ص د ق (ṦD̃G)
S-d-k
صِدْق : Sözün hem kalpte olana, hem haber verilen şeye uygun olmasıdır. Bu şartlardan biri eksik olduğunda tam bir sıdk olmaz; ya sıdkla hiç nitelendirilmez ya da değişik bakış açılarına göre kimi zaman sıdk kimi zaman da kizb/yalan ile nitelendirilir. Bir kâfirin inanmadığı hâlde, “Muhammed Allah’ın elçisidir” demesi gibi. Bu sözün sıdk/doğru olduğu söylenebilir, çünkü haber verilen husus doğrudur. Söz konusu sözün kizb/yalan olduğu da söylenebilir, çünkü kâfirin sözü ile kalbindeki çelişmektedir. Allah’ın, münafıkları yalancılıkla nitelendirmesi bu ikinci yön ile alâkalıdır. Nitekim onlar şöyle demişlerdi: نَشْهَدُ إِنَّكَ لَرَسُولُ اللَّهِ : Şehâdet ederiz, gerçekten sen Allah’ın Resûlüsün! (63/Münâfikûn 1).
صِدِّيق : Çok fazla doğru söyleyendir. Kimisi de hiç yalan konuşmayan demek olduğunu söyler. Kimisi de doğruluğa o kadar fazla alışıp da yalan konuşamayan; kimisi de sözünde ve inancında doğru olan ve pratikte de doğruluğunu ispatlayan anlamında olduğunu söyler. Allah buyurur ki: وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا : Kitapta İbrahim’i de an. Şüphe yok ki, o çok doğru bir peygamberdi (19/Meryem 41); وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا : Kitap’ta İdris’i de an. Şüphe yok ki, o çok doğru bir peygamberdi (19/Meryem 56); وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ : Annesi de gâyet doğru bir kadındır (5/Mâide 75); وَمَنْ يُطِعِ اللَّهَ وَالرَّسُولَ فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا : Kim Allah’a ve Peygamber’e itâat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, doğrularla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır! (4/Nisâ 69). ez-Zeria ila Mekârimi’ş-Şeria adlı eserimde açıkladığım gibi sıddıklar, fazilet konusunda peygamberlerden hemen sonra gelenlerdir.
Kimi zaman صِدْق ve كَذِب kelimeleri, itikat konusunda meydana gelen her şey için kullanılırlar. Örneğin, صَدَقَ ظَنِّي وكَذَبَ : Zannım doğru çıktı; Zannım yalan/yanlış çıktı. Bu iki kelime, bedenle yapılan fiiller için de kullanılırlar. Kişi, savaşın hakkını tam olarak yerine getirdiği ve yapılması gerekeni yaptığı zaman صَدَقَ في الْقِتاَلِ denir. Bunun tersi olduğunda da كَذَبَ في الْقِتَالِ denir. Allah buyurur ki: مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ : Mü’minlerden öyle erler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler (33/Ahzâb 23); yani ortaya koydukları eylemleriyle taahhütlerini yerine getirdiler. لِيَسْأَلَ الصَّادِقِينَ عَنْ صِدْقِهِمْ : Allah bu sözü, doğrulardan doğruluklarını sormak için aldı (33/Ahzâb 8); yani Allah, diliyle doğruyu söyleyenlerin, bunu fiilleriyle doğrulayıp doğrulamadıklarını sormak için. Bu âyet, fiilen hakkı yerine getirmedikçe onu sadece itiraf etmenin yeterli olmadığına dikkat çeker. لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ : Andolsun, Allah, Elçisinin rüyasının gerçek olduğunu doğruladı (48/Fetih 27). Bu fiilî bir sıdktır ki o da rüyanın gerçekleşmiş olmasıdır. Yani Allah onun rüyasını gerçekleştirdi. Şu âyet de aynı anlamdadır: وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ : Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler; işte onlar muttakilerdir (39/Zümer 33); yani sözle söylediğini, fiilen yaptıklarıyla gerçekleştirdi.
Açık-gizli her faziletli fiil صِدْق diye ifâde edilir; bu yüzden şu âyetlerde olduğu gibi, kendisiyle nitelendirilen fiil ona izafe edilir: فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ : Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar (54/Kamer 55); وَبَشِّرِ الَّذِينَ آَمَنُوا أَنَّ لَهُمْ قَدَمَ صِدْقٍ عِنْدَ رَبِّهِمْ : İnananlara, Rableri katında kendileri için bir doğruluk makamının bulunduğunu müjdele! (10/Yûnus 2); وَقُلْ رَبِّ أَدْخِلْنِي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَأَخْرِجْنِي مُخْرَجَ صِدْقٍ : De ki; Rabbim, beni doğruluk girdirişiyle girdir ve beni doğruluk çıkarışıyla çıkar (17/İsrâ 80).
وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآَخِرِينَ : Sonra gelenler arasında bana, bir doğruluk dili nasip eyle (26/Şu’arâ 84). Hz. İbrahim, Yüce Allah’tan kendisini salihlerden kılmasını dilemektedir; öyle ki, sonrakiler kendisini övdükleri zaman bu övgüleri yalan değil, şairin şöyle dediği gibi olsun:
إِذَا نَحْنُ أَثْنَيْنَا عَلَيْكَ بِصَالِحٍ *** فَأَنْتَ الَّذِي نُثْنِي وَفَوْقَ الَّذِي نُثْنِي -280
280- Salih diye seni övdüğümüzde;
Bu övgüyü hak ediyorsun ve onun da üzerindesin.
Bazen صَدَقَ fiili iki mef’ûl alır: وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللَّهُ وَعْدَهُ : Allah, size olan vaadini yerine getirdi (3/Âl-i İmrân 152). صَدَّقْتُ فُلاناً : Falanı doğruya nispet ettim; أَصْدَقْتُهُ : Onu doğru buldum. Kimisi bu iki fiil formunun bir olduğunu ve yukarıda geçen her iki anlam için kullanıldıklarını söyler. Allah buyurur ki: وَلَمَّا جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ : Onlara Allah tarafından yanlarındaki kitabı doğrulayıcı bir peygamber gelince (2/Bakara 101); وَقَفَّيْنَا عَلَى آَثَارِهِمْ بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ : Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik (5/Mâide 46).
İspatın/Doğrulamanın olduğu her yerde tasdik da kullanılır. صَدَقَنِي فِعْلُهُ وَكِتَابُهُ /Onun fiili ve kitabı/mektubu beni doğruladı, denir. Allah buyurur ki: وَلَمَّا جَاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ : Yanlarındakini tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince (2/Bakara 89); نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ : Sana kitabı hak ile ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi (3/Âl-i İmrân 3); وَهَذَا كِتَابٌ مُصَدِّقٌ لِسَانًا عَرَبِيًّا لِيُنْذِرَ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَبُشْرَى لِلْمُحْسِنِينَ : Bu Kur’ân zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanları müjdelemek için Arap lisanı ile indirilen doğrulayıcı bir kitaptır (46/Ahkâf 12); yani kendinden öncekileri tasdik edici. Âyette geçen لِسَانًا kelimesi hâl olmak üzere mansûptur. Atasözünde şöyle denir: صَدَقَنِي سِنُّ بِكْرِه : Genç devenin yaşı konusunda bana doğru söyledi.
صَدَاقَة : Sevgi konusunda inancın doğru olmasıdır. Bu da sadece insana özgü bir şeydir. فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ * وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ : Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de yakın bir dostumuz (26/Şu’arâ 100-101) âyetleri, şu tür âyetlere işaret eder: الْأَخِلَّاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِينَ : O gün; muttakilerin dışında, dostlar birbirlerine düşman olurlar (43/Zuhruf 67).
اَلصَّدَقَةُ : Zekât gibi, insanın Allah’a yaklaşmak için malından çıkardığı/verdiği şeye denir. Ancak asıl anlamıyla صَدَقَة /sadaka, tetavvu’/gönüllü; زَكَاة /zekât ise zorunlu olarak verilen mala denir. Sadakayı veren kişi, fiilleriyle bunu doğrulamaya çalışıyorsa vacib/farz olan mala da sadak’a denilebilir. Allah buyurur ki: خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً : Onların mallarından bir sadaka al (9/Tevbe 103); إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاءِ : Sadakalar sadece yoksullara verilir (9/Tevbe 60).
Bu kökten صَدَّقَ وتَصَدَّقَ fiil formları da gelir. Bu fiilin geldiği bir çok âyetten bazıları şunlardır: فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّى : O ne sadaka verdi ne de namaz kıldı (75/Kıyâmet 31); إِنَّ اللَّهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّقِينَ : Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır (12/Yûsuf 88); إِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَأَقْرَضُوا اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ أَجْرٌ كَرِيمٌ : Şüphesiz sadaka veren erkeklere ve sadaka veren kadınlara ve Allah’a güzel bir ödünç verenlere, verdikleri kat kat artırılır ve onlara değerli bir mükâfat vardır (57/Hadîd 18).
İnsan, hakkı olan bir şeyden vazgeçtiğinde; تَصَدَّقَ بِهِ /onu sadaka verdi/bağışladı denir: وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا أَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَالْأَنْفَ بِالْأَنْفِ وَالْأُذُنَ بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالْجُرُوحَ قِصَاصٌ فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ : Orada onlara: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara ödeşmeyi yazdık. Kim bunu bağışlarsa, bu onun için bir kefarettir (5/Mâide 45); yani kim ondan vazgeçerse وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ : Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın. Borcu bağışlamanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır (2/Bakara 280) âyetinde darda kalana gösterilen tolerans sadaka yerine konulmuştur. Hz. Peygamber’in şu hadisi de aynı anlamdadır: مَا تَأْكُلُهُ الْعَافِيَةُ فَهُوَ صَدَقَةٌ : Âfiyenin (insan ve hayvanların) yedikleri sadakadır. Şu âyet de aynı anlamdadır: وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأً فَتَحْرِيرُ رَقَبَةٍ مُؤْمِنَةٍ وَدِيَةٌ مُسَلَّمَةٌ إِلَى أَهْلِهِ إِلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا : Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle azad etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır (4/Nisâ 92). Âyette, varisin diyetten vazgeçmesi sadaka diye adlandırılmıştır. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا إِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَةً : Ey iman edenler! Peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz (58/Mücâdele 12); أَأَشْفَقْتُمْ أَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيْ نَجْوَاكُمْ صَدَقَاتٍ : Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden ürküntü mü duydunuz? (58/Mücâdele 13). Zira Hz. Peygamberle görüşecek sahabeye, miktarı belirtilmeyen bir sadaka vermeleri emredilmişti. وَأَنْفِقُوا مِنْ مَا رَزَقْنَاكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ فَأَصَّدَّقَ وَأَكُنْ مِنَ الصَّالِحِينَ : Herhangi birinize ölüm gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın (63/Münâfikûn 10) âyetinde geçen أَصَّدَّقَ fiili صِدْق veya صَدَقَة kökünden gelmiş olabilir.
صَدَاقُ الْمَرْأةِ وَصِدَاقُهَا وَصَدُقَتُهَا : Kadına verilen mehirdir. وَقَدْ أَصْدَقْتُهَا /Ebette kadına mehrini verdim. Bu anlamda Allah buyurur ki: وَآَتُوا النِّسَاءَ صَدُقَاتِهِنَّ نِحْلَةً : Kadınlara sadakalarını/mehirlerini gönül hoşnutluğuyla verin (4/Nisâ 4).