Sözlük

ض ل ل (ĐLL)

D-l-l

ضَلاَل : Doğru yoldan sapmaktır. Onun zıddı هِدَايَة /hidâyet’tir. Allah buyurur ki: مَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا : Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur (17/İsrâ 15).

İster kasıtlı, ister gafletle olsun, ister az, ister çok olsun doğru yoldan uzaklaştıran her tür sapmaya ضَلاَل denir. Çünkü razı olunan/kabul gören doğru yol, gerçekten çok zordur. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: اِسْتَقِيمُوا وَلَنْ تُحْصُوا : İstikâmet üzere olun; ama buna güç yetiremezsiniz.

Bazı bilge kişiler şöyle demişlerdir: Bir açıdan doğru yolda olmamız ve birçok yönden sapıyor olmamız şundandır: Çünkü istikâmet ve savâb/hak, hedefe isabet eden ok durumundadır. Bunun dışındaki bütün yönler ise dalal’dır/hedeften sapmadır. Nitekim salih bir zatın Hz. Peygamber’i rüyasında görüp ona şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ey Allah’ın Elçisi; bize rivâyet edilmektedir ki; شَيَّبَتْنِي سُورَةُ هُودٍ وَأَخَوَاتُهَا : Hûd sûresi ve kardeşleri beni ihtiyarlattı demişsin; onlardan seni ihtiyarlatan nedir? Hz. Peygamber; فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ : Sana emredildiği gibi dosdoğru ol (11/Hûd 112) sözüdür, diye buyurdu.

ضَلاَل ; ister kasıtlı, ister gafletle olsun, ister az, ister çok olsun doğru yoldan sapmak olduğuna göre; bu kavramı, herhangi bir hatada bulunan kişi için de kullanabiliriz. Bunun için, ikisi arasında büyük bir fark olsa da ضَلاَل sözcüğü hem peygamberlere hem kâfirlere nispet edilmiştir. Görmez misin ki, Yüce Allah Hz. Peygamber hakkında şöyle buyurmaktadır: وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى : Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi? (93/Duhâ 7); yani sana verilen nübüvvet’e yol bulamamış olarak Hz. Yakûb hakkında da şöyle der: إِنَّكَ لَفِي ضَلَالِكَ الْقَدِيمِ : Sen hâlâ eski şaşkınlığındasın (12/Yûsuf 95).

Hz. Yakûb’un çocukları da, onun Hz. Yusuf’a olan sevgi ve iştiyakına işaret ederek şöyle demişlerdi: إِنَّ أَبَانَا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ : Doğrusu babamız apaçık bir dalâlet içindedir (12/Yûsuf 8). Şu âyet de aynı anlamdadır: وَقَالَ نِسْوَةٌ فِي الْمَدِينَةِ امْرَأَةُ الْعَزِيزِ تُرَاوِدُ فَتَاهَا عَنْ نَفْسِهِ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا إِنَّا لَنَرَاهَا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ : Şehirdeki bazı kadınlar dediler ki: Azizin karısı, delikanlısının nefsinden murat almak istiyormuş; Yusuf’un sevdası onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir dalâlet içinde görüyoruz (12/Yûsuf 30).

Yüce Allah Hz. Musa’nın diliyle de şöyle der: قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ : (Mûsâ): Onu yaptığım zaman dalâlette olanlardandım dedi (26/Şu’arâ 20). Âyet, Hz. Mûsâ’nın yaptığı işi dalgınlıkla yaptığına işaret etmektedir.

أَنْ تَضِلَّ إِحْدَاهُمَا : Kadınlardan biri dalâlete düşerse (2/Bakara 282); yani unutursa. Bu, insanın sorumlu olmadığı unutmak kısmına girer.

Diğer bir açıdan ضَلاَل iki kısma ayrılır:

1- Nazarî ilimlerde olan dalâl: Şu âyette işaret edilen; Allah’ın, O’nun birliği ve nübüvvet bilgisi ve benzeri hususlardaki dalâl gibi: وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا : Kim, Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse; şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür (4/Nisâ 136).

2- Amelî/pratik ilimlerdeki dalâl: İbâdet olan şer’î hükümlerle ilgili bilgi gibi. Yukarıda zikredilen 4/Nisâ 136. âyet ile aşağıdaki âyetlerde geçen الضَّلاَلُ الْبَعِيدُ /Uzak, derin sapıklık sözü, küfr’e işaret eder: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالًا بَعِيدًا : İnkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar, şüphesiz derin bir sapıklığa sapmışlardır (4/Nisâ 167); بَلِ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْآَخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَعِيدِ : Âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve derin bir sapıklık içindedirler (34/Sebe’ 8); yani derin sapıklığın azabı içindedirler. Şu âyetler de aynı anlamdadır: إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ : Siz, büyük bir sapıklık içindesiniz (67/Mülk 9); قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَا تَغْلُوا فِي دِينِكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعُوا أَهْوَاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَأَضَلُّوا كَثِيرًا وَضَلُّوا عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ : De ki, ey ehl-i kitap; dininizde haksız yere haddi aşmayın, daha önce hem kendi sapmış hem de birçoğunu saptırmış ve doğru yoldan ayrılmış bir kavmin heveslerine uymayın (5/Mâide 77); أَئِذَا ضَلَلْنَا فِي الْأَرْضِ : Biz yerde kaybolup gittikten sonra (32/Secde 10) [Dirilmeyi inkâr edenlerin diliyle ifâde eden bu] âyet ölümden ve bedenin yeniden dirilmesinin imkânsızlığından kinâyedir.

Bazılarına göre وَلاَ الضَّالِّينَ : Sapıkların yoluna değil (1/Fatiha 7) sözünden kasıt Hıristiyanlardır. لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنْسَى : Rabbim, ne yanılır ne de unutur (20/Tâhâ 52); yani ne o, Rabbimden ne de Rabbim ondan sapar; yani Rabbim ondan gafil olmaz. أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ : Tuzaklarını bozgunluk içinde kılmadı mı? (105/Fil 2); yani tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Ve kendilerini onunla saptırmadı mı?

إِضْلاَل /Saptırma iki kısma ayrılır:

1- Nedeni ضَلاَل /sapma olan saptırma: Bu da iki kısma ayrılır: Ya bir şeyin senden kaybolması ile olur. Örneğin şöyle demen gibi: أَضْلَلْتُ الْبَعِيرَ : Deve benden/gözümden kayboldu. Veya bir şeyin saptığına karar vermenle olur. Bu her iki kısımda da sapma, saptırmanın nedeni olmaktadır.

2- Saptırmanın, sapmanın nedeni olması: Bu da sapması için insana batılın süslü gösterilmesidir: وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ عَلَيْكَ وَرَحْمَتُهُ لَهَمَّتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ أَنْ يُضِلُّوكَ وَمَا يُضِلُّونَ إِلَّا أَنْفُسَهُمْ وَمَا يَضُرُّونَكَ مِنْ شَيْءٍ : Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler (4/Nisâ 113); yani onlar, sapmanı amaçladıkları bir takım eylemlerde bulunmaya çalışıyorlar; oysa onlar bununla sadece kendilerinin sapmasına neden olan bir eylemde bulunmuş oluyorlar.

Yüce Allah, şeytanın diliyle şöyle buyurur: وَلَأُضِلَّنَّهُمْ وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ : Onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara düşüreceğim (4/Nisâ 119). Şeytanla ilgili olarak da şöyle buyrulmaktadır: وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا : Şeytan sizden birçok nesilleri saptırdı (36/Yâsîn 62); وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا : Şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor (4/Nisâ 60); وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ : Hevese uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır (38/Sâd 26).

Yüce Allah’ın insanı saptırması da iki kısma ayrılır:

1- Nedeni sapma olan saptırma: Bu da insanın sapması ve Yüce Allah’ın da dünyada buna hükmetmesi ve âhirette cennet yolundan cehenneme doğru onu döndürmesidir. İşte bu, hak ve âdil olan saptırmadır. Çünkü doğru yoldan sapan kişinin saptığına hükmetmek ve onu cennet yolundan cehenneme doğru yönlendirmek adâlettir ve haktır.

2- Yüce Allah’ın saptırmasıyla olan sapma: Şöyle ki; Yüce Allah, insanı öyle bir karakterde yaratmıştır ki, iyi veya kötü bir yol takip ettiğinde ona alışır, ondan hoşlanır ve ona bağlanır; artık onu o yaldan geri çevirmek ve onun da kendi kendine gittiği yoldan geri dönmesi zorlaşır; bu tıpkı nâkili/değiştireni engelleyen karakter gibi olur. Bunun için; اَلْعَادَةُ طَبْعٌ ثَانٍ : Âdet/Alışkanlık ikinci bir karakterdir, denilmiştir. İnsandaki bu güç, ilâhî bir fiildir. Böyle olduğuna göre, başka bir yerde de zikredildiği gibi, bir fiilin meydana gelmesine sebep olan her şeye o fiili nispet etmek doğru olur. Şu hâlde bu açıdan kulun sapması Allah’a nispet edilip şöyle denilebilir: أَضَلَّهُ اللهُ /Allah onu saptırdı; fakat bu, cahillerin tasavvur ettiği gibi değildir.

Yukarıda söylediklerimizden dolayı, Yüce Allah, mü’minin değil, kâfir ve fasıkın saptırılmasını kendine nispet etmekte; dahası mü’minin saptırılmasını kendi nefsinden nefyetmektedir: وَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِلَّ قَوْمًا بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُمْ مَا يَتَّقُونَ : Allah, bir kavmi hidâyete erdirdikten sonra, nelerden sakınacaklarını kendilerine iyice açıklamadıkça dalâlete düşürmez (9/Tevbe 115); وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمَالَهُمْ * سَيَهْدِيهِمْ : Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz * Onları hidâyete erdirecek (47/Muhammed 4-5). Kâfir ve fasık ile ilgili ise şöyle buyrulmaktadır: وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْسًا لَهُمْ وَأَضَلَّ أَعْمَالَهُمْ : İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara! Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır (47/Muhammed 8); وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ : Allah bununla fasıklardan başkasını saptırmaz (2/Bakara 26); كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ الْكَافِرِينَ : İşte Allah, kâfirleri böyle saptırır (40/Mü’min 74); وَيُضِلُّ اللَّهُ الظَّالِمِينَ : Allah zalimleri saptırır (14/İbrâhîm 27).

Şu âyetlerdeki kalplerin çevrilmesi, kalbe mührün vurulması ve hastalığın artırılması da إِضْلاَل /saptırma ile aynı anlamdadır: وَنُقَلِّبُ أَفْئِدَتَهُمْ : Biz onların kalplerini çeviririz (6/En’âm 110); خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ : Allah onların kalplerini mühürlemiştir (2/Bakara 7); فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا : Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır (2/Bakara 10).

Kur'an'da geçtiği ayetleri gör →