Sözlük

ص ل ي (ṦLY)

S-l-y

صِلَي kelimesinin asıl anlamı, ateş ile tutuşturmaktır. صَلِيَ بِالنَّارِ وَبِكَذَا : Yani ateşle ve falan şeyle sıkıntı çekti/yandı. اِصْطَلَى بِهَا : Ateşle ısındı. صَلَيْتُ الشَّاةَ : Koyunu kızarttım. هِيَ مَصْلِيَّةٌ : O kızartılmıştır. Allah buyurur ki: اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ : İnkârınız sebebiyle bugün oraya giriniz/orda yanınız (36/Yâsîn 64); الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَى : O en büyük ateşe girecektir (87/A’lâ 12); تَصْلَى نَارًا حَامِيَةً : Kızgın bir ateşe girerler (88/Ğâşiye 4); وَيَصْلَى سَعِيرًا : Alevli ateşe girecek (84/İnşikak 12); وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًا : Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir (4/Nisâ 10). Bu âyette geçen سَيُصْلَوْنَ kelimesindeki yâ harfi zamme/ötre ve fetha/üstün ile okunmuştur. حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا : Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir (58/Mücâdele 8); سَأُصْلِيهِ سَقَرَ : Onu Sekar’a/cehenneme atacağım (74/Müddessir 26); وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ : Cehenneme atılma vardır (56/Vâkıa 94). لَا يَصْلَاهَا إِلَّا الْأَشْقَى * الَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلَّى : O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren kötüler girer (92/Leyl 15-16) âyeti şöyle yorumlanmıştır: O ateşin sıcaklığını, ancak yalanlayıp yüz çeviren kötüler çeker.

Halil şöyle der: صَلِيَ الْكَافِرُ النَّارَ : Yani kâfir ateşin sıcaklığını çekti. يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَصِيرُ : Cehenneme gireceklerdir. Ne kötü dönüş yeridir orası! (58/Mücâdele 8). Denilmiştir ki, صَلِيَ النَّارَ : Cehenneme girdi; أَصْلاَهَا غَيْرَهُ : Başkasını cehenneme soktu. Allah buyurur ki: وَمَنْ يَفْعَلْ ذَلِكَ عُدْوَانًا وَظُلْمًا فَسَوْفَ نُصْلِيهِ نَارًا : Kim, zulüm ve düşmanlıkla bunu yaparsa; onu ateşe sokacağız (4/Nisâ 30); ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَى بِهَا صِلِيًّا : Cehennemde yanmaya en çok layık olanları elbette Biz biliriz (19/Meryem 70). Âyette geçen صِلِيًّا kelimesinin صَال ’ın çoğulu olduğu söylenmiştir.

صِلاَء : Yakacak ve kızartma anlamında kullanılır. Dilbilimcilerin çoğuna göre صَلاَة ; dua, tebrik ve yüceltmek anlamlarındadır. صَلَّيْتُ عَلَيْهِ : Ona dua ettim ve onu tezkiye ettim. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: إِذَا دُعِيَ أَحَدُكُمْ إِلَى طَعَامٍ فَلْيُجِبْ، وَإِنْ كَانَ صَائِمًا فَلْيُصَلِّ : Biriniz bir yemeğe çağrıldığında gitsin; eğer oruçluysa salat getirsin. Yani yemek sahibine dua etsin. Allah buyurur ki: وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلَاتَكَ سَكَنٌ لَهُمْ : Onlara dua et, çünkü senin duan onlara gönül huzuru sağlar (9/Tevbe 103); إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا : Allah ve melekleri Peygambere salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin (33/Ahzâb 56); وَمِنَ الْأَعْرَابِ مَنْ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ وَيَتَّخِذُ مَا يُنْفِقُ قُرُبَاتٍ عِنْدَ اللَّهِ وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ : Bedevi Araplardan kimi de var ki Allah’a ve âhiret gününe inanır, verdiğini Allah’a yakın dereceler kazanmaya ve Elçinin dualarını almaya vesile sayar (9/Tevbe 99).

Allah’ın Müslümanlara salâtı, gerçekte, onları tezkiye etmesidir: أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ : Rablerinin salât ve rahmeti onlaradır (2/Bakara 157). Meleklerin salâtı ise tıpkı insanlarınki gibi, dua ve istiğfar anlamındadır: إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ : Allah ve melekleri Peygambere salat etmektedirler (33/Ahzâb 56).

Belli bir ibâdet anlamındaki صَلاَة kelimesinin asıl anlamı duadır. Söz konusu ibâdetin bu kelimeyle isimlendirilmesi, bir şeyin, içerdiklerinden bir kısmıyla isimlendirilmesi gibidir. صَلاَة /Namaz, şekil bakımından şeriattan şeriata/dinden dine değişse de bütün şeriatlarda/dinlerde yer alan ibâdetlerdendir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا : Namaz mü’minlere, vakitleri belli bir farzdır (4/Nisâ 103).

Bazıları şöyle der: صَلاَة kelimesi, صَلَى kökünden gelir. صَلَّى الرَّجُلُ sözünün anlamı da şudur: Adam, bu ibâdetle Allah’ın tutuşan ateşi olan صَلَى ’yı kendi nefsinden uzaklaştırdı ve onu giderdi. صَلَّى formu, ‘hastalığı gidermek’ anlamındaki مَرَّضَ formu gibidir. İbâdet yerine de صَلاَة denir. Bundan dolayı kiliselere صَلَوَات denmiştir: وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيرًا : Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, havralar, kiliseler ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı (22/Hac 40).

Yüce Allah’ın namaz kılmayı övdüğü veya ona teşvik ettiği her yerde إِقَامَة lafzı zikredilmiştir: لَكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلَاةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ أُولَئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا : Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı ikame eden/kılan, zekâtı veren, Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz (4/Nisâ 162); وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآَتُوا الزَّكَاةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ : Namazı ikame edin/kılın, zekâtı verin ve rukûa varanlarla birlikte siz de rukûa varın (2/Bakara 43); إِنَّ الَّذِينَ آَمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآَتَوُا الزَّكَاةَ لَهُمْ أَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ : İman edip iyi işler yapan, namazı ikame edip/kılıp zekâtı verenlerin Rableri katında elbette mükâfatları vardır (2/Bakara 277).

Yüce Allah, المُصَلِّين sözünü sadece münafıklar için kullanmıştır: فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ * الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ : Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, namazlarından gaflet içindedirler (107/Mâ’ûn 4-5). وَلَا يَأْتُونَ الصَّلَاةَ إِلَّا وَهُمْ كُسَالَى : Namaza ancak üşenerek gelirler (9/Tevbe 54). إِقَامَة lafzının namazla birlikte zikredilmesi, namaz kılmaktan amacın sadece şekil olarak değil, onun bütün rükün ve şartlarının tam olarak yerine getirilmesi olduğuna işaret etmek içindir. Bunun için şöyle rivâyet edilmiştir: انَّ الْمُصَلِّينَ كَثِيرٌ وَالْمُقِيمِينَ لَهَا قَلِيلٌ : Namaz kılanlar çoktur; fakat onu ikame edenler azdır. قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ : Derler ki: Biz, namaz kılanlardan değildik (74/Müddessir 43); yani peygamberlere uyanlardan değildik. فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّى : Tasdik etmemişti, namaz da kılmamıştı (75/Kıyâmet 31) âyeti, sözü edilen kişinin namaz kılanlardan; yani bırakın namazı ikame edenlerden biri olması, onun, şekil olarak namaz kılanlardan biri bile olmadığına işaret eder. وَمَا كَانَ صَلَاتُهُمْ عِنْدَ الْبَيْتِ إِلَّا مُكَاءً وَتَصْدِيَةً : Onların Kâbe’nin yanındaki namazları; sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir (8/Enfâl 35). Âyette sözü edilenlerin namazlarının ıslık çalmak ve el çırpmak diye isimlendirilmesi, namazlarının batıl olduğuna, yaptıkları işin bir değer ifâde etmediğine ve onların yaptıkları konusunda tıpkı ıslık çalıp çırpınan kuşlar gibi olduklarına işarettir.

صَلاَة sözünün şu âyetlerde tekrar edilmesinde ne gibi bir faydanın olduğunu inşaallah bu kitaptan sonra ele alacağız: قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ : Mü’minler kurtuluşa, mutluluğa ermişlerdir * Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler (23/Mu’minun 1-2); وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ : Onlar ki, namazlarını aksatmaksızın kılarlar (23/Mu’minun 9).

Kur'an'da geçtiği ayetleri gör →