ق ب ل (GBL)
K-b-l
1- İzâfet durumuna göre mekân için gelir: İsfahan’dan Mekke’ye giden; بَغْدَادُ قَبْلَ الْكُوفَةِ : Bağdat Küfe’den öncedir, der. Mekk’den İsfahan’a giden ise; اَلْكُوفَةُ قَبْلَ بَغْدَادَ : Küfe Bağdat’tan öncedir, der.
2- Zaman için kullanılır: زَمَانُ عَبْدِ الْمَلِكِ قَبْلَ الْمَنْصُورِ : Abdulmelik’in zamanı Mansur’un zamanından öncedir. فَلِمَ تَقْتُلُونَ أَنْبِيَاءَ اللَّهِ مِنْ قَبْلُ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ : Eğer inanıyor idiyseniz, daha önce ne diye Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz? (2/Bakara 91).
3- Makam-mevki için: عَبْدُ الْمَلِكِ قَبْلَ الْحَجَّاجِ : Abdulmelik Haccac’tan öndedir.
4- Sınaî/Meslekî tertip için: تَعَلُّمُ الْهُجَاءِ قَبْلَ تَعَلُّمِ الْخَطِّ : Hecelemeyi öğrenmek hattı öğrenmekten öncedir. Şu âyetlerin tümü de zamansal önceliğe işaret eder: مَا آَمَنَتْ قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا أَفَهُمْ يُؤْمِنُونَ : Onlardan önceki helâk ettiğimiz kentlerin hiçbiri inanmamıştı. Şimdi onlar mı inanacaklar? (21/Enbiyâ 6); وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا : Güneşin doğuşundan önce ve batışından önce Rabbini övgü ile noksanlıklardan tenzih et (20/Tâhâ 130); قَالَ عِفْريتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آَتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ : Cinlerden bir ifrit dedi ki: Sen; yerinden kalkmadan önce, onu sana getiririm, (27/Neml 39); وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ : Mü’minler daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar (57/Hadîd 16).
قُبُل ve دُبُر : İki edep yerinden kinâyedir. إِقْبَال , tıpkı اِسْتِقْبَال gibi öne yönelmek anlamındadır. فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ : Birbirlerine dönüp sorarlar (37/Sâffât 50); وَأَقْبَلُوا عَلَيْهِمْ : Onlara doğru yöneldiler (12/Yûsuf 71); فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ : Karısı bir çığlık atarak döndü (51/Zâriyât 29); قَابِل : Kuyudan çıkan kovayı karşılayıp alan kişi. قَابِلَة /Ebe: Doğum anında bebeği karşılayan/tutan kişi.
قَبِلْتُ عُذْرَهُ وَتَوْبَتَهُ وَغَيْرَهُ : Onun özrünü, tövbesini v.b. kabul ettim. تَقَبَّلْتُهُ formu da aynı anlamdadır: وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ : Kimseden fidye kabul edilmez (2/Bakara 123); وَقَابِلِ التَّوْبِ : Tövbeyi kabul eden (40/Mü’min 3); وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ : Kullarından tövbeyi kabul eden O’dur (42/Şûra 25). تَقَبُّل : Hediye ve benzeri gibi, sevap gerektirecek şekilde bir şeyi kabul etmektir. Allah buyurur ki: أُولَئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ أَحْسَنَ مَا عَمِلُوا : Onlar öyle kişilerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul ederiz (46/Ahkâf 16). إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ : Allah, sadece muttakilerden kabul eder (5/Mâide 27) âyeti, her ibâdetin değil, sadece belli durumlardaki ibâdetlerin kabul edileceğine işarettir. Allah buyurur ki: رَبِّ إِنِّي نَذَرْتُ لَكَ مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا فَتَقَبَّلْ مِنِّي : Rabbim, karnımda olanı, her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak Sana adadım, benden kabul et (3/Âl-i İmrân 35).
Kefâlete de قُبَالَة denir; çünkü kefâlet en sağlam kabuldür. فَتَقَبَّلْ مِنِّي : Benden kabul et (3/Âl-i İmrân 35) âyet ifâdesi, kefâlet anlamı itibarıyladır. Yazılmış olan sözleşmeye de قُبَالَة denir. Bazılarına göre فَتَقَبَّلَهَا (3/Âl-i İmrân 37) sözü; Onu kabul etti, ona razı oldu anlamındadır. Diğer bazılarına göre ise anlamı şöyledir: Onu uhdesine aldı. Yüce Allah buyurmaktadır ki; aslında sen bana en büyük kefâleti yükledin. Yüce Allah’ın; فَتَقَبَّلَهَا رَبُّهَا بِقَبُولٍ حَسَنٍ : Onun Rabbi güzel bir kabulle onu kabul etti (3/Âl-i İmrân 37) âyetinde, بِتَقَبُّلٍ değil de بِقَبُولٍ şeklinde buyurması; şu iki şeyi aynı anda ifâde etmesi içindir: Kabul konusunda terakki etmek anlamına gelen تَقَبُّل ve razı olmak ve mükâfat vermek anlamlarına gelen قَبُول .
قَبُول kelimesinin; فُلاَنٌ عَلَيْهِ قَبُولٌ : Falanın üzerinde kabul vardır; yani, gören herkes onu sever, sözünden geldiği söylenmektedir.
Bazılarına göre; وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا : Her şeyi karşılarına toplasaydık (6/En’âm 111) âyetinde geçen قُبُل kelimesi, قَابِل ’in çoğuludur ve “Her şeyi duyularına karşı toplasaydık.” anlamındadır. Mücahid de قُبُلًا kelimesini; “Gurup gurup”, diye tefsir etmiştir. Buna göre قُبُل kelimesi قَبِيل ’in çoğulu olur. Şu âyet de bu anlamdadır: أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا : Ya da azabın onların karşısına gelmesidir (18/Kehf 55). Bu âyeti; قِبَلاً şeklinde okuyanlara göre onun anlamı; “Azabın onların karşısına açık bir şekilde gelmesidir” olur.
قَبِيل kelimesi, قَبِيلَة ’nin çoğuludur. Bu da birbirlerine yönelen toplanmış cemaattir. Allah buyurur ki: وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا : Birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık (49/Hucurât 13); وَالْمَلَائِكَةِ قَبِيلًا (17/İsrâ 92); yani, melekleri gurup gurup getirmelisin. Kimisine göre ise; melekleri kefil olarak getirmelisin. قَبِيلًا kelimesi bu anlamıyla şu sözden gelmiş oluyor: قَبِلْتُ فُلاَنًا وَتَقَبَّلْتُ بِهِ : Falan kişiye kefil oldum. Diğer bazılarına göre de قَبِيلًا kelimesi, مُقَابَلَةً anlamındadır.
Denilmektedir ki; فُلاَنٌ لاَ يَعْرِفُ قَبِيلاً مِنْ دَبِيرٍ ; yani falan kişi, kadının eğirip öne aldığını da geri bıraktığını da bilmemektedir. مُقَابَلَة ve تَقَابُل : Bizzat, veya yardım ederek, veya çaba sarf ederek ya da sevgiyle insanların birbirlerine yönelmeleridir. Allah buyurur ki: مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ : Karşılıklı olarak bu tahtlara kurulurlar (56/Vâkıa 16); إِخْوَانًا عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ : Kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar (15/Hicr 47).
لِي قِبَلَ فُلاَنٍ كَذَا sözü, لِي عِنْدَ فُلاَنٍ كَذَا : Falan kişinin yanında falan şeyim var, sözü gibidir. Allah buyurur ki: وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قِبَلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ : Firavun, onun yanındakiler ve yerle bir olan şehirler günâh işlemişlerdi (69/Hâkka 9); فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ : İnkâr edenlere ne oluyor ki sana doğru koşuşuyorlar (70/Meâric 36).
Bu kelime, mukabeleye; yani karşılık vermeye güç yetirme anlamında istiâre edilir. Denir ki: لاَ قِبَلَ لِي بِكَذَا ; yani, şu şeye karşı koyacak imkânım yoktur. Allah buyurur ki: فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا (27 /Neml 37); yani, asla karşı koyamayacakları ve savamayacakları bir orduyla üzerlerine geliriz. قِبْلَة kelimesinin asıl anlamı, karşıda olanın üzerinde olduğu hâlin ismidir; tıpkı جِلْسَة ve قِعْدَة (bir çeşit oturuş) kelimeleri gibi. Örfte ise, namazda karşıda olan ve yönelinilen yerin ismi olmuştur: فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا : Seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz (2/Bakara 144).
قَبُول : Saba yeli. Onun bu şekilde isimlendirilmesi, kıbleye yönelmesinden dolayıdır. قَبِيلَةُ الرَّأْسِ : Kafa kemiği. شَاةٌ مُقَابَلَةٌ : Kulakları ön taraftan kesik koyun. قِبَالُ النَّعْلِ : Ayakkabı bağcığı. قَدْ قَابَلْتُهَا : Ayakkabıya bağ taktım. قَبَل : Ayak aralarının açılması. قُبْلَة : Sihirbazın, insanı başka birinin yüzüne doğru çevirdiğine inandığı bir boncuktur. قُبْلَة (Öpücük) bu anlamdan gelir; çoğulu قُبَل şeklinde gelir. قَبَّلْتُهُ تَقْبِيلاً : Onu öptüm.