İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, "O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar.
كَذٰلِكَ مَا اَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
ke ƶālike mā etā (e)lleƶīne min ḳablihim min rasūlin illā ḳālū sāHirun ev mecnūnun
Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
اَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
e tevāSav bihi bel hum ḳavmun Tāğūne
Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا اَنْتَ بِمَلُومٍ
fe tevelle ǎnhum fe mā ente bi melūmin
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
ve ƶekkir fe inne ƶ-ƶikrā tenfeǔ l-mu'minīne
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
ve mā ḣaleḳtu l-cinne ve l-inse illā li yeǎ'budūni
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.
مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ
mā urīdu minhum min rizḳin ve mā urīdu en yuT'ǐmūni
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
inne (a)llahe huve r-razzāḳu ƶū l-ḳuvveti l-metīnu
Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.
فَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
fe inne li(e)lleƶīne Zelemū ƶenūben miṧle ƶenūbi eSHābihim fe lā yesteǎ'cilūni
Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkar edenlerin haline!
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe veylun li(e)lleƶīne keferū min yevmihimu elleƶī yūǎdūne
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
ve T-Tūri / ve kitābin mesTūrin / fī raḳḳin menşūrin / ve l-beyti l-meǎ'mūri / ve s-seḳfi l-merfūǐ / ve l-baHri l-mescūri / inne ǎƶābe rabbike le vāḳiǔn
Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ
mā lehu min dāfiǐn
O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا
yevme temūru s-semāu mevran
Dağlar yürüdükçe yürür.
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا
ve tesīru l-cibālu seyran
(11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay haline!
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ اَلَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
fe veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne / (e)lleƶīne hum fī ḣavDin yel'ǎbūne
(13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.
يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا هٰذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
yevme yudeǎǔne ilā nāri cehenneme deǎǎn / hāƶihi n-nāru lletī kuntum bihā tukeƶƶibūne