ط و ع (ŦWA)
T-v-a
طَاعَة da طَوْع gibidir. Ancak طَاعَة , daha çok emredileni yerine getirmek ve belirlenen şeyin peşinden gitmek anlamında kullanılır. Allah buyurur ki: وَيَقُولُونَ طَاعَةٌ : Boyun eğdik derler (4/Nisâ 81); طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ : (Onların görevi) itâat ve güzel sözdür (47/Muhammed 21); yani itâat ediniz.
وَقَدْ طَاعَ لَهُ يَطُوعُ وَأَطَاعَهُ يُطِيعُهُ : Ona itâat etti, itâat etmektedir. Allah buyurur ki: وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ : Peygamber’e itâat edin (64/Teğabün 12); مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ : Peygamber’e itâat eden, Allah’a itâat etmiş olur (4/Nisâ 80); وَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَالْمُنَافِقِينَ : Kâfirlere ve münafıklara itâat etme (33/Ahzâb 48). Yüce Allah, Cebrail (a.s.) ile ilgili olarak da şöyle buyurur: مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ : Orada kendisine itâat edilendir, güvenilendir (81/Tekvîr 21).
تَطَوُّع kelimesinin asıl anlamı, zorlanarak tâat etmektir. Örfte ise, farz olmayan gönüllü olarak yapılan ibâdettir; tıpkı تَنَفُّل kelimesi gibi. Allah buyurur ki: فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ Kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir (2/Bakara 184). Bu âyet وَمَنْ يَطَّوَّعْ خَيْرًا şeklinde de okunmuştur.
طَوْع kökünden اِسْتِفَالَة vezninde olan اِسْتِطَاعَة kelimesi, fiilin kendisiyle meydana geldiği şeyin varolmasıdır. Muhakkik âlimlere göre bu kelime, insanın yapmak istediği fiili kendileriyle gerçekleştirebildiği manalar anlamında bir isimdir. Bu da dört şeyden meydana gelir: Fâile ait bir bünye; yapılacak fiilin tasavvur edilmesi; bu fiilden etkilenmeye elverişli bir madde; eğer fiil kitâbet/yazmak gibi âletle yapılan bir şeyse âlet. Zira kâtip, yazıyı meydana getirebilmesi için bu dört şeye ihtiyaç duyar. Eğer kişi, bu dört şeyden bir veya daha fazlasına sahip değilse; فُلاَنٌ غَيْرُ مُسْتَطِيعٍ لِلْكِتَابَةِ /Falan kişinin yazı yazmaya gücü yoktur, denir.
Bu kavramın zıddı عَجْز ’dir. Âciz kişi, bu dört şeyden birine veya daha fazlasına sahip olmayan kişidir. Ne zaman bu dört şeyin hepsine sahip olursa mutlak olarak müstati’/güç yetiren olur; hepsini yitirdiğinde de mutlak olarak âciz olur. Eğer onların bir kısmına sahip olup diğerlerine sahip olmazsa bir yönden müstati’, bir yönden de âciz olur. Ancak bu durumda kişinin âcizlikle nitelendirilmesi daha uygundur.
اِسْتِطَاعَة kelimesi, قُدْرَة ’ten daha dar anlamlıdır. Allah buyurur ki: لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنْفُسِهِمْ : O ilâhlar kendilerine bile yardım edecek güçte değildirler (21/Enbiyâ 43); فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ : Ayağa kalkacak güçleri kalmamış (51/Zâriyât 45); وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا : Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır (3/Âl-i İmrân 97). Çünkü Hacca gidecek kişi yukarıda belirtilen dört şeye ihtiyaç duyar. Hz. Peygamber’in; الاِسْتِطَاعَةُ اَلزَّادُ وَالرَّاحِلَةُ : İstitaa’, azık ve binektir. sözü, ihtiyaç duyulan âletin/vasıtanın beyanıdır. Hadiste, diğer unsurların değil de özellikle âletin zikredilmesi şundandır; çünkü bu husus aklen bilinmekte ve şeriat gereği de diğer unsurlar olmadan sorumlu tutulmak sahih değildir.
لَوِ اسْتَطَعْنَا لَخَرَجْنَا مَعَكُمْ : Bizim gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık (9/Tevbe 42) âyeti, buradaki güç yetirmekle mal, binek ve benzeri âletin/vasıtasının olmadığına işaret eder. Şu âyetler de aynı anlamdadır: وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِ : Sizden, hür mü’min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü’min cariyelerinizden alsın (4/Nisâ 25); إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا : Hiç birşeye gücü yetmeyen ve bir çıkar yol bulamayan ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar bu hükmün dışındadırlar (4/Nisâ 98).
Alıştırma yapmadığı için, yapması kişiye zor gelen şey için; فُلاَنٌ لاَ يَسْتَطِيعُ كَذَا /Falan kişi şu işe güç yetirmemektedir, denir. Bu da âlet veya tasavvur’un olmamasından kaynaklanır. Bununla birlikte kişi sorumlu tutulabilir ve mazur da sayılmaz. Bu anlamda Allah buyurur ki: إِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا : Sen benimle beraber sabretmeye güç yetiremezsin (18/Kehf 67); مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْعَ وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ : Ne işitebilirlerdi ve ne de görebilirlerdi (11/Hûd 20); وَكَانُوا لَا يَسْتَطِيعُونَ سَمْعًا : Dinlemeye güç yetiremezlerdi (18/Kehf 101); Şu âyetler de bu anlama hamledilmiştir: وَلَنْ تَسْتَطِيعُوا أَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَاءِ : Kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz (4/Nisâ 129); إِذْ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ يَا عِيسَى ابْنَ مَرْيَمَ هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ أَنْ يُنَزِّلَ عَلَيْنَا مَائِدَةً مِنَ السَّمَاءِ : Havariler: Ey Meryem oğlu İsa; Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi? demişlerdi (5/Mâide 112). Denilmiştir ki; Havariler, bunu, henüz Allah hakkındaki bilgileri güçlenmeden söylemişlerdi. Kimisi de Havarilerin bu sözleriyle, Yüce Allah’ın gökten bir sofra indirmeye güç yetirip yetirmediğini değil, ilâhi hikmetin buna karar vermek isteyip istemediğini kastettiklerini söyler.
Kimisine göre de يَسْتَطِيعُ ve يُطِيعُ kelimeleri eşanlamlıdır; هَلْ يَسْتَطِيعُ âyet ifâdesi de, هَلْ يُجِيبُ؟ : Allah cevap verir mi? anlamındadır. Tıpkı şu âyet gibi: مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ : Zalimlerin ne dostu, ne de itâat edilecek şefaatçisi olur (40/Mü’min 18); yani cevap verilecek/dinlenecek şefaatçi. Söz konusu âyet şöyle de okunmuştur: هَلْ تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ ; yani Rabbinden isteyebilir misin? Tıpkı şöyle demen gibi: هَلْ تَسْتَطِيعُ اْلأَمِيرَ أَنْ يَفْعَلَ كَذَا : Emirden şunu yapmasını isteyebilir misin?.
فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ : Nefsi ona kardeşini öldürmeyi teşvik etti (5/Mâide 30) âyeti tıpkı; أَسْمَحَتْ لَهُ قَرِينَتُهُ، وَانْقَادَتْ لَهُ، وَسَوَّلَتْ sözleri gibidir. طَوَّعَتْ fiil formu, أَطَاعَتْ formundan daha mübalâğalıdır. طَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ sözü de تَأَبَّتْ عَنْ كَذَا نَفْسُهُ /Onun nefsi şu şeyden kaçındı, sözünün karşıtıdır.
تَطَوَّعَ كَذَا : Şu şeyi gönüllü olarak üstlendi. Allah buyurur ki: وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَإِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ : Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, bilsin ki, Allah karşılığını verir ve yaptığını bilir (2/Bakara 158); الَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ ...: Sadaka vermekte gönülden davranan mü’minlere dil uzatanlar (9/Tevbe 79). Bazılarına göre طَاعَتْ ve تَطَوَّعَتْ fiil formları aynı anlamdadır. Aynı şekilde اِسْتَطَاعَ ve اِسْطَاعَ fiil formları da eşanlamlıdır. Allah buyurur ki: فَمَا اسْطَاعُوا أَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا : Ne onu aşabildiler, ne de onu delmeye güç yetirebildiler (18/Kehf 97).