← Sureler

27. Cüz

/ 30
51. Zariyat Suresi

İbrahim, onlara: "O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?" dedi.

قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ

ḳāle fe mā ḣaTbukum eyyuhā l-murselūne

(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."

قَالُوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ

ḳālū innā ursilnā ilā ḳavmin mucrimīne / li nursile ǎleyhim Hicāraten min Tīnin / musevvemeten ǐnde rabbike li l-musrifīne

Orada (Lut'un yöresinde) bulunan mü'minleri çıkardık.

فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

fe eḣracnā men kāne fīhā mine l-mu'minīne

Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.

فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ

fe mā vecednā fīhā ğayra beytin mine l-muslimīne

Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.

وَتَرَكْنَا فِيهَا اٰيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَلِيمَ

ve teraknā fīhā āyeten li(e)lleƶīne yeḣāfūne l-ǎƶābe l-elīme

Musa kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.

وَفِي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

ve fī mūsā iƶ erselnāhu ilā fir'ǎvne bi sulTānin mubīnin

O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.

فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

fe tevellā bi ruknihi ve ḳāle sāHirun ev mecnūnun

Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.

فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ

fe eḣaƶnāhu ve cunūdehu fe nebeƶnāhum fī l-yemmi ve huve mulīmun

Ad kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.

وَفِي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ

ve fī ǎādin iƶ erselnā ǎleyhimu r-rīHa l-ǎḳīme

Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.

مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ

mā teƶeru min şey'in etet ǎleyhi illā ceǎlethu ke r-ramīmi

Semud kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, "Bir süreye kadar faydalanın bakalım" denmişti.

وَفِي ثَمُودَ اِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى حِينٍ

ve fī ṧemūde iƶ ḳīle lehum temetteǔ Hattā Hīnin

Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.

فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ

fe ǎtev ǎn emri rabbihim fe eḣaƶethumu S-Sāǐḳatu ve hum yenZurūne

Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.

فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ

fe mā steTāǔ min ḳiyāmin ve mā kānū munteSirīne

Bunlardan önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar fasık bir toplum idiler.

وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ

ve ḳavme nūHin min ḳablu innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne

Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.

وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ

ve s-semāe beneynāhā bi eydin ve innā le mūsiǔne

Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.

وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

ve l-erDe feraşnāhā fe niǎ'me l-māhidūne

Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.

وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

ve min kulli şey'in ḣaleḳnā zevceyni leǎllekum teƶekkerūne

O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ

fe firrū ilā (a)llahi innī lekum minhu neƶīrun mubīnun

Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.

وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ

ve lā tec'ǎlū meǎ (a)llahi ilāhen āḣara innī lekum minhu neƶīrun mubīnun

İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, "O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar.

كَذٰلِكَ مَا اَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ

ke ƶālike mā etā (e)lleƶīne min ḳablihim min rasūlin illā ḳālū sāHirun ev mecnūnun

Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.

اَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

e tevāSav bihi bel hum ḳavmun Tāğūne

Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا اَنْتَ بِمَلُومٍ

fe tevelle ǎnhum fe mā ente bi melūmin

Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.

وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

ve ƶekkir fe inne ƶ-ƶikrā tenfeǔ l-mu'minīne

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

ve mā ḣaleḳtu l-cinne ve l-inse illā li yeǎ'budūni

Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.

مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ

mā urīdu minhum min rizḳin ve mā urīdu en yuT'ǐmūni

Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

inne (a)llahe huve r-razzāḳu ƶū l-ḳuvveti l-metīnu

Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.

فَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

fe inne li(e)lleƶīne Zelemū ƶenūben miṧle ƶenūbi eSHābihim fe lā yesteǎ'cilūni

Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkar edenlerin haline!

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ

fe veylun li(e)lleƶīne keferū min yevmihimu elleƶī yūǎdūne

52. Tur Suresi

(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.

وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ

ve T-Tūri / ve kitābin mesTūrin / fī raḳḳin menşūrin / ve l-beyti l-meǎ'mūri / ve s-seḳfi l-merfūǐ / ve l-baHri l-mescūri / inne ǎƶābe rabbike le vāḳiǔn

Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.

مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ

mā lehu min dāfiǐn

O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.

يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا

yevme temūru s-semāu mevran

Dağlar yürüdükçe yürür.

وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا

ve tesīru l-cibālu seyran

(11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay haline!

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ اَلَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ

fe veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne / (e)lleƶīne hum fī ḣavDin yel'ǎbūne

(13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.

يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا هٰذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ

yevme yudeǎǔne ilā nāri cehenneme deǎǎn / hāƶihi n-nāru lletī kuntum bihā tukeƶƶibūne

"Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?"

اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ

e fe siHrun hāƶā em entum lā tubSirūne

"Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor."

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا اَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

iSlevhā fe Sbirū ev lā teSbirū sevā'un ǎleykum innemā tuczevne mā kuntum teǎ'melūne

(17-18) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ فَاكِهِينَ بِمَا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ

inne l-mutteḳīne fī cennātin ve neǐymin / fākihīne bimā ātāhum rabbuhum ve veḳāhum rabbuhum ǎƶābe l-ceHīmi

(19-20) Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ

kulū ve şrabū heniyen bimā kuntum teǎ'melūne / muttekiīne ǎlā sururin meSfūfetin ve zevvecnāhum bi Hūrin ǐynin

İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاِيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ

ve(e)lleƶīne āmenū ve ttebeǎthum ƶurriyyetuhum bi īmānin elHaḳnā bihim ƶurriyyetehum ve mā eletnāhum min ǎmelihim min şey'in kullu mriin bimā kesebe rahīnun

Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.

وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ

ve emdednāhum bi fākihetin ve leHmin mimmā yeştehūne

Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.

يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ

yetenāzeǔne fīhā ke'sen lā leğvun fīhā ve lā te'ṧīmun

Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ

ve yeTūfu ǎleyhim ğilmānun lehum keennehum lu'lu'un meknūnun

Birbirlerine dönüp ("Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?" diye) sorarlar.

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ

ve eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne

Derler ki: "Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah'a isyandan) korkardık."

قَالُوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي اَهْلِنَا مُشْفِقِينَ

ḳālū innā kunnā ḳablu fī ehlinā muşfiḳīne

"Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu."

فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ

fe menne (a)llahu ǎleynā ve veḳānā ǎƶābe s-semūmi

"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir."

اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ

innā kunnā min ḳablu ned'ǔhu innehu huve l-berru r-raHīmu

(Ey Muhammed!) O halde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.

فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ

fe ƶekkir fe mā ente bi niǎ'meti rabbike bi kāhinin ve lā mecnūnin

Yoksa onlar, "O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar?

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

em yeḳūlūne şāǐrun neterabbeSu bihi raybe l-menūni

Onlara de ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."

قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ

ḳul terabbeSū fe innī meǎkum mine l-muterabbiSīne

Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?

اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

em te'muruhum eHlāmuhum bi hāƶā em hum ḳavmun Tāğūne

Yoksa "O Kur'an'ı kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar.

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ

em yeḳūlūne teḳavvelehu bel lā yu'minūne

Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

fe l ye'tū bi Hadīṧin miṧlihi in kānū Sādiḳīne

Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ

em ḣuliḳū min ğayri şey'in em humu l-ḣāliḳūne

Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar.

اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ

em ḣaleḳū s-semāvāti ve l-erDe bel lā yūḳinūne

Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ

em ǐndehum ḣazāinu rabbike em humu l-muSayTirūne

Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilahi vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

em lehum sullemun yestemiǔne fīhi fe l ye'ti mustemiǔhum bi sulTānin mubīnin

Yoksa, kızlar O'na (Allah'a) da oğullar size mi?

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ

em lehu l-benātu ve le kumu l-benūne

Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalmışlardır?

اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ

em teseluhum ecran fe hum min meğramin muṧḳalūne

Yoksa, gayb ilmi onların yanında da ondan mı yazıyorlar?

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

em ǐndehumu l-ğaybu fe hum yektubūne

Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl, inkar edenler tuzağa düşecek olanlardır.

اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ

em yurīdūne keyden fe(e)lleƶīne keferū humu l-mekīdūne

Yoksa, onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

em lehum ilāhun ğayru (a)llahi subHāne (a)llahi ǎmmā yuşrikūne

Gökten düşmekte olan parçalar görseler, "Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır" derler.

وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ

ve in yerav kisfen mine s-semāi sāḳiTen yeḳūlū seHābun merkūmun

Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hallerine bırak.

فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ

fe ƶerhum Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī fīhi yuS'ǎḳūne

O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.

يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

yevme lā yuğnī ǎnhum keyduhum şey'en ve lā hum yunSarūne

Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.

وَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

ve inne li(e)lleƶīne Zelemū ǎƶāben dūne ƶālike ve lākinne ekṧerahum lā yeǎ'lemūne

Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et.

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ

ve Sbir li Hukmi rabbike fe inneke bi eǎ'yuninā ve sebbiH bi Hamdi rabbike Hīne teḳūmu

Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında O'nu tespih et.

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ

ve mine l-leyli fe sebbiHhu ve idbāra n-nucūmi

53. Necm Suresi

(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى

ve n-necmi iƶā hevā / mā Delle SāHibukum ve mā ğavā

O, nefis arzusu ile konuşmaz.

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى

ve mā yenTiḳu ǎni l-hevā

(Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى

in huve illā veHyun yūHā

(5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli suretine girip) doğruldu.

عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوٰى ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى

ǎllemehu şedīdu l-ḳuvā / ƶū mirratin fe stevā / ve huve bi l-ufuḳi l-eǎ'lā

Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى

ṧumme denā fe tedellā

(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى

fe kāne ḳābe ḳavseyni ev ednā

Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti.

فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهِ مَا اَوْحٰى

fe evHā ilā ǎbdihi mā evHā

Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.

مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى

mā keƶebe l-fu'ādu mā raā

(Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?

اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى

e fe tumārūnehu ǎlā mā yerā

Andolsun ki, o, Cebrail'i bir başka inişte daha (asli suretiyle) görmüştü.

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى

ve leḳad rāhu nezleten uḣrā

Sidretü'l-Münteha'nın yanında.

عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى

ǐnde sidrati l-muntehā

Me'va cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır.

عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى

ǐndehā cennetu l-me'vā

O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى

iƶ yeğşā s-sidrate mā yeğşā

Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı.

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى

mā zāğa l-beSaru ve mā Tağā

Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.

لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى

le ḳad raā min āyāti rabbihi l-kubrā

(19-20) Lat ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?

اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰى وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى

e fe raeytumu l-lāte ve l-ǔzzā / ve menāte ṧ-ṧāliṧete l-uḣrā

Erkek size de, dişi O'na mı?

اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى

e lekumu ƶ-ƶekeru ve le hu l-unṧā

Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.

تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ضِيزٰى

tilke iƶen ḳismetun Dīzā

Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilah edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler) yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tabi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir.

اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰى

in hiye illā esmā'un semmeytumūhā entum ve ābā'ukum mā enzele (a)llahu bihā min sulTānin in yettebiǔne illā Z-Zenne ve mā tehvā l-enfusu ve leḳad cā'ehum min rabbihimu l-hudā

Yoksa insan (kayıtsız şartsız), her temenni ettiği şeye sahip mi olacaktır?

اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰى

em li l-insāni mā temennā

Oysa, Ahiret de dünya da Allah'ındır.

فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى

fe li (a)llahi l-āḣiratu ve l-ūlā

Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.

وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضٰى

ve kem min melekin fī s-semāvāti lā tuğnī şefāǎtuhum şey'en illā min beǎ'di en ye'ƶene (a)llahu li men yeşā'u ve yerDā

Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.

اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى

inne (e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati le yusemmūne l-melāikete tesmiyete l-unṧā

Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.

وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔا

ve mā lehum bihi min ǐlmin in yettebiǔne illā Z-Zenne ve inne Z-Zenne lā yuğnī mine l-Haḳḳi şey'en

Öyle ise bizim zikrimizden (Kur'an'dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir.

فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا

fe eǎ'riD ǎn men tevellā ǎn ƶikrinā ve lem yurid illā l-Hayāte d-dunyā

İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.

ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى

ƶālike mebleğuhum mine l-ǐlmi inne rabbeke huve eǎ'lemu bi men Delle ǎn sebīlihi ve huve eǎ'lemu bi meni htedā

Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükafatlandırması için (böyle)dir.

وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰى

ve li (a)llahi mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi li yecziye (e)lleƶīne esā'ū bimā ǎmilū ve yecziye (e)lleƶīne eHsenū bi l-Husnā

Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.

اَلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى

(e)lleƶīne yectenibūne kebāira l-iṧmi ve l-fevāHişe illā l-lememe inne rabbeke vāsiǔ l-meğfirati huve eǎ'lemu bikum iƶ enşeekum mine l-erDi ve iƶ entum ecinnetun fī buTūni ummehātikum fe lā tuzekkū enfusekum huve eǎ'lemu bi meni tteḳā

(33-34) Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü?

اَفَرَاَيْتَ الَّذِي تَوَلّٰى وَاَعْطٰى قَلِيلًا وَاَكْدٰى

e fe raeyte elleƶī tevellā / ve eǎ'Tā ḳalīlen ve ekdā

Gayb'ın ilmi kendi yanında da o gerçeği mi görüyor?

اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى

e ǐndehu ǐlmu l-ğaybi fe huve yerā

(36-37) Yoksa, Musa'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?

اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسٰى وَاِبْرٰهِيمَ الَّذِي وَفّٰى

em lem yunebbe' bimā fī SuHufi mūsā / ve ibrāhīme elleƶī veffā

Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenmez.

اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى

ellā teziru vāziratun vizra uḣrā

İnsan için ancak çalıştığı vardır.

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى

ve en leyse li l-insāni illā mā seǎā

Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.

وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ

ve enne seǎ'yehu sevfe yurā

Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.

ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَاءَ الْاَوْفٰى

ṧumme yuczāhu l-cezā'e l-evfā

Şüphesiz en son varış Rabbinedir.

وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى

ve enne ilā rabbike l-muntehā

Şüphesiz O, güldürür ve ağlatır.

وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰى

ve ennehu huve eDHake ve ebkā

Şüphesiz O, öldürür ve diriltir.

وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَا

ve ennehu huve emāte ve eHyā

(45-46) Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.

وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ

ve ennehu ḣaleḳa z-zevceyni ƶ-ƶekera ve l-'unṧā / min nuTfetin iƶā tumnā

Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.

وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰى

ve enne ǎleyhi n-neşete l-uḣrā

Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı.

وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰى

ve ennehu huve eğnā ve eḳnā

Şüphesiz O, Şi'ra'nın Rabbidir.

وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰى

ve ennehu huve rabbu ş-şiǎ'rā

(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Ad kavmini ve Semud kavmini helak etti ve hiç kimseyi bırakmadı.

وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًا الْاُو۫لٰى وَثَمُودَا۬ فَمَا اَبْقٰى

ve ennehu ehleke ǎāden l-ūlā / ve ṧemūde fe mā ebḳā

Daha önce de Nuh'un kavmini helak etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi.

وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰى

ve ḳavme nūHin min ḳablu innehum kānū hum eZleme ve eTğā

(53-54) O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür.

وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰى فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰى

ve l-mu'tefikete ehvā / fe ğaşşāhā mā ğaşşā

O halde Rabbi'nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!).

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى

fe bi eyyi ālā'i rabbike tetemārā

Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

هٰذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى

hāƶā neƶīrun mine n-nuƶuri l-ūlā

Yaklaşmakta olan (Kıyamet iyice) yaklaştı.

اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُ

ezifeti l-āzifetu

Onu Allah'tan başka açacak kimse yoktur.

لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ

leyse lehā min dūni (a)llahi kāşifetun

(59-61) Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?

اَفَمِنْ هٰذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ

e fe min hāƶā l-Hadīṧi teǎ'cebūne / ve teDHakūne ve lā tebkūne / ve entum sāmidūne

Haydi Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin.

فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا

fe scudū li (a)llahi ve ǎ'budū

54. Kamer Suresi

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ

iḳterabeti s-sāǎtu ve nşeḳḳa l-ḳameru

Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.

وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ

ve in yerav āyeten yuǎ'riDū ve yeḳūlū siHrun mustemirrun

Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ

ve keƶƶebū ve ttebeǔ ehvā'ehum ve kullu emrin musteḳirrun

Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.

وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ

ve leḳad cā'ehum mine l-enbā'i mā fīhi muzdecerun

Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!

حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ

Hikmetun bāliğatun fe mā tuğni n-nuƶuru

(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍ خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ

fe tevelle ǎnhum yevme yed'u d-dāǐ ilā şey'in nukurin / ḣuşşeǎn ebSāruhum yeḣrucūne mine l-ecdāṧi keennehum cerādun munteşirun

Davetçiye doğru koşarlarken kafirler, "Bu zor bir gün" derler.

مُهْطِعِينَ اِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

muhTiǐyne ilā d-dāǐ yeḳūlu l-kāfirūne hāƶā yevmun ǎsirun

Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ

keƶƶebet ḳablehum ḳavmu nūHin fe keƶƶebū ǎbdenā ve ḳālū mecnūnun ve zducira

O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.

فَدَعَا رَبَّهُ اَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ

fe deǎā rabbehu ennī meğlūbun fe nteSir

Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.

فَفَتَحْنَا اَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ

fe feteHnā ebvābe s-semāi bi māin munhemirin

Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.

وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَ

ve feccernā l-erDe ǔyūnen fe lteḳā l-māu ǎlā emrin ḳad ḳudira

Biz Nuh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.

وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ

ve Hamelnāhu ǎlā ƶāti elvāHin ve dusurin

Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.

تَجْرِي بِاَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ

tecrī bi eǎ'yuninā cezā'en li men kāne kufira

Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad teraknāhā āyeten fe hel min muddekirin

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin

Ad kavmi de (Hud'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!

كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

keƶƶebet ǎādun fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri

Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ

innā erselnā ǎleyhim rīHen SarSaran fī yevmi neHsin mustemirrin

İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.

تَنْزِعُ النَّاسَ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ

tenziǔ n-nāse keennehum eǎ'cāzu naḣlin munḳaǐrin

Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin

(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."

كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ فَقَالُوا اَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ اِنَّٓا اِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

keƶƶebet ṧemūdu bi n-nuƶuri / fe ḳālū e beşeran minnā vāHiden nettebiǔhu innā iƶen le fī Delālin ve suǔrin

"Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."

ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ

e ulḳiye ƶ-ƶikru ǎleyhi min beyninā bel huve keƶƶābun eşirun

Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!

سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ

se yeǎ'lemūne ğaden meni l-keƶƶābu l-eşiru

(Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."

اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ

innā mursilū n-nāḳati fitneten lehum fe rteḳibhum ve STabir

"Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."

وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ

ve nebbi'hum enne l-māe ḳismetun beynehum kullu şirbin muHteDerun

Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.

فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ

fe nādev SāHibehum fe teǎāTā fe ǎḳara

Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!

فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ

fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri

Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ

innā erselnā ǎleyhim SayHaten vāHideten fe kānū ke heşīmi l-muHteZiri

Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin

Lut kavmi de uyarıcıları yalanladı.

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ

keƶƶebet ḳavmu lūTin bi n-nuƶuri

(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.

اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذٰلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ

innā erselnā ǎleyhim HāSiben illā āle lūTin necceynāhum bi seHarin / niǎ'meten min ǐndinā ke ƶālike neczī men şekera

Andolsun, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.

وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ

ve leḳad enƶerahum beTşetenā fe temārav bi n-nuƶuri

Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

ve leḳad rāvedūhu ǎn Deyfihi fe Tamesnā eǎ'yunehum fe ƶūḳū ǎƶābī ve nuƶuri

Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.

وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ

ve leḳad SabbeHahum bukraten ǎƶābun musteḳirrun

"Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ

fe ƶūḳū ǎƶābī ve nuƶuri

Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin

Andolsun, Firavun'un ailesine de uyarıcılar gelmişti.

وَلَقَدْ جَاءَ اٰلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ

ve leḳad cā'e āle fir'ǎvne n-nuƶuru

Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.

كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ

keƶƶebū bi āyātinā kullihā fe eḣaƶnāhum eḣƶe ǎzīzin muḳtedirin

(Ey Mekkeliler!) Sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?

اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اُو۬لٰٓئِكُمْ اَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ

e kuffārukum ḣayrun min ūlāikum em lekum berā'etun fī z-zuburi

Yoksa onlar, "Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz" mu diyorlar?

اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ

em yeḳūlūne neHnu cemīǔn munteSirun

O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ

se yuhzemu l-cem'ǔ ve yuvellūne d-dubura

Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.

بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ

beli s-sāǎtu mev'ǐduhum ve s-sāǎtu edhā ve emerru

Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.

اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

inne l-mucrimīne fī Delālin ve suǔrin

Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

yevme yusHabūne fī n-nāri ǎlā vucūhihim ƶūḳū messe seḳara

Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.

اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

innā kulle şey'in ḣaleḳnāhu bi ḳaderin

Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)

وَمَا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ

ve mā emrunā illā vāHidetun ke lemHin bi l-beSari

Andolsun, biz sizin gibileri hep helak ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?

وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

ve leḳad ehleknā eşyāǎkum fe hel min muddekirin

İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.

وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ

ve kullu şey'in feǎlūhu fī z-zuburi

Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.

وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ

ve kullu Sağīrin ve kebīrin musteTarun

Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ

inne l-mutteḳīne fī cennātin ve neherin

Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.

فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ

fī meḳ'ǎdi Sidḳin ǐnde melīkin muḳtedirin

55. Rahman Suresi

(1-2) Rahman, Kur'an'ı öğretti.

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ

r-raHmānu / ǎlleme l-ḳurāne

İnsanı yarattı.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ

ḣaleḳa l-insāne

Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

ǎllemehu l-beyāne

Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ

ş-şemsu ve l-ḳameru bi Husbānin

Otlar ve ağaçlar (Allah'a) boyun eğerler.

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ

ve n-necmu ve ş-şeceru yescudāni

Göğü yükseltti ve ölçüyü koydu.

وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ

ve s-semāe rafeǎhā ve veDeǎ l-mīzāne

Ölçüde haddi aşmayın.

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ

ellā teTğav fī l-mīzāni

Tartıyı adaletle yapın, teraziyi eksik tutmayın.

وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

ve eḳīmū l-vezne bi l-ḳisTi ve lā tuḣsirū l-mīzāne

Allah, yeri yaratıklar için var etti.

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِ

ve l-erDe veDeǎhā li l-enāmi

Orada meyve(ler) ve salkımlı hurma ağaçları vardır.

فِيهَا فَاكِهَةٌ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ

fīhā fākihetun ve n-naḣlu ƶātu l-ekmāmi

Yapraklı taneler, hoş kokulu bitkiler vardır.

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُ

ve l-Habbu ƶū l-ǎSfi ve r-rayHānu

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

ḣaleḳa l-insāne min SalSālin ke l-feḣḣāri

"Cin"i de yalın bir ateşten yarattı.

وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ

ve ḣaleḳa l-cānne min māricin min nārin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ

rabbu l-meşriḳayni ve rabbu l-meğribeyni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ

merace l-baHrayni yelteḳiyāni

(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.

بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ

beynehumā berzeḣun lā yebğiyāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ

yeḣrucu minhumā l-lu'lu'u ve l-mercānu

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O'nundur.

وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِ

ve le hu l-cevāri l-munşātu fī l-baHri ke l-eǎ'lāmi

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

kullu men ǎleyhā fānin

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

ve yebḳā vechu rabbike ƶū l-celāli ve l-ikrāmi

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O'ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.

يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ

yeseluhu men fī s-semāvāti ve l-erDi kulle yevmin huve fī şe'nin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!

سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِ

se nefruğu lekum eyyuhe ṧ-ṧeḳalāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ

yā meǎ'şera l-cinni ve l-insi ini steTaǎ'tum en tenfuƶū min eḳTāri s-semāvāti ve l-erDi fe nfuƶū lā tenfuƶūne illā bi sulTānin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.

يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ

yurselu ǎleykumā şuvāZun min nārin ve nuHāsun fe lā tenteSirāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman (haliniz ne olur?)

فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ

fe iƶā nşeḳḳati s-semāu fe kānet verdeten ke d-dihāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İşte o gün ne insana, ne cine günahı sorulmayacak.

فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِهِ اِنْسٌ وَلَا جَانٌّ

fe yevmeiƶin lā yuselu ǎn ƶenbihi insun ve lā cānnun

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Suçlular simalarından tanınır da, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar.

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِسِيمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاصِي وَالْاَقْدَامِ

yuǎ'rafu l-mucrimūne bi sīmāhum fe yu'ḣaƶu bi n-nevāSī ve l-eḳdāmi

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İşte bu suçluların yalanladıkları cehennemdir.

هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ

hāƶihi cehennemu lletī yukeƶƶibu bihā l-mucrimūne

Onlar, cehennem ateşi ile yüksek derecede kaynar su arasında gider gelirler.

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَمِيمٍ اٰنٍ

yeTūfūne beynehā ve beyne Hamīmin ānin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki cennet vardır.

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

ve li men ḣāfe meḳāme rabbihi cennetāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İki cennet de (ağaçlar, meyveler, rengarenk bitkiler gibi) çeşit çeşit güzelliklerle bezenmiştir.

ذَوَاتَا اَفْنَانٍ

ƶevātā efnānin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İçlerinde akan iki pınar vardır.

فِيهِمَا عَيْنَانِ تَجْرِيَانِ

fīhimā ǎynāni tecriyāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İkisinde de her meyveden çift çift vardır.

فِيهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ

fīhimā min kulli fākihetin zevcāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlar astarları kalın ipekten olan döşeklere yaslanırlar. Bu iki cennetin meyveleri (zahmetsizce alınacak kadar) yakındır.

مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى فُرُشٍ بَطَائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍ وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ

muttekiīne ǎlā furuşin beTāinuhā min istebraḳin ve cenā l-cenneteyni dānin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Oralarda bakışlarını sadece eşlerine çevirmiş dilberler vardır. Onlara eşlerinden önce ne bir insan, ne bir cin dokunmuştur.

فِيهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ

fīhinne ḳāSirātu T-Tarfi lem yeTmiṧhunne insun ḳablehum ve lā cānnun

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlar sanki yakut ve mercandır.

كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُ

keennehunne l-yāḳūtu ve l-mercānu

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.

هَلْ جَزَاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُ

hel cezā'u l-iHsāni illā l-iHsānu

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.

وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ

ve min dūnihimā cennetāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

O iki cennet koyu yeşil renktedir.

مُدْهَامَّتَانِ

mudhāmmetāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İçlerinde kaynayan iki pınar vardır.

فِيهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ

fīhimā ǎynāni neDDāḣatāni

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.

فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ

fīhimā fākihetun ve naḣlun ve rummānun

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.

فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ

fīhinne ḣayrātun Hisānun

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

Hūrun meḳSūrātun fī l-ḣiyāmi

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.

لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ

lem yeTmiṧhunne insun ḳablehum ve lā cānnun

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Onlar yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar, (nimetlenirler).

مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ

muttekiīne ǎlā rafrafin ḣuDrin ve ǎbḳariyyin Hisānin

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni

Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.

تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ

tebārake ismu rabbike ƶī l-celāli ve l-ikrāmi

56. Vakıa Suresi

(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.

اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ

iƶā veḳaǎti l-vāḳiǎtu / leyse li veḳ'ǎtihā kāƶibetun

(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.

خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً

ḣāfiDetun rāfiǎtun / iƶā rucceti l-erDu raccen / ve busseti l-cibālu bessen / fe kānet hebā'en munbeṧṧen / ve kuntum ezvācen ṧelāṧeten

Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!

فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ

fe eSHābu l-meymeneti mā eSHābu l-meymeneti

Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!

وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ

ve eSHābu l-meşemeti mā eSHābu l-meşemeti

(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ

ve s-sābiḳūne s-sābiḳūne / ulāike l-muḳarrabūne

Onlar, Naim cennetlerindedirler.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

fī cennāti n-neǐymi

(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ

ṧulletun mine l-evvelīne / ve ḳalīlun mine l-āḣirīne

(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ مُتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ

ǎlā sururin mevDūnetin / muttekiīne ǎleyhā muteḳābilīne

(17-21) Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ بِاَكْوَابٍ وَاَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ

yeTūfu ǎleyhim vildānun muḣalledūne / bi ekvābin ve ebārīḳa ve ke'sin min meǐynin / lā yuSaddeǔne ǎnhā ve lā yunzifūne / ve fākihetin mimmā yeteḣayyerūne / ve leHmi Tayrin mimmā yeştehūne

(22-23) Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.

وَحُورٌ عِينٌ كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ

ve Hūrun ǐynun / ke emṧāli l-lu'lu'i l-meknūni

(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükafat olarak (verilir.)

جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

cezā'en bimā kānū yeǎ'melūne

Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا

lā yesmeǔne fīhā leğven ve lā te'ṧīmen

Sadece "selam!", "selam!" sözünü işitirler.

اِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا

illā ḳīlen selāmen selāmen

Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!

وَاَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا اَصْحَابُ الْيَمِينِ

ve eSHābu l-yemīni mā eSHābu l-yemīni

(28-34) (Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.

فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ وَظِلٍّ مَمْدُودٍ وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ

fī sidrin meḣDūdin / ve TalHin menDūdin / ve Zillin memdūdin / ve māin meskūbin / ve fākihetin keṧīratin / lā meḳTūǎtin ve lā memnūǎtin / ve furuşin merfūǎtin

Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.

اِنَّٓا اَنْشَأْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءً

innā enşe'nāhunne inşā'en

(36-38) Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.

فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًا عُرُبًا اَتْرَابًا لِاَصْحَابِ الْيَمِينِ

fe ceǎlnāhunne ebkāran / ǔruben etrāben / li eSHābi l-yemīni

(39-40) Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ

ṧulletun mine l-evvelīne / ve ṧulletun mine l-āḣirīne

Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!

وَاَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا اَصْحَابُ الشِّمَالِ

ve eSHābu ş-şimāli mā eSHābu ş-şimāli

(42-44) Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifiri bir gölge içinde!.

فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ

fī semūmin ve Hamīmin / ve Zillin min yeHmūmin / lā bāridin ve lā kerīmin

Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.

اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَفِينَ

innehum kānū ḳable ƶālike mutrafīne

Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ

ve kānū yuSirrūne ǎlā l-Hinṧi l-ǎZīmi

Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"

وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

ve kānū yeḳūlūne e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne

"Evvelki atalarımız da mı?"

اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ

e ve ābā'unā l-evvelūne

(49-50) De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."

قُلْ اِنَّ الْاَوَّلِينَ وَالْاٰخِرِينَ لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ

ḳul inne l-evvelīne ve l-āḣirīne / le mecmūǔne ilā mīḳāti yevmin meǎ'lūmin

(51-52) Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.

ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ لَاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ

ṧumme innekum eyyuhā D-Dāllūne l-mukeƶƶibūne / lākilūne min şecerin min zeḳḳūmin

Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَ

fe māliūne minhā l-buTūne

Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.

فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ

fe şāribūne ǎleyhi mine l-Hamīmi

Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ

fe şāribūne şurbe l-hīmi

İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.

هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ

hāƶā nuzuluhum yevme d-dīni

Sizi biz yarattık. Hala tasdik etmeyecek misiniz?

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ

neHnu ḣaleḳnākum fe levlā tuSaddiḳūne

Attığınız o meniye ne dersiniz?!

اَفَرَاَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ

e fe raeytum mā tumnūne

Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ

e entum teḣluḳūnehu em neHnu l-ḣāliḳūne

(60-61) Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ

neHnu ḳaddernā beynekumu l-mevte ve mā neHnu bi mesbūḳīne / ǎlā en nubeddile emṧālekum ve nunşiekum fī mā lā teǎ'lemūne

Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ الْاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ

ve leḳad ǎlimtumu n-neşete l-ūlā fe levlā teƶekkerūne

Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!

اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ

e fe raeytum mā teHruṧūne

Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ

e entum tezraǔnehu em neHnu z-zāriǔne

Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:

لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ

lev neşā'u le ceǎlnāhu HuTāmen fe Zeltum tefekkehūne

"Muhakkak biz çok ziyandayız!"

اِنَّا لَمُغْرَمُونَ

innā le muğramūne

"Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

bel neHnu meHrūmūne

İçtiğiniz suya ne dersiniz?!

اَفَرَاَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ

e fe raeytumu l-māe elleƶī teşrabūne

Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ

e entum enzeltumūhu mine l-muzni em neHnu l-munzilūne

Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!.

لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ

lev neşā'u ceǎlnāhu ucācen fe levlā teşkurūne

Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!

اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ

e fe raeytumu n-nāra lletī tūrūne

Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

ءَاَنْتُمْ اَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ

e entum enşe'tum şeceratehā em neHnu l-munşiūne

Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.

نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ

neHnu ceǎlnāhā teƶkiraten ve metāǎn li l-muḳvīne

O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ

fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi

(75-76) Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-

فَلَا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ

fe lā uḳsimu bi mevāḳiǐ n-nucūmi / ve innehu le ḳasemun lev teǎ'lemūne ǎZīmun

O, elbette değerli bir Kur'an'dır.

اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ

innehu le ḳur'ānun kerīmun

Korunmuş bir kitaptadır.

فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ

fī kitābin meknūnin

Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

لَا يَمَسُّهُ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ

lā yemessuhu illā l-muTahherūne

Alemlerin Rabb'inden indirilmedir.

تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ

tenzīlun min rabbi l-ǎālemīne

(81-82) Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?

اَفَبِهٰذَا الْحَدِيثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَ وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ

e fe bi hāƶā l-Hadīṧi entum mudhinūne / ve tec'ǎlūne rizḳakum ennekum tukeƶƶibūne

Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!

فَلَوْلَا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ

fe levlā iƶā beleğati l-Hulḳūme

Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.

وَاَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ

ve entum Hīneiƶin tenZurūne

Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَا تُبْصِرُونَ

ve neHnu eḳrabu ileyhi minkum ve lākin lā tubSirūne

(86-87) Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!

فَلَوْلَا اِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ تَرْجِعُونَهَا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

fe levlā in kuntum ğayra medīnīne / terciǔnehā in kuntum Sādiḳīne

(88-89) Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti vardır.

فَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ

fe emmā in kāne mine l-muḳarrabīne / fe ravHun ve rayHānun ve cennetu neǐymin

(90-91) Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, "Selam sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.

وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمِينِ

ve emmā in kāne min eSHābi l-yemīni / fe selāmun leke min eSHābi l-yemīni

(92-93) Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

وَاَمَّٓا اِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ

ve emmā in kāne mine l-mukeƶƶibīne D-Dāllīne / fe nuzulun min Hamīmin

Bir de cehenneme atılma vardır.

وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ

ve teSliyetu ceHīmin

Şüphesiz bu, kesin gerçektir.

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ

inne hāƶā le huve Haḳḳu l-yeḳīni

Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ

fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi

57. Hadid Suresi

Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah'ı tespih etmektedir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

sebbeHa li (a)llahi mā fī s-semāvāti ve l-erDi ve huve l-ǎzīzu l-Hakīmu

Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnızca O'nundur. Diriltir, öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْيِ وَيُمِيتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

lehu mulku s-semāvāti ve l-erDi yuHyī ve yumītu ve huve ǎlā kulli şey'in ḳadīrun

O, ilk ve sondur. Zahir ve Batın'dır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

huve l-evvelu ve l-āḣiru ve Z-Zāhiru ve l-bāTinu ve huve bi kulli şey'in ǎlīmun

O, gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratan, sonra Arş'a kurulandır. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.

هُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

huve elleƶī ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe fī sitteti eyyāmin ṧumme stevā ǎlā l-ǎrşi yeǎ'lemu mā yelicu fī l-erDi ve mā yeḣrucu minhā ve mā yenzilu mine s-semāi ve mā yeǎ'rucu fīhā ve huve meǎkum eyne mā kuntum ve(a)llahu bimā teǎ'melūne beSīrun

Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler ancak O'na döndürülür.

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

lehu mulku s-semāvāti ve l-erDi ve ilā (a)llahi turceǔ l-umūru

Geceyi gündüze sokar, gündüzü de geceye sokar. O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۜ وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

yūlicu l-leyle fī n-nehāri ve yūlicu n-nehāra fī l-leyli ve huve ǎlīmun bi ƶāti S-Sudūri

Allah'a ve Resulüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükafat vardır.

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِ فَالَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَبِيرٌ

āminū bi(a)llahi ve rasūlihi ve enfiḳū mimmā ceǎlekum musteḣlefīne fīhi fe(e)lleƶīne āmenū minkum ve enfeḳū lehum ecrun kebīrun

Peygamber, sizi, Rabbinize iman etmeniz için davet edip dururken size ne oluyor da Allah'a iman etmiyorsunuz? Halbuki (Allah ezelde) sizden sağlam bir söz de almıştı. Eğer inanacak kimselerseniz (bu çağrıya uyun).

وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ مِيثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

ve mā lekum lā tu'minūne bi(a)llahi ve r-rasūlu yed'ǔkum li tu'minū bi rabbikum ve ḳad eḣaƶe mīṧāḳakum in kuntum mu'minīne

O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kulu Muhammed'e apaçık ayetler indirendir. Şüphesiz Allah, size karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.

هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلٰى عَبْدِهِ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَاِنَّ اللّٰهَ بِكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ

huve elleƶī yunezzilu ǎlā ǎbdihi āyātin beyyinātin li yuḣricekum mine Z-Zulumāti ilā n-nūri ve inne (a)llahe bikum le ra'ūfun raHīmun

Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ مِيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

ve mā lekum ellā tunfiḳū fī sebīli (a)llahi ve li (a)llahi mīrāṧu s-semāvāti ve l-erDi lā yestevī minkum men enfeḳa min ḳabli l-fetHi ve ḳātele ulāike eǎ'Zemu deraceten mine (e)lleƶīne enfeḳū min beǎ'du ve ḳātelū ve kullen veǎde (a)llahu l-Husnā ve(a)llahu bimā teǎ'melūne ḣabīrun

Kim Allah'a güzel bir borç verecek ki, Allah da onu kendisine kat kat ödesin. Ona çok değerli bir mükafat da vardır.

مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ اَجْرٌ كَرِيمٌ

men ƶā elleƶī yuḳriDu (a)llahe ḳarDan Hasenen fe yuDāǐfehu lehu ve le hu ecrun kerīmun

Mü'min erkeklerle mü'min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: "Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, ebedi olarak kalacağınız cennetlerdir." İşte bu büyük başarıdır.

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

yevme terā l-mu'minīne ve l-mu'mināti yes'ǎā nūruhum beyne eydīhim ve bi eymānihim buşrākumu l-yevme cennātun tecrī min teHtihā l-enhāru ḣālidīne fīhā ƶālike huve l-fevzu l-ǎZīmu

Münafık erkeklerle münafık kadınların, iman edenlere, "Bize bakın ki sizin ışığınızdan biz de aydınlanalım" diyecekleri gün kendilerine, "Arkanıza (dünyaya) dönün de bir ışık arayın" denilecektir. Derken aralarına kapısı olan bir sur çekilir. Bunun iç tarafında rahmet, onlar (münafıklar) tarafındaki dış cihetinde ise azap vardır.

يَوْمَ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالْمُنَافِقَاتُ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا انْظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِنْ نُورِكُمْ قِيلَ ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ فِيهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ

yevme yeḳūlu l-munāfiḳūne ve l-munāfiḳātu li(e)lleƶīne āmenū nZurūnā neḳtebis min nūrikum ḳīle rciǔ verā'ekum fe ltemisū nūran fe Duribe beynehum bi sūrin lehu bābun bāTinuhu fīhi r-raHmetu ve Zāhiruhu min ḳibelihi l-ǎƶābu

(Münafıklar) mü'minlere şöyle seslenirler: "Biz de (dünyada) sizinle beraber değil miydik?" (Mü'minler de) derler ki: "Evet, fakat siz kendinizi yaktınız. Başımıza musibetler gelmesini gözlediniz, şüphe ettiniz. Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) Allah hakkında da sizi aldattı."

يُنَادُونَهُمْ اَلَمْ نَكُنْ مَعَكُمْ قَالُوا بَلٰى وَلٰكِنَّكُمْ فَتَنْتُمْ اَنْفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْاَمَانِيُّ حَتّٰى جَاءَ اَمْرُ اللّٰهِ وَغَرَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

yunādūnehum e lem nekun meǎkum ḳālū belā ve lākinnekum fetentum enfusekum ve terabbeStum ve rtebtum ve ğarratkumu l-emāniyyu Hattā cā'e emru (a)llahi ve ğarrakum bi(a)llahi l-ğarūru

Bugün artık ne sizden, ne de inkar edenlerden bir fidye alınır. Barınağınız ateştir. Size yaraşan odur. Orası gidilecek ne kötü yerdir!

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مَأْوٰيكُمُ النَّارُ هِيَ مَوْلٰيكُمْ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ

fe l-yevme lā yu'ḣaƶu minkum fidyetun ve lā mine (e)lleƶīne keferū me'vākumu n-nāru hiye mevlākum ve bi'se l-meSīru

İman edenlerin Allah'ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.

اَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللّٰهِ وَمَا نَزَلَ مِنَ الْحَقِّ وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْاَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

e lem ye'ni li(e)lleƶīne āmenū en teḣşeǎ ḳulūbuhum li ƶikri (a)llahi ve mā nezele mine l-Haḳḳi ve lā yekūnū ke(e)lleƶīne ūtū l-kitābe min ḳablu fe Tāle ǎleyhimu l-emedu fe ḳaset ḳulūbuhum ve keṧīrun minhum fāsiḳūne

Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltmektedir. Düşünesiniz diye gerçekten, size ayetleri açıkladık.

اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

ǎ'lemū enne (a)llahe yuHyī l-erDe beǎ'de mevtihā ḳad beyyennā lekumu l-āyāti leǎllekum teǎ'ḳilūne

Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır.

اِنَّ الْمُصَّدِّقِينَ وَالْمُصَّدِّقَاتِ وَاَقْرَضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا يُضَاعَفُ لَهُمْ وَلَهُمْ اَجْرٌ كَرِيمٌ

inne l-muSSaddiḳīne ve l-muSSaddiḳāti ve eḳraDū (a)llahe ḳarDan Hasenen yuDāǎfu lehum ve lehum ecrun kerīmun

Allah'a ve Peygamberlerine iman edenler var ya, işte onlar sıddiklar (sözü özü doğru kimseler) ve Allah katında şahitlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır. İnkar edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar cehennemliklerdir.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَحِيمِ

ve(e)lleƶīne āmenū bi(a)llahi ve rusulihi ulāike humu S-Siddīḳūne ve ş-şuhedā'u ǐnde rabbihim lehum ecruhum ve nūruhum ve(e)lleƶīne keferū ve keƶƶebū bi āyātinā ulāike eSHābu l-ceHīmi

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah'ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.

اِعْلَمُٓوا اَنَّمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَزِينَةٌ وَتَفَاخُرٌ بَيْنَكُمْ وَتَكَاثُرٌ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ كَمَثَلِ غَيْثٍ اَعْجَبَ الْكُفَّارَ نَبَاتُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَكُونُ حُطَامًا وَفِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَغْفِرَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانٌ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ

ǎ'lemū ennemā l-Hayātu d-dunyā leǐbun ve lehvun ve zīnetun ve tefāḣurun beynekum ve tekāṧurun fī l-emvāli ve l-evlādi ke meṧeli ğayṧin eǎ'cebe l-kuffāra nebātuhu ṧumme yehīcu fe terāhu muSferran ṧumme yekūnu HuTāmen ve fī l-āḣirati ǎƶābun şedīdun ve meğfiratun mine (a)llahi ve riDvānun ve mā l-Hayātu d-dunyā illā metāǔ l-ğurūri

Rabbinizden bir bağışlanmaya ve eni, gökle yerin genişliği kadar olan, Allah'a ve Resulüne inananlar için hazırlanan cennete yarışırcasına koşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.

سَابِقُوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

sābiḳū ilā meğfiratin min rabbikum ve cennetin ǎrDuhā ke ǎrDi s-semāi ve l-erDi uǐddet li(e)lleƶīne āmenū bi(a)llahi ve rusulihi ƶālike feDlu (a)llahi yu'tīhi men yeşā'u ve(a)llahu ƶū l-feDli l-ǎZīmi

Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسِيرٌ

mā eSābe min muSībetin fī l-erDi ve lā fī enfusikum illā fī kitābin min ḳabli en nebraehā inne ƶālike ǎlā (a)llahi yesīrun

Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.

لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا اٰتٰيكُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

li keylā te'sev ǎlā mā fetekum ve lā tefraHū bimā ātākum ve(a)llahu lā yuHibbu kulle muḣtālin feḣūrin

Onlar cimrilik edip insanlara da cimriliği emreden kimselerdir. Kim yüz çevirirse bilsin ki şüphesiz Allah ganidir, zengindir, övülmeye layıktır.

اَلَّذِينَ يَبْخَلُونَ وَيَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبُخْلِ وَمَنْ يَتَوَلَّ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

(e)lleƶīne yebḣalūne ve ye'murūne n-nāse bi l-buḣli ve men yetevelle fe inne (a)llahe huve l-ğaniyyu l-Hamīdu

Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler. Kendisinde müthiş bir güç ve insanlar için birçok faydalar bulunan demiri yarattık (ki insanlar ondan yararlansınlar). Allah da kendisine ve Resullerine gayba inanarak yardım edecekleri bilsin. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ

le ḳad erselnā rusulenā bi l-beyyināti ve enzelnā meǎhumu l-kitābe ve l-mīzāne li yeḳūme n-nāsu bi l-ḳisTi ve enzelnā l-Hadīde fīhi be'sun şedīdun ve menāfiǔ li n-nāsi ve li yeǎ'leme (a)llahu men yenSuruhu ve rusulehu bi l-ğaybi inne (a)llahe ḳaviyyun ǎzīzun

Andolsun, biz Nuh'u ve İbrahim'i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا نُوحًا وَاِبْرٰهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

ve leḳad erselnā nūHen ve ibrāhīme ve ceǎlnā fī ƶurriyyetihimā n-nubuvvete ve l-kitābe fe minhum muhtedin ve keṧīrun minhum fāsiḳūne

Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa'yı gönderdik, ona İncil'i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah'ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükafatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.

ثُمَّ قَفَّيْنَا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ بِرُسُلِنَا وَقَفَّيْنَا بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ وَاٰتَيْنَاهُ الْاِنْجِيلَ وَجَعَلْنَا فِي قُلُوبِ الَّذِينَ اتَّبَعُوهُ رَأْفَةً وَرَحْمَةً وَرَهْبَانِيَّةً ابْتَدَعُوهَا مَا كَتَبْنَاهَا عَلَيْهِمْ اِلَّا ابْتِغَاءَ رِضْوَانِ اللّٰهِ فَمَا رَعَوْهَا حَقَّ رِعَايَتِهَا فَاٰتَيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنْهُمْ اَجْرَهُمْ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

ṧumme ḳaffeynā ǎlā āṧārihim bi rusulinā ve ḳaffeynā bi ǐysā bni meryeme ve āteynāhu l-incīle ve ceǎlnā fī ḳulūbi (e)lleƶīne ttebeǔhu ra'feten ve raHmeten ve rahbāniyyeten btedeǔhā mā ketebnāhā ǎleyhim illā btiğā'e riDvāni (a)llahi fe mā raǎvhā Haḳḳa riǎāyetihā fe āteynā (e)lleƶīne āmenū minhum ecrahum ve keṧīrun minhum fāsiḳūne

Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِهِ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

yā eyyuhā (e)lleƶīne āmenū tteḳū (a)llahe ve āminū bi rasūlihi yu'tikum kifleyni min raHmetihi ve yec'ǎl lekum nūran temşūne bihi ve yeğfir lekum ve(a)llahu ğafūrun raHīmun

Bunları açıkladık ki, kitap ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şeyi kendilerine has kılmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve lütfun, Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediği kimseye vereceğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.

لِئَلَّا يَعْلَمَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَلَّا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاَنَّ الْفَضْلَ بِيَدِ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

li ellā yeǎ'leme ehlu l-kitābi ellā yeḳdirūne ǎlā şey'in min feDli (a)llahi ve enne l-feDle bi yedi (a)llahi yu'tīhi men yeşā'u ve(a)llahu ƶū l-feDli l-ǎZīmi