ك ل ل (KLL)
K-l-l
Birisi: Bir şeyin zatının ve ona mahsus özelliklerinin oluşturduğu bütün manasındadır. Bu tamam manasını ifâde eder. Yüce Allah’ın: وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ hem de onu büsbütün açıp saçma (israf etme); aksi (17/İsrâ 29) sözü gibi. Yani, elini tamamen/sonuna kadar açma. Bu anlamda Şair şöyle der:
لَيْسَ اْلفَتَى كُلُّ اْلفَتَى ***إِلاَّ اْلفَتَى فِي أَدَبِهْ -392
392- Kelimenin tam anlamıyla yiğit değildir
Kendi edebinde yiğit olandan başka.
Şairin budara كُلُّ اْلفَتَى ifâdesiyle kastettiği, tam anlamıyla yiğitlik, demektir.
İkincisi: Kişilerin oluşturduğu bütündür. Bu, muzaf olarak kullanılır. Bazen elif-lâm ile marifelik kazanan bir isme muzaf olur. Tıpkı, كُلُّ اْلقَوْمِ topluluğun tamamı, ifâdesi gibi.
Bazen de bu ismi gösteren zamire muzaf olur. Yüce Allah’ın şu sözlerinde olduğu gibi: فَسَجَدَ المَلاَئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler (15/Hicr 30); هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ O öyle bir Allah’tır ki, Resûlünü hidâyetle ve hak dinle bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. (9/Tevbe 33).
Kimi zaman da müfret bir nekreye (belirsiz bir varlığa) muzaf olur. Bu da Yüce Allah’ın: وَكُلَّ إِنْسَانٍ أَلْزَمْنَاهُ طَائِرَهُ فِي عُنُقِهِ Her insanın amel defterini boynuna doladık (17/İsrâ 13); وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ O, her şeyi bilendir (2/Bakara 29) ve benzeri sözlerinde geçen كُلّ kelimeleri gibi.
Bazen de bu كُلّ kelimesi, izafe edildiği şeyden soyutlanmış hâlde kullanılır ama bu izâfet manası ona gizli olarak verilir. Yüce Allah’ın şu sözleri bunun birer misalidir: وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler (36/Yâsîn 40); وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَاخِرِينَ Hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler (27/Neml 87).
وَكُلُّهُمْ آَتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا Kıyamet günü onların her biri Allah’ın huzuruna tek başına çıkacaktır (19/Meryem 95); وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ نَافِلَةً وَكُلاًّ جَعَلْنَا صَالِحِينَ Ona (İbrahim’e) İshak’ı, üstelik bir de Yakub’u ihsan ettik ve her birini salih kimseler kıldık (21/Enbiyâ 72); وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَ İsmail, İdris ve Zülkifl’i de (hatırla). Onların hepsi de sabredenlerdendi (21/Enbiyâ 85); وَكُلاًّ ضَرَبْنَا لَهُ اْلأَمْثَالَ وَكُلاًّ تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا Onların her birine misaller getirdik; (ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik (25/Furkân 39).
Kur’ân-ı Kerim’de bunun pek çok misaline rastlanmaktadır. Onların hepsini burada vermeye kalkmamız, konuyu iyice uzatacağından bu kadarıyla yetiniyoruz. Bununla beraber كُلّ kelimesi ne Kur’ân’da ne de Arap Şiiri’nde hiçbir zaman كُلّ şeklinde geçmemiştir. Buna ancak Kelamcıların, Fâkihlerin ve onlarınki gibi bir yolda olanların sözlerinde rastlanmaktadır.
كَلاَلَة ise, çocuk ve babanın dışında kalan mirasçılar için kullanılan bir isimdir. İbn Abbâs der ki: كَلاَلَة çocuğun dışında kalan mirasçılardır.
Rivâyete göre, Peygambere (sas) كَلاَلَة sözcüğünün ne anlama geldiği sorulmuş, O da, كَلاَلَة : Ölürken ne çocuğu ne de babası olan kimse demektir, cevabını vermiştir. Bu göre, كَلاَلَة belli şartlarda vefat eden ölü kişinin adı olmaktadır. Bu her iki görüş de doğrudur. Çünkü, كَلاَلَة , hem miras alan hem de miras bırakan anlamına gelen bir mastardır. Bunun böyle isimlendirilmesinin nedeni ise, ya, nesebin, birine mansup olmak, ona bağlı olmak anlamını taşımasından ya da kendisi iki taraftan biriyle genişlik yönünden kendisine bağlılık anlamı ifâde etmesindendir. Çünkü, mensûbiyet iki şekilde olur:
Birisi: Dikey mensûbiyettir. Bu baba ve oğlun mensûbiyeti gibi yakınlıktır.
İkincisi: Yatay mensûbiyettir. Bu da kardeş ve amcanın mensûbiyeti gibidir.
Kutrub der ki: كَلاَلَة anne-baba ve kardeşin dışında kalan ve kişinin bir şeyi olmayan akrabaya denir. Bazıları ise, her varis olan kişiye كَلاَلَة denir, demişlerdir. Şairin şu şiirinde olduğu gibi:
وَالْمَرْءُ يَبْخَلُ فِي الْحُقُو ***قِ وَلِلْكَلاَلَةِ مَا يُسِيمُ -393
393- Kişi, haklarda cimrilik yapar,
Kelâleye ise, otlandığı vardır.
Bu ifâde, أَسَامَ اْلإِبِلَ deveyi meraya çıkardı, otlattı, sözünden alınmıştır. Ama şair, bu kişinin zannettiğini kastetmemiştir; özellikle kelaleyi zikretmiştir ki, insanı, mal toplamaktan el çektirsin. Zira onların malı terk etmeleri, çocuklarını terk etmelerinden daha zordur. Öte yandan, kendisine mal bıraktığın adam, kelale konumuna düşmüş olur. Bu tıpkı şu söz gibidir: مَا تَجْمَعُهُ فَهُوَ لِلْعَدُوِّ Topladığın, düşman içindir. Arap atasözünde: لمَ ْيَرِثْ فُلاَنٌ كَذَا كَلاَلَةً Falan adam, şu kadar kelale bile miras bırakmadı, denmiştir. Bu, babasına ait olan bir şeyle özel konuma gelen kişi için söylenir. Bu anlamda Şair şöyle der:
وَرِثْتُمْ قَنَاةَ الْمُلْكِ غَيْرِ كَلاَلَةٍ *** عَنْ اِبْنَيْ مَنَافٍ عَبْدِ شَمْسٍ هَاشِمِ -394
394- Siz iktidar yolunu miras aldınız, kelâle olarak değil
Menaf’ın iki oğlu olan Abdişems ve Hâşim’den.
إِكْلِيل taç veya buket ise, başın etrafını dolandığından bu adı almıştır. Bu zamanda كَلَّ الرَّجُلُ فِي مِشْيَتِهِ كِلاَلاً Adam yürüyüşünde etrafında dönenerek yorgun düştü. Aynı şekilde, kılıç, vurmaktan yorgun, zayıf düştü. Dil, münakaşada yorgun düştü, denmektedir.
أَكَلَّ فُلاَنٌ deyimi de, falanın bineği yoruldu, zayıf düştü, demektir.
كُلْكُل ise, göğüstür.