ض ع ف (ĐAF)
D-a-f
el-Halil -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: Zamme/Ötre ile ضُعْف bedende; [fetha/üstün ile] ضَعْف ise akıl ve rey’de olur. Şu âyet de bu anlamdadır: فَإِنْ كَانَ الَّذِي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَفِيهًا أَوْ ضَعِيفًا أَوْ لَا يَسْتَطِيعُ أَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِ : Şâyet borçlu sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip yazdıramayacak durumda ise velisi adaletle yazdırsın (2/Bakara 282).
ضَعِيف kelimesinin çoğulu ضِعَاف ve ضُعَفَاء şeklinde gelir. Allah buyurur ki: لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضَى وَلَا عَلَى الَّذِينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ إِذَا نَصَحُوا لِلَّهِ وَرَسُولِهِ : Zayıflara, hastalara ve harcayacak şeyleri bulunmayanlara, Allah’a ve Resûlüne sadık kaldıkça bir sorumluluk yoktur (9/Tevbe 91). اِسْتَضْعَفْتُهُ : Onu zayıf buldum. وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَل لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا : Niye Allah yolunda ve ‘Ey Rabbimiz, bizi şu zalimlerin yaşadığı beldeden çıkar, bize katından bir kurtarıcı, kendi katından bir destekçi gönder’ diye yalvaran ezilmiş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz (4/Nisâ 75); إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ : Melekler, kendilerine zulmeden kişilerin canlarını aldıklarında, onlara, Ne yapıyordunuz? derler. Onlar da: Biz yeryüzünde zayıf kimselerdik. derler (4/Nisâ 97); إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي : Bu insanlar beni zayıflattı/güçsüzleştirdi (7/A’râf 150).
Söz konusu kelime şu âyette istikbâr’ın/büyüklenmenin karşıtı olarak kullanılmıştır: وَقَالَ الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا لِلَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا بَلْ مَكْرُ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ إِذْ تَأْمُرُونَنَا أَنْ نَكْفُرَ بِاللَّهِ وَنَجْعَلَ لَهُ أَنْدَادًا : Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara: Hayır, siz gece ve gündüz hileli düzenler (kurup) bizim Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrediyordunuz dediler (34/Sebe’ 33).
اللَّهُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةً : Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah’tır (30/Rûm 54) âyetinde geçen ikinci ضَعْف kelimesi, birincisinden farklıdır; üçüncüsü de aynıdır [her üçü de birbirinden farklıdır]. Zira خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ sözü, ‘sizi nutfeden veya topraktan yarattı’ anlamındadır. İkinci ضَعْف , cenin ve bebekte olan zayıflık; üçüncüsü ise yaşlılıktan sonra meydana gelen zayıflıktır. Bu son şekle أَرْذَلِ الْعُمُرِ : Ömrün en rezili (16/Nahl 70) diye işaret edilmiştir. Âyette iki kez geçen قُوَّة kelimesinin ilki, bebeği harekete geçiren, onu süt istemeye yönlendiren ve ağlamakla kendisinden sıkıntıyı uzaklaştıran güçtür. İkincisi ise ergenlikten sonra olan kuvvettir. Âyette geçen ضَعْف sözünün nekre olarak tekrar edilmesi onun farklı anlamlara geldiğini göstermektedir. Zira nekre olan kelime, eğer tekrar edilip öncekisi kastedilirse marife yapılır. Tıpkı şu söz gibi: رَاَيتُ رَجُلاً فَقَالَ لِي الرَّجُلُ كَذَا : Ben bir adam gördüm; o adam bana şunu dedi.
Eğer bir kelime ikinci kez nekre olarak tekrar edilirse, ondan ilkinden başka bir şey kastedilir. Bundan dolayı İbn Abbâs; فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا * إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا : Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır (94/İnşirâh 5-6) âyetleri ile ilgili şöyle demiştir. لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ : Bir zorluk, iki kolaylığı mağlûp edemez.
وَخُلِقَ الْإِنْسَانُ ضَعِيفًا : İnsan zayıf yaratılmıştır (4/Nisâ 28). İnsanın zayıf yaratılmış olması, onun, Mele-i A’lâ’nın müstağni olduğu birçok şeye ihtiyaç duymasıdır. إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا : Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır (4/Nisâ 76). Şeytanın hilesinin zayıf olması, şu âyette zikredilen Allah’a kul olanlara karşı söz konusudur: إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ : Benim kullarım üzerine senin bir hakimiyetin yoktur (17/İsrâ 65).
ضِعْف kelimesi, yarım ve çift gibi iki şeyden birinin var olması, diğerinin var olmasını gerektiren mutedayıf/göreceli lafızlardandır. Bu kelimenin anlamı, eşit iki miktarın birleşmesidir. Bu, sayılara özgü bir kelimedir. أَضْعَفْتُ الشَّيْءَ وَضَعَّفْتُهُ وَضَاعفْتُهُ : Bir şeye onun kadar ve daha fazlasını ilave ettim. Bazıları şöyle der: ضَاعَفْتُ fiil formu ضَعَّفْتُ formundan daha mübalâğalıdır. Bundan dolayı birçoğu şu âyetleri birinci fiil formuyla okumuşlardır: يَا نِسَاءَ النَّبِيِّ مَنْ يَأْتِ مِنْكُنَّ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَةٍ يُضَاعَفْ لَهَا الْعَذَابُ ضِعْفَيْنِ : Ey peygamber hanımları! Sizden kim açık bir hayâsızlık yaparsa, onun azabı iki katına çıkarılır (33/Ahzâb 30); إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ وَإِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا : Allah zerre kadar zulmetmez ve eğer bir iyilik olursa onu kat kat artırır (4/Nisâ 40). Bu anlamda Yüce Allah şöyle de buyurmaktadır: مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَا : Her kim bir iyilik ile gelirse kendisi için onun on misli vardır (6/En’âm 160). Bu âyetin hükmüne göre مُضَاعَفَة /katlamanın, on kat olması gerekir.
Şeddesiz olarak ضَعَفْتُهُ ضَعْفًا فَهُوَ مَضْعُوفٌ formu da kullanılır. ضَعْف mastar, ضِعْف ise isimdir; tıpkı ثَنَى ve ثِنَى kelimeleri gibi. Bir şeyin dı’fı, onu ikiye katlayandır. Bu kelime bir sayıya izafe edildiğinde o sayıyı ve bir benzerini ifâde eder. Örneğin şöyle denir: ضِعْفُ الْعَشَرَةِ /On’un katı; ضِعْفُ الْمِائَةِ /yüz’ün katı. Bu da tartışmasız olarak yirmi ve iki yüzdür. Şairin şu sözü de bu anlamdadır:
جَزَيْتُكَ ضَعْفَ الْوِدِّ لَمَّا اشْتَكَيْتَهُ *** وَمَا إِنْ جَزَاكَ الضِّعْفَ مِنْ أَحَدٍ قَبْلِي -293
293- Sevginin katını gösterdim sana, ondan yakındığın zaman.
Sana sevginin katını göstermemiştir benden önce hiç kimse.
أَعْطِهِ ضِعْفَيْ وَاحِدٍ /Ona birin iki dı’fını/katını ver, denildiğinde; biri ve birin iki katını içerir. Bu da üç olur. Çünkü bu sözün anlamı, bir ve onunla iki eşleşendir; dolayısıyla toplamları üç olur. Bunun bu şekilde olması ضِعْف kelimesi muzaf olduğu takdirdedir; eğer muzaf değil de ضِعْفَانِ dersen, bu kelime; her birinin, diğerinin çifti olması bakımından زَوْجَانِ kelimesiyle aynı anlamda olur. Bu da ikiyi ifâde eder. Çünkü onların her biri diğerinin katıdır; dolayısıyla ikinin dışına çıkamazlar. Fakat ضِعْفَانِ kelimesi bir sayısına izafe edildiği zaman böyle olmayıp, bir sayısı, onu üçe tamamlar. Örneğin; ضِعْفَيِ الْوَاحِدِ /birin iki katı, gibi. فَأُولَئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا : Onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfât vardır (34/Sebe’ 37); يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لَا تَأْكُلُوا الرِّبَا أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً : Ey inananlar, kat kat ribâ yemeyin (3/Âl-i İmrân 130). Bazılarına göre bu âyette geçen أَضْعَافًا مُضَاعَفَةً lafızları te’kit/pekiştirme içindir.
Diğer bazıları ise şöyle der: مُضَاعَفَة sözcüğü ضِعْف kökünden değil, ضَعْف ’tan gelir ve anlamı da şudur: Onların kat kat saydıkları aslında da’ftır; yani eksikliktir. Tıpkı şu âyetlerde olduğu gibi: وَمَا آَتَيْتُمْ مِنْ رِبًا لِيَرْبُوَ فِي أَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُو عِنْدَ اللَّهِ : İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz (30/Rûm 39); يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ : Allah, faizi yok eder, sadakaları arttırır (2/Bakara 276). Şair de bu anlamı şöyle ifâde eder:
زِيَادَةُ شَيْبٍ وَهِيَ نَقْصُ زِيَادَتِي -294
294- [Saçımdaki] beyazlığın artması, aslında yükselişimin eksilmesidir.
كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّى إِذَا ادَّارَكُوا فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَاهُمْ لِأُولَاهُمْ رَبَّنَا هَؤُلَاءِ أَضَلُّونَا فَآَتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِنَ النَّارِ : Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: Rabbimiz! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azap ver (7/A’râf 38). Bu âyette; sonrakiler, şu aşağıdaki âyette işaret edildiği gibi, hem sapmalarından, hem de saptırmalarından dolayı Yüce Allah’tan öncekilere azap vermesini istemektedirler: لِيَحْمِلُوا أَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَمِنْ أَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ : Kıyamet gününde kendi günâhlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günâhlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (16/Nahl 25). لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَكِنْ لَا تَعْلَمُونَ : Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz (7/A’râf 38); yani size verilecek azabın iki katı onların her birine verilecektir. Bazıları da âyeti şöyle yorumlamaktadır: Sizden ve onlardan her birine diğerlerinin göreceği azabın iki katı vardır. Zira azap hem zâhir, hem bâtın olur. Herkes diğerinin görünmeyen azabını değil zâhir olanını görür; dolayısıyla ona gizli azabın yapılmadığını varsayar.