قَالَ أَسلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ : Rabbi ona: “Teslim ol!” demişti, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi (2/Bakara 131). Şu âyet de aynı anlamdadır: إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّهِ الإِسْلاَمُ : Allah katında din, O’na teslimiyettir (3/Âl-i İmran 19).
تَوَفَّنِي مُسْلِمًا : Beni müslüman olarak öldür (12/Yûsuf 101); yani beni rızana teslim olanlardan kıl. Bu âyetin anlamı; beni şeytana esir olmaktan koru, şeklinde de olabilir. Zira şeytan şöyle demiştir: وَلأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ * إِلاَّ عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ : Hâlis kıldığın kulların hariç, onların hepsini saptıracağım (15/Hicr 39-40).
إِنْ تُسْمِعُ إِلاَّ مَنْ يُؤْمِنُ بِآَيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ : Sen, ancak âyetlerimize inananlara duyurabilirsin ve onlar derhâl müslüman olurlar (27/Neml 81); yani onlar hakka boyun eğerler ve ona kulak verirler. يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ الَّذِينَ أَسْلَمُوا : İslâm olmuş peygamberler onunla hüküm verirlerdi (5/Mâide 44); yani Ûlu’l-Azm olmayıp da Allah’ın emriyle doğru yola ileten ve şeriat getiren Ûlu’l-Azm’a boyun eğen peygamberler.
سُلَّم /Merdiven: Kendisiyle yüksek yere ulaşılan şeye denir; onunla selâmet/güven umulur. Sonra bu kelime sebeb gibi, kendisiyle yüksek bir şeye ulaşılan her şeye isim yapılmıştır: أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ : Yoksa onlara ait bir merdiven var da onun üzerinde mi dinliyorlar? (52/Tûr 38); أَوْ سُلَّمًا فِي السَّمَاءِ : Yahut gökte bir merdiven (6/En’âm 35). Şair de şöyle der:
وَلَوْ نَالَ أَسْبَابَ السَّمَاءِ بِسُلَّمِ -242
242- Eğer göğün kapılarına merdivenle ulaşabilseydi.
سَلْم ve سَلاَم : Büyük bir ağaç isimidir. Sanki Araplar bu ağacın âfetlerden korunduğuna inandıkları için onu bu şekilde isimlendirmişlerdir. سِلام : Sert taşa denir.