İçlerinde her türlü meyve, hurma ve nar vardır.
فِيهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ
fīhimā fākihetun ve naḣlun ve rummānun
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni
Onlarda huyları güzel, yüzleri güzel dilberler vardır.
فِيهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ
fīhinne ḣayrātun Hisānun
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni
Onlar, çadırlara kapanmış hurilerdir.
حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ
Hūrun meḳSūrātun fī l-ḣiyāmi
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni
Onlara, eşlerinden önce ne bir insan ne bir cin dokunmuştur.
لَمْ يَطْمِثْهُنَّ اِنْسٌ قَبْلَهُمْ وَلَا جَانٌّ
lem yeTmiṧhunne insun ḳablehum ve lā cānnun
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni
Onlar yeşil yastıklara ve güzel yaygılara yaslanırlar, (nimetlenirler).
مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى رَفْرَفٍ خُضْرٍ وَعَبْقَرِيٍّ حِسَانٍ
muttekiīne ǎlā rafrafin ḣuDrin ve ǎbḳariyyin Hisānin
O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
fe bi eyyi ālā'i rabbikumā tukeƶƶibāni
Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.
تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ
tebārake ismu rabbike ƶī l-celāli ve l-ikrāmi
(1-2) Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ
iƶā veḳaǎti l-vāḳiǎtu / leyse li veḳ'ǎtihā kāƶibetun
(3-7) Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةً
ḣāfiDetun rāfiǎtun / iƶā rucceti l-erDu raccen / ve busseti l-cibālu bessen / fe kānet hebā'en munbeṧṧen / ve kuntum ezvācen ṧelāṧeten
Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
fe eSHābu l-meymeneti mā eSHābu l-meymeneti
Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
وَاَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ مَا اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ
ve eSHābu l-meşemeti mā eSHābu l-meşemeti
(10-11) (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.
وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَ
ve s-sābiḳūne s-sābiḳūne / ulāike l-muḳarrabūne
Onlar, Naim cennetlerindedirler.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
fī cennāti n-neǐymi
(13-14) Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّلِينَ وَقَلِيلٌ مِنَ الْاٰخِرِينَ
ṧulletun mine l-evvelīne / ve ḳalīlun mine l-āḣirīne
(15-16) Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ مُتَّكِـِٔينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ
ǎlā sururin mevDūnetin / muttekiīne ǎleyhā muteḳābilīne