ك ر ه (KRH)
K-r-h
Birincisi: Doğal hâliyle tiksinilen/iğrenilen şeyler.
İkincisi: Akıl yada Şerîat tarafından iğrençliği tespit edilmiş olan şeyler. Onun için bir insanın bir şey hakkında şöyle demesi doğrudur: اِنِّي اُرِيدُهُ وَاَكْرَهُهُ Ben falan şeyi istiyorum ama ondan iğreniyorum. Yani, onu doğal yapım/ihtiyacım olarak onu istiyorum, ancak onu akıl veya Şerîat açısından düşündüğümde iğrenç buluyorum. Aynı şekilde, falan şeyi, akıl veya Şerîat açısından istiyorum ama doğal yapım açısından baktığımda ise, ona antipati duyuyorum, denmesi de doğrudur.
Yüce Allah’ın: كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ وَهُوَ كُرْهٌ لَكُمْ وَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ Savaş size farz kılındı, sizin hoşunuza gitmeyen bir şey olduğu hâlde. Bazen sizin hoşunuza girmeyen bir şey sizin için daha hayırlı olabilir (2/Bakara 216) sözüne gelince, bu, siz doğal yapınız gereği, savaştan tiksinir, ondan hoşlanmazsınız, demektir. Sonra bunu devamında yer alan beyanında açıklamıştır: Bazen bir şey, sizin için daha iyi olduğu hâlde, siz ondan tiksinir ve hoşlanmazsınız (2/Bakara 216). Bu tespit, insanın bir şeyin gerçek durumunu öğrenmeden ondan hoşlanmasını veya ondan tiksinmesini ölçü alarak hareket edemeyeceğini anlatmaktadır.
Bu kökten gelen كَرِهْتُ fiili ise, her iki anlamda da kullanılır; yalnız daha çok كُرْه manasında kullanılmaktadır. Bu anlamda Allah buyurur ki: وَيَأْبَى اللَّهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Kâfirler istemeseler de Allah, nurunu tamamlama dışında hiçbir şeyi kabul etmez (9/Tevbe 32), هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ O öyle bir Allah’tır ki, Resûlünü hidâyetle ve hak dinle bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. Müşrikler hoşlanmasalar da (9/Tevbe 33); وَإِنَّ فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ لَكَارِهُونَ …. Oysa Müslümanların bir kesimi o zaman bundan hoşlanmamışlardı (8/Enfâl 5).
أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. (49/Hucurât 12) âyeti ise, bir uyarı olup manası şudur: İnsan, kardeşinin etini yemeyi, farzı muhâl, bir an düşünse bile, bu işten yaratılış itibariyle nefret edecektir; bu iş onun içine sinmeyecektir.
Yüce Allah’ın: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لاَ يَحِلُّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاءَ كَرْهًا Ey iman edenler! Kadınlara zorla varis olmanız size helal değildir (4/Nisâ 19) sözünde geçen كَرْهًا sözcüğü, كُرْهًا şeklinde de okunmuştur.
Bir insanın istemediği/tiksindiği, nefret ettiği bir şeye zorlanması demek olan اِكْرَاه konusunda ise, Allah buyurur ki: وَلاَ تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَنْ يُكْرِهُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِنْ بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَحِيمٌ Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zorlarsa, bilinmelidir ki, zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir (24/Nûr 33). Bu, söz konusu kadınların içlerine sinmeyen işlere zorla sürüklenmelerine yönelik bir yasaklamadır.
لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ Dinde zorlama yoktur (2/Bakara 256) âyetinin yorumuna gelince, deniyor ki: Bu İslâm’ın ilk dönemlerinde böyleydi; bu dönemde, insana İslâm sunuluyordu, eğer kabul ederse, ederdi, yoksa, kendi hâline bırakılırdı.
İkincisi: Bu âyetin hükmü Ehl-i Kitap hakkındadır. Eğer onlar, cizye vermek ister ve şartlara bağlı kalırlarsa, kendi hâllerine bırakılırlar.
Üçüncüsü: Batıl bir din konusunda zorlanan, bu durumda onu kabul, o dine giren kişinin bu yaptığının bir hükmü yoktur; bunlar, geçersizdir. Tıpkı Yüce Allah’ın: مَنْ كَفَرَ بِاللَّهِ مِنْ بَعْدِ إِيمَانِهِ إِلاَّ مَنْ أُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِ اْلإِيمَانِ Kalbi iman ile sükûnet bulduğu hâlde (dinden dönmeye) zorlananlar dışında. (16/Nahl 106) buyurduğu gibi.
Dördüncüsü: İnsanın bu dünyada kerhen yaptığı işlerin (ibâdet, iyilik ve yardımların) âhirette bir değeri yoktur. Zira Yüce Allah, insanların iç dünyalarını/gönüllerinde olanları ölçü alır ve ıhlasın (gönülden samimi bağlılık) dışında hiçbir şeye razı olmaz. Onun Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: اَلأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ Ameller, niyetlere göredir. Yine: أَخْلِصْ يَكْفِكَ اْلقَلِيلُ مِنَ اْلعَمَلِ İhlaslı ol, o zaman amelin azı bile sana yeter, buyurmaktadır.
Beşincisi: Allah’ın insanlardan istediği şeylerde, gerçekten hoş olmayan bir şey, hiçbir insandan istenmiş değildir. Aksine, her zaman istenmiş olan, sonsuza dek nimet/iyi olan şeylerdir. Onun için Resûlullah şöyle buyurmuştur: عَجِبَ رَبُّكُمْ مِنْ قَوْمٍ يُقَادُونَ إِلَى الْجَنَّةِ بِالسَّلاَسِلِ Rabbiniz (Allah), cennete zincirlerle çekilip götürülen bir topluluğa hayret etmiştir.
Altıncısı: Bu âyette geçen, Dîn kelimesi, ceza (karşılık) vermek demektir. Âyetin manası: Yüce Allah herhangi bir karşılık verme konusunda zorlanamaz. Aksine O, dilediği kimseye, dilediği şekilde, dilediği şeyi yapar.
وَلَهُ أَسْلَمَ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلآَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا Halbuki göklerde ve yerde ne varsa hepsi, isteyerek ve istemediği hâlde O’na boyun eğmiştir (3/Âl-i İmrân 83) âyetinin anlamı ise, deniyor ki: Göktekiler ona gönülden isteyerek teslim oldular; yerdekiler ise, istemeyerek buna teslim olmak zorunda kaldılar. Yani, reddedilemeyecek olan apaçık delil onları teslim olmaya zorladı ve onları kabule mecbur etti. Bu tıpkı, اَلدَّلاَلةَ ُاَكْرَهَتْنِي عَلَي الْقَوْلِ بِهَذِهِ الْمَسْأَلَةِ Apaçık deliller, beni bu konuda böyle söylemeye zorladı demek gibidir. Ancak bu, kötü kabul edilen zorlama türünden bir şey değildir.
İkincisi: Mü’minler, Allah’a gönülden isteyerek teslim oldular; kâfirler ise, istemeden. Çünkü, onlar da, Allah’ın onlara yapmak istediğini ve onlar hakkında verdiği kararı değiştirme gücüne sahip olamâdilar.
Üçüncüsü: Katade’den gelen yorumdur: ölüm sırasında mü’minler, Allah’a gönülden isteyerek teslim olurlar; kâfirler ise, kerhen/istemeden teslim olurlar. Yüce Allah bu anlamda buyurur: فَلَمْ يَكُ يَنْفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا Ama cezamızı gördükleri zaman iman etmeleri kendilerine fayda verecek değildi (40/Mü’min 85).
Dördüncüsü: Burada söz konusu edilen kerhen teslimiyet, iman edinceye kadar kendileriyle savaşılan ve zorlanan kişilerin durumun anlatmaktadır.
Beşincisi: Ebû’l-Âliye ve Mücahid tarafından yapılan yorumdur: Kimileri O’na ortak koşsa da, hepsi Allah’ın kendilerini yarattığını kabul ve ikrar etmektedir. Tıpkı, Yüce Allah’ın şu sözü gibi: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette kesin olarak: Allah diyeceklerdir (43/Zuhruf 87).
Altıncısı: İbn Abbâs’tan gelen yorumdur: Kendilerinin haber veren hâl, tutum ve davranışlarıyla Müslüman/teslim oldular; bazıları sözleriyle kâfir olsalar bile. Bu, ilk hücredeki İslâm’ın kendisidir. Hani Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurmuştur: أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا Ben sizin Rabbiniz değil miyim? diye sormuş, onlar da: Şüphesiz sen bizim pekâlâ Rabbimizsin, biz buna şahidiz, demişlerdi (7/A’râf 172). Bu da, onların Müslüman olmalarını gerektiren akıllı birer varlık olarak üzerinde yaratılmış oldukları delilleri demektir. Yüce Allah: وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَاْلآَصَالِ gölgeleri de sabah akşam (13/Ra’d 15) âyetiyle buna işaret etmektedir.
Yedincisi: Sufiyenin bazısından gelen yorumdur: Gönülden isteyerek Allah’a teslim olan, sevaba ve azaba bakıp Müslüman olan değil, sevabı ve azabı vereni düşünerek Müslüman olandır. Kerhen teslim olan ise, sevabı ve azabı düşünerek, isteyerek ve korkarak Müslüman olandır.
Yüce Allah’ın: وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلآَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَاْلآَصَالِ Oysa göklerde ve yerde kim varsa isteyerek ve istemediği hâlde kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde ederler (13/Ra’d 15) âyeti de tıpkı, yorumlarını verdiğimiz, bu âyet gibidir.