← Sureler

23. Cüz

/ 30
36. Yasin Suresi

Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik.

وَمَا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ

ve mā enzelnā ǎlā ḳavmihi min beǎ'dihi min cundin mine s-semāi ve mā kunnā munzilīne

Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ

in kānet illā SayHaten vāHideten fe iƶā hum ḣāmidūne

Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor olmasınlar.

يَاحَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

yā Hasraten ǎlā l-ǐbādi mā ye'tīhim min rasūlin illā kānū bihi yestehziūne

Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi; onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?

اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ

e lem yerav kem ehleknā ḳablehum mine l-ḳurūni ennehum ileyhim lā yerciǔne

Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır.

وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

ve in kullun lemmā cemīǔn ledeynā muHDerūne

Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.

وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ

ve āyetun lehumu l-erDu l-meytetu eHyeynāhā ve eḣracnā minhā Habben fe minhu ye'kulūne

(34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hala şükretmeyecekler mi?

وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدِيهِمْ اَفَلَا يَشْكُرُونَ

ve ceǎlnā fīhā cennātin min neḣīlin ve eǎ'nābin ve feccernā fīhā mine l-ǔyūni / li ye'kulū min ṧemerihi ve mā ǎmilethu eydīhim e fe lā yeşkurūne

Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.

سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ

subHāne elleƶī ḣaleḳa l-ezvāce kullehā mimmā tunbitu l-erDu ve min enfusihim ve mimmā lā yeǎ'lemūne

Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.

وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ

ve āyetun lehumu l-leylu nesleḣu minhu n-nehāra fe iƶā hum muZlimūne

Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri (düzenlemesi)dir.

وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

ve ş-şemsu tecrī li musteḳarrin lehā ƶālike teḳdīru l-ǎzīzi l-ǎlīmi

Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

ve l-ḳamera ḳaddernāhu menāzile Hattā ǎāde ke l-'ǔrcūni l-ḳadīmi

Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

lā ş-şemsu yenbeğī lehā en tudrike l-ḳamera ve lā l-leylu sābiḳu n-nehāri ve kullun fī felekin yesbeHūne

Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

ve āyetun lehum ennā Hamelnā ƶurriyyetehum fī l-fulki l-meşHūni

Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.

وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ

ve ḣaleḳnā lehum min miṧlihi mā yerkebūne

Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.

وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ

ve in neşe' nuğriḳhum fe lā Sarīḣa lehum ve lā hum yunḳaƶūne

Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.

اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حِينٍ

illā raHmeten minnā ve metāǎn ilā Hīnin

Onlara, "Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin" denildiğinde yüz çevirirler.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

ve iƶā ḳīle lehumu tteḳū mā beyne eydīkum ve mā ḣalfekum leǎllekum turHamūne

Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar.

وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ

ve mā te'tīhim min āyetin min āyāti rabbihim illā kānū ǎnhā muǎ'riDīne

Onlara, "Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın" denildiği zaman, inkar edenler iman edenlere, "Allah'ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz" derler.

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

ve iƶā ḳīle lehum enfiḳū mimmā razeḳakumu (a)llahu ḳāle (e)lleƶīne keferū li(e)lleƶīne āmenū e nuT'ǐmu men lev yeşā'u (a)llahu eT'ǎmehu in entum illā fī Delālin mubīnin

"Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?" diyorlar.

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

ve yeḳūlūne metā hāƶā l-veǎ'du in kuntum Sādiḳīne

Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

mā yenZurūne illā SayHaten vāHideten te'ḣuƶuhum ve hum yeḣiSSimūne

Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ

fe lā yesteTīǔne tevSiyeten ve lā ilā ehlihim yerciǔne

Sura üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ

ve nufiḣa fī S-Sūri fe iƶā hum mine l-ecdāṧi ilā rabbihim yensilūne

Şöyle derler: "Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman'ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler."

قَالُوا يَاوَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

ḳālū yā veylenā men beǎṧenā min merḳadinā hāƶā mā veǎde r-raHmānu ve Sadeḳa l-murselūne

Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır.

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

in kānet illā SayHaten vāHideten fe iƶā hum cemīǔn ledeynā muHDerūne

O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir.

فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

fe l-yevme lā tuZlemu nefsun şey'en ve lā tuczevne illā mā kuntum teǎ'melūne

Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.

اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ

inne eSHābe l-cenneti l-yevme fī şuğulin fākihūne

Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.

هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ

hum ve ezvācuhum fī Zilālin ǎlā l-erāiki muttekiūne

Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.

لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ

lehum fīhā fākihetun ve lehum mā yeddeǔne

Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) "Selam" (vardır).

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

selāmun ḳavlen min rabbin raHīmin

(Allah, şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!"

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

ve mtāzū l-yevme eyyuhā l-mucrimūne

(60-61) "Ey Ademoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?"

اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَابَنِي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ وَاَنِ اعْبُدُونِي هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

e lem eǎ'hed ileykum yā benī ādeme en lā teǎ'budū ş-şeyTāne innehu lekum ǎduvvun mubīnun / ve eni ǎ'budūnī hāƶā SirāTun musteḳīmun

"Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?"

وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ

ve leḳad eDelle minkum cibillen keṧīran e fe lem tekūnū teǎ'ḳilūne

"İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir."

هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

hāƶihi cehennemu lletī kuntum tūǎdūne

"İnkar ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!"

اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

iSlevhā l-yevme bimā kuntum tekfurūne

O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.

اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

l-yevme neḣtimu ǎlā efvāhihim ve tukellimunā eydīhim ve teşhedu erculuhum bimā kānū yeksibūne

Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!

وَلَوْ نَشَاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ

ve lev neşā'u le Tamesnā ǎlā eǎ'yunihim fe stebeḳū S-SirāTa fe ennā yubSirūne

Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.

وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ

ve lev neşā'u le meseḣnāhum ǎlā mekānetihim fe mā steTāǔ muDiyyen ve lā yerciǔne

Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hala düşünmeyecekler mi?

وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

ve men nuǎmmirhu nunekkishu fī l-ḣalḳi e fe lā yeǎ'ḳilūne

Biz, o Peygamber'e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُبِينٌ

ve mā ǎllemnāhu ş-şiǎ'ra ve mā yenbeğī lehu in huve illā ƶikrun ve ḳur'ānun mubīnun

(Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kafirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur'an'ı indirdik.

لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ

li yunƶira men kāne Hayyen ve yeHiḳḳa l-ḳavlu ǎlā l-kāfirīne

Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْدِينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ

e ve lem yerav ennā ḣaleḳnā lehum mimmā ǎmilet eydīnā en'ǎāmen fe hum lehā mālikūne

Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ

ve ƶellelnāhā lehum fe minhā rakūbuhum ve minhā ye'kulūne

Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hala şükretmeyecekler mi?

وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ اَفَلَا يَشْكُرُونَ

ve lehum fīhā menāfiǔ ve meşāribu e fe lā yeşkurūne

Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'ı bırakıp da ilahlar edindiler.

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ

ve tteḣaƶū min dūni (a)llahi āliheten leǎllehum yunSarūne

Onlar, ilahlar için (hizmete) hazır asker oldukları halde, ilahlar onlara yardım edemezler.

لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ

lā yesteTīǔne neSrahum ve hum lehum cundun muHDerūne

(Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.

فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ

fe lā yeHzunke ḳavluhum innā neǎ'lemu mā yusirrūne ve mā yuǎ'linūne

İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.

اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ

e ve lem yera l-insānu ennā ḣaleḳnāhu min nuTfetin fe iƶā huve ḣaSīmun mubīnun

Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: "Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?"

وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

ve Derabe lenā meṧelen ve nesiye ḣalḳahu ḳāle men yuHyī l-ǐZāme ve hiye ramīmun

De ki: "Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir."

قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

ḳul yuHyīhā elleƶī enşeehā evvele merratin ve huve bi kulli ḣalḳin ǎlīmun

O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.

اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ

elleƶī ceǎle lekum mine ş-şeceri l-eḣDeri nāran fe iƶā entum minhu tūḳidūne

Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.

اَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ

e ve leyse elleƶī ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe bi ḳādirin ǎlā en yeḣluḳa miṧlehum belā ve huve l-ḣallāḳu l-ǎlīmu

Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri o şeye ancak "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

innemā emruhu iƶā erāde şey'en en yeḳūle lehu kun fe yekūnu

Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir! Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.

فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

fe subHāne elleƶī bi yedihi melekūtu kulli şey'in ve ileyhi turceǔne

37. Saffat Suresi

(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌ

ve S-Sāffāti Saffen / fe z-zācirāti zecran / fe t-tāliyāti ƶikran / inne ilāhekum le vāHidun

O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ

rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā ve rabbu l-meşāriḳi

Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.

اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ

innā zeyyennā s-semāe d-dunyā bi zīnetin l-kevākibi

Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ

ve HifZen min kulli şeyTānin māridin

(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.

لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ

lā yessemmeǔne ilā l-melei l-eǎ'lā ve yuḳƶefūne min kulli cānibin / duHūran ve lehum ǎƶābun vāSibun

Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).

اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ

illā men ḣaTife l-ḣaTfete fe etbeǎhu şihābun ṧāḳibun

(Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı?" Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمْ مَنْ خَلَقْنَا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ

fe steftihim e hum eşeddu ḣalḳan em men ḣaleḳnā innā ḣaleḳnāhum min Tīnin lāzibin

Hayır, sen (onların haline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ

bel ǎcibte ve yesḣarūne

Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.

وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ

ve iƶā ƶukkirū lā yeƶkurūne

Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.

وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَ

ve iƶā raev āyeten yestesḣirūne

(Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir."

وَقَالُوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ

ve ḳālū in hāƶā illā siHrun mubīnun

"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?"

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ

e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne

"Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"

اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ

e ve ābā'unā l-evvelūne

De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)."

قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَ

ḳul neǎm ve entum dāḣirūne

O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.

فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ

fe innemā hiye zecratun vāHidetun fe iƶā hum yenZurūne

Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür."

وَقَالُوا يَاوَيْلَنَا هٰذَا يَوْمُ الدِّينِ

ve ḳālū yā veylenā hāƶā yevmu d-dīni

Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir.

هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ

hāƶā yevmu l-feSli elleƶī kuntum bihi tukeƶƶibūne

(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."

اُحْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَحِيمِ وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَ

uHşurū (e)lleƶīne Zelemū ve ezvācehum ve mā kānū yeǎ'budūne / min dūni (a)llahi fe hdūhum ilā SirāTi l-ceHīmi / ve ḳifūhum innehum mes'ūlūne

Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir.

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ

mā lekum lā tenāSarūne

Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ

bel humu l-yevme musteslimūne

Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ

ve eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne

Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."

قَالُوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ

ḳālū innekum kuntum te'tūnenā ǎni l-yemīni

Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."

قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

ḳālū bel lem tekūnū mu'minīne

"Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hakimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ

ve mā kāne lenā ǎleykum min sulTānin bel kuntum ḳavmen Tāğīne

"Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا اِنَّا لَذَائِقُونَ

fe Haḳḳa ǎleynā ḳavlu rabbinā innā le ƶāiḳūne

"Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."

فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاوِينَ

fe eğveynākum innā kunnā ğāvīne

Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.

فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ

fe innehum yevmeiƶin fī l-ǎƶābi muşterikūne

İşte biz suçlulara böyle yaparız.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ

innā ke ƶālike nef'ǎlu bi l-mucrimīne

Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.

اِنَّهُمْ كَانُوا اِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَ

innehum kānū iƶā ḳīle lehum lā ilāhe illā (a)llahu yestekbirūne

"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.

وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ

ve yeḳūlūne e innā le tārikū ālihetinā li şāǐrin mecnūnin

Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.

بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ

bel cā'e bi l-Haḳḳi ve Saddeḳa l-murselīne

Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.

اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَلِيمِ

innekum le ƶāiḳū l-ǎƶābi l-elīmi

Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.

وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

ve mā tuczevne illā mā kuntum teǎ'melūne

Ancak Allah'ın halis kulları başka.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ

illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne

(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ

ulāike lehum rizḳun meǎ'lūmun / fevākihu ve hum mukramūne

Onlar Naim cennetlerindedirler.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ

fī cennāti n-neǐymi

Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.

عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ

ǎlā sururin muteḳābilīne

(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ

yuTāfu ǎleyhim bi ke'sin min meǐynin / beyDā'e leƶƶetin li ş-şāribīne

Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ

lā fīhā ğavlun ve lā hum ǎnhā yunzefūne

Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ

ve ǐndehum ḳāSirātu T-Tarfi ǐynun

Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.

كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ

keennehunne beyDun meknūnun

Derken birbirlerine yönelip sorarlar.

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ

fe eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne

İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı."

قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ اِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ

ḳāle ḳāilun minhum innī kāne lī ḳarīnun

"Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi.

يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ

yeḳūlu e inneke le mine l-muSaddiḳīne

"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?"

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَدِينُونَ

e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le medīnūne

Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hali ne oldu?" der.

قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ

ḳāle hel entum muTTaliǔne

Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.

فَاطَّلَعَ فَرَاٰهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ

fe TTaleǎ fe rāhu fī sevā'i l-ceHīmi

Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helak edecektin."

قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ

ḳāle tāllahi in kidte le turdīni

"Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum."

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ

ve levlā niǎ'metu rabbī le kuntu mine l-muHDerīne

(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"

اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ

e fe mā neHnu bi meyyitīne / illā mevtetenā l-ūlā ve mā neHnu bi muǎƶƶebīne

Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

inne hāƶā le huve l-fevzu l-ǎZīmu

Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!

لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ

li miṧli hāƶā fe l yeǎ'meli l-ǎāmilūne

Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ

e ƶālike ḣayrun nuzulen em şeceratu z-zeḳḳūmi

Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık.

اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ

innā ceǎlnāhā fitneten li Z-Zālimīne

O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.

اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي اَصْلِ الْجَحِيمِ

innehā şeceratun teḣrucu fī eSli l-ceHīmi

Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.

طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاطِينِ

Tal'ǔhā keennehu ru'ūsu ş-şeyāTīni

Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.

فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَ

fe innehum lākilūne minhā fe māliūne minhā l-buTūne

Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.

ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ

ṧumme inne lehum ǎleyhā le şevben min Hamīmin

Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.

ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَحِيمِ

ṧumme inne merciǎhum le ilā l-ceHīmi

Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.

اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَالِّينَ

innehum elfev ābā'ehum Dāllīne

Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.

فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ

fe hum ǎlā āṧārihim yuhraǔne

Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّلِينَ

ve leḳad Delle ḳablehum ekṧeru l-evvelīne

Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ

ve leḳad erselnā fīhim munƶirīne

Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ

fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-munƶerīne

Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ

illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne

Andolsun, Nuh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!

وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ

ve leḳad nādānā nūHun fe le niǎ'me l-mucībūne

Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ

ve necceynāhu ve ehlehu mine l-kerbi l-ǎZīmi

Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ

ve ceǎlnā ƶurriyyetehu humu l-bāḳīne

Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ

ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne

Alemler içinde Nuh'a selam olsun!

سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ

selāmun ǎlā nūHin fī l-ǎālemīne

İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne

Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

innehu min ǐbādinā l-mu'minīne

Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.

ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَ

ṧumme eğraḳnā l-āḣarīne

Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.

وَاِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَاِبْرٰهِيمَ

ve inne min şīǎtihi le ibrāhīme

Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.

اِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

iƶ cā'e rabbehu bi ḳalbin selīmin

Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"

اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ

iƶ ḳāle li ebīhi ve ḳavmihi māƶā teǎ'budūne

"Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"

اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُرِيدُونَ

e ifken āliheten dūne (a)llahi turīdūne

"O halde, alemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"

فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ

fe mā Zennukum bi rabbi l-ǎālemīne

(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ فَقَالَ اِنِّي سَقِيمٌ

fe neZera neZraten fī n-nucūmi / fe ḳāle innī seḳīmun

Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.

فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ

fe tevellev ǎnhu mudbirīne

İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"

فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَ

fe rāğa ilā ālihetihim fe ḳāle elā te'kulūne

"Ne diye konuşmuyorsunuz?"

مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ

mā lekum lā tenTiḳūne

Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ

fe rāğa ǎleyhim Derben bi l-yemīni

Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.

فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ

fe eḳbelū ileyhi yeziffūne

İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"

قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ

ḳāle e teǎ'budūne mā tenHitūne

"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

ve(a)llahu ḣaleḳakum ve mā teǎ'melūne

Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.

قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَاَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ

ḳālū bnū lehu bunyānen fe elḳūhu fī l-ceHīmi

Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.

فَاَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَلِينَ

fe erādū bihi keyden fe ceǎlnāhumu l-esfelīne

İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."

وَقَالَ اِنِّي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبِّي سَيَهْدِينِ

ve ḳāle innī ƶāhibun ilā rabbī se yehdīni

"Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ

rabbi heb lī mine S-SāliHīne

Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ

fe beşşernāhu bi ğulāmin Halīmin

Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَابُنَيَّ اِنِّٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنِّٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰى قَالَ يَاأَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي اِنْ شَاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرِينَ

fe lemmā beleğa meǎhu s-seǎ'ye ḳāle yā buneyye innī erā fī l-menāmi ennī eƶbeHuke fe nZur māƶā terā ḳāle yā ebeti f'ǎl mā tu'meru se tecidunī in şā'e (a)llahu mine S-Sābirīne

(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"

فَلَمَّا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَاإِبْرَاهِيمُ

fe lemmā eslemā ve tellehu li l-cebīni / ve nādeynāhu en yā ibrāhīmu

"Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

ḳad Saddeḳte r-ru'yā innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne

"Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُ۬ا الْمُبِينُ

inne hāƶā le huve l-belā'u l-mubīnu

Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ

ve fedeynāhu bi ƶibHin ǎZīmin

Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ

ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne

İbrahim'e selam olsun.

سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ

selāmun ǎlā ibrāhīme

İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

ke ƶālike neczī l-muHsinīne

Çünkü o mü'min kullarımızdandı.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

innehu min ǐbādinā l-mu'minīne

Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.

وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ

ve beşşernāhu bi isHāḳa nebiyyen mine S-SāliHīne

Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ

ve bāraknā ǎleyhi ve ǎlā isHāḳa ve min ƶurriyyetihimā muHsinun ve Zālimun li nefsihi mubīnun

Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a da lütufta bulunduk.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ

ve leḳad menennā ǎlā mūsā ve hārūne

Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ

ve necceynāhumā ve ḳavmehumā mine l-kerbi l-ǎZīmi

Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ

ve neSarnāhum fe kānū humu l-ğālibīne

Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.

وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ

ve āteynāhumā l-kitābe l-mustebīne

Onları doğru yola ilettik.

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

ve hedeynāhumā S-SirāTa l-musteḳīme

Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِرِينَ

ve teraknā ǎleyhimā fī l-āḣirīne

Musa'ya ve Harun'a selam olsun.

سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ

selāmun ǎlā mūsā ve hārūne

Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne

Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler.

اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

innehumā min ǐbādinā l-mu'minīne

Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.

وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

ve inne ilyāse le mine l-murselīne

Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"

اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اَلَا تَتَّقُونَ

iƶ ḳāle li ḳavmihi elā tetteḳūne

(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"

اَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِقِينَ اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ

e ted'ǔne beǎ'len ve teƶerūne eHsene l-ḣāliḳīne / (a)llahe rabbekum ve rabbe ābāikumu l-evvelīne

Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.

فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ

fe keƶƶebūhu fe innehum le muHDerūne

Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ

illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne

Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ

ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne

İlyas'a selam olsun.

سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْ‌يَاسِينَ

selāmun ǎlā ilyāsīyn

Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne

Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı.

اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ

innehu min ǐbādinā l-mu'minīne

Şüphesiz Lut da peygamberlerdendi.

وَاِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

ve inne lūTen le mine l-murselīne

(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.

اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَ اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ

iƶ necceynāhu ve ehlehu ecmeǐyne / illā ǎcūzen fī l-ğābirīne

Sonra da diğerlerini yok ettik.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَ

ṧumme demmernā l-āḣarīne

(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?

وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

ve innekum le temurrūne ǎleyhim muSbiHīne / ve bi l-leyli e fe lā teǎ'ḳilūne

Şüphesiz Yunus da peygamberlerdendi.

وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

ve inne yūnuse le mine l-murselīne

Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.

اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

iƶ ebeḳa ilā l-fulki l-meşHūni

Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ

fe sāheme fe kāne mine l-mudHaDīne

Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ

fe lteḳamehu l-Hūtu ve huve mulīmun

(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.

فَلَوْلَا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

fe levlā ennehu kāne mine l-musebbiHīne / le lebiṧe fī beTnihi ilā yevmi yub'ǎṧūne

Derken biz onu hasta bir halde sahile attık.

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ

fe nebeƶnāhu bi l-ǎrā'i ve huve seḳīmun

Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.

وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ

ve enbetnā ǎleyhi şeceraten min yeḳTīnin

Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.

وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَزِيدُونَ

ve erselnāhu ilā miAeti elfin ev yezīdūne

Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.

فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حِينٍ

fe āmenū fe metteǎ'nāhum ilā Hīnin

Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?

فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ

fe steftihim e li rabbike l-benātu ve lehumu l-benūne

Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?

اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ

em ḣaleḳnā l-melāikete ināṧen ve hum şāhidūne

(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.

اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ وَلَدَ اللّٰهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

elā innehum min ifkihim le yeḳūlūne / velede (a)llahu ve innehum le kāƶibūne

Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?

اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ

e STafā l-benāti ǎlā l-benīne

Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

mā lekum keyfe teHkumūne

Hiç düşünmüyor musunuz?

اَفَلَا تَذَكَّرُونَ

e fe lā teƶekkerūne

Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?

اَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ

em lekum sulTānun mubīnun

Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!

فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

fe 'tū bi kitābikum in kuntum Sādiḳīne

Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler.

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ

ve ceǎlū beynehu ve beyne l-cinneti neseben ve leḳad ǎlimeti l-cinnetu innehum le muHDerūne

Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ

subHāne (a)llahi ǎmmā yeSifūne

Ancak Allah'ın ihlaslı kulları bunlar gibi değildir.

اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ

illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne

(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.

فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مَا اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ

fe innekum ve mā teǎ'budūne / mā entum ǎleyhi bi fātinīne / illā men huve Sāli l-ceHīmi

(Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."

وَمَا مِنَّا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ

ve mā minnā illā lehu meḳāmun meǎ'lūmun

"Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."

وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ

ve innā le neHnu S-Sāffūne

"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."

وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ

ve innā le neHnu l-musebbiHūne

(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."

وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلِينَ لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ

ve in kānū le yeḳūlūne / lev enne ǐndenā ƶikran mine l-evvelīne / le kunnā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne

Fakat (kitap gelince) onu inkar ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.

فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ

fe keferū bihi fe sevfe yeǎ'lemūne

Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ

ve leḳad sebeḳat kelimetunā li ǐbādinā l-murselīne

"Onlara mutlaka yardım edilecektir."

اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ

innehum lehumu l-menSūrūne

"Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."

وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ

ve inne cundenā lehumu l-ğālibūne

O halde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ

fe tevelle ǎnhum Hattā Hīnin

Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.

وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

ve ebSirhum fe sevfe yubSirūne

Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ

e fe bi ǎƶābinā yesteǎ'cilūne

Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!

فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ

fe iƶā nezele bi sāHatihim fe sā'e SabāHu l-munƶerīne

Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ

ve tevelle ǎnhum Hattā Hīnin

(Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.

وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ

ve ebSir fe sevfe yubSirūne

Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ

subHāne rabbike rabbi l-ǐzzeti ǎmmā yeSifūne

Peygamberlere selam olsun.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

ve selāmun ǎlā l-murselīne

Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

ve l-Hamdu li (a)llahi rabbi l-ǎālemīne

38. Sad Suresi

Sad. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun (ki o, Allah sözüdür).

ص وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِ

S ve l-ḳurāni ƶī ƶ-ƶikri

Fakat inkar edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.

بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ

beli (e)lleƶīne keferū fī ǐzzetin ve şiḳāḳin

Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.

كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ

kem ehleknā min ḳablihim min ḳarnin fe nādev ve lāte Hīne menāSin

Kafirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."

وَعَجِبُوا اَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ

ve ǎcibū en cā'ehum munƶirun minhum ve ḳāle l-kāfirūne hāƶā sāHirun keƶƶābun

"İlahları bir tek ilah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!"

اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًا اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

e ceǎle l-ālihete ilāhen vāHiden inne hāƶā le şey'un ǔcābun

(6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌ ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ

ve nTaleḳa l-meleu minhum eni mşū ve Sbirū ǎlā ālihetikum inne hāƶā le şey'un yurādu / mā semiǎ'nā bi hāƶā fī l-milleti l-āḣirati in hāƶā illā ḣtilāḳun / e unzile ǎleyhi ƶ-ƶikru min beyninā bel hum fī şekkin min ƶikrī bel lemmā yeƶūḳū ǎƶābi

Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ

em ǐndehum ḣazāinu raHmeti rabbike l-ǎzīzi l-vehhābi

Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)

اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ

em lehum mulku s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā fe l yerteḳū fī l-esbābi

Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.

جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ

cundun mā hunālike mehzūmun mine l-eHzābi

(12-13) Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِ وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ

keƶƶebet ḳablehum ḳavmu nūHin ve ǎādun ve fir'ǎvnu ƶū l-evtādi / ve ṧemūdu ve ḳavmu lūTin ve eSHābu l-eyketi ulāike l-eHzābu

(O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.

اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ

in kullun illā keƶƶebe r-rusule fe Haḳḳa ǐḳābi

Bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ

ve mā yenZuru hā'ulā'i illā SayHaten vāHideten mā lehā min fevāḳin

Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!"

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

ve ḳālū rabbenā ǎccil lenā ḳiTTanā ḳable yevmi l-Hisābi

Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud'u hatırla. O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

iSbir ǎlā mā yeḳūlūne ve ƶkur ǎbdenā dāvūde ƶā l-eydi innehu evvābun

(18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.

اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ اَوَّابٌ

innā seḣḣarnā l-cibāle meǎhu yusebbiHne bi l-ǎşiyyi ve l-'işrāḳi / ve T-Tayra meHşūraten kullun lehu evvābun

Biz Davud'un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.

وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

ve şedednā mulkehu ve āteynāhu l-Hikmete ve feSle l-ḣiTābi

Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.

وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ

ve hel etāke nebeu l-ḣismi iƶ tesevverū l-miHrābe

Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Onlar, "Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet" dediler.

اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا اِلٰى سَوَاءِ الصِّرَاطِ

iƶ deḣalū ǎlā dāvūde fe feziǎ minhum ḳālū lā teḣaf ḣismāni beğā beǎ'Dunā ǎlā beǎ'Din fe Hkum beynenā bi l-Haḳḳi ve lā tuşTiT ve hdinā ilā sevā'i S-SirāTi

İçlerinden biri şöyle dedi: "Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken 'Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni bastırdı."

اِنَّ هٰذَٓا اَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ

inne hāƶā eḣī lehu tis'ǔn ve tis'ǔne neǎ'ceten ve li ye neǎ'cetun vāHidetun fe ḳāle ekfilnīhā ve ǎzzenī fī l-ḣiTābi

Davud dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.

قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهِ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

ḳāle le ḳad Zelemeke bi su'āli neǎ'cetike ilā niǎācihi ve inne keṧīran mine l-ḣuleTā'i le yebğī beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve ḳalīlun mā hum ve Zenne dāvūdu ennemā fetennāhu fe steğfera rabbehu ve ḣarra rākiǎn ve enābe

Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

fe ğafernā lehu ƶālike ve inne lehu ǐndenā le zulfā ve Husne mābin

Ona dedik ki: "Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır."

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ اِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

yā dāvūdu innā ceǎlnāke ḣalīfeten fī l-erDi fe Hkum beyne n-nāsi bi l-Haḳḳi ve lā tettebiǐ l-hevā fe yuDilleke ǎn sebīli (a)llahi inne (e)lleƶīne yeDillūne ǎn sebīli (a)llahi lehum ǎƶābun şedīdun bimā nesū yevme l-Hisābi

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

ve mā ḣaleḳnā s-semāe ve l-erDe ve mā beynehumā bāTilen ƶālike Zennu (e)lleƶīne keferū fe veylun li(e)lleƶīne keferū mine n-nāri

Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?

اَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْاَرْضِ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ

em nec'ǎlu (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ke l-mufsidīne fī l-erDi em nec'ǎlu l-mutteḳīne ke l-fuccāri

Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا اٰيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

kitābun enzelnāhu ileyke mubārakun li yeddebberū āyātihi ve li yeteƶekkera ūlū l-elbābi

Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَ نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

ve vehebnā li dāvūde suleymāne niǎ'me l-ǎbdu innehu evvābun

Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ

iƶ ǔriDe ǎleyhi bi l-ǎşiyyi S-Sāfinātu l-ciyādu

(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

فَقَالَ اِنِّٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

fe ḳāle innī eHbebtu Hubbe l-ḣayri ǎn ƶikri rabbī Hattā tevārat bi l-Hicābi / ruddūhā ǎleyye fe Tafiḳa mesHen bi s-sūḳi ve l-'eǎ'nāḳi

Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ

ve leḳad fetennā suleymāne ve elḳaynā ǎlā kursiyyihi ceseden ṧumme enābe

Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْدِي اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

ḳāle rabbi ğfir lī ve heb lī mulken lā yenbeğī li eHadin min beǎ'dī inneke ente l-vehhābu

Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِاَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ اَصَابَ

fe seḣḣarnā lehu r-rīHa tecrī bi emrihi ruḣā'en Hayṧu eSābe

(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَاٰخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِ

ve ş-şeyāTīne kulle bennā'in ve ğavvāSin / ve āḣarīne muḳarranīne fī l-eSfādi

"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.

هٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

hāƶā ǎTā'unā fe mnun ev emsik bi ğayri Hisābin

Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

ve inne lehu ǐndenā le zulfā ve Husne mābin

(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.

وَاذْكُرْ عَبْدَنَا اَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

ve ƶkur ǎbdenā eyyūbe iƶ nādā rabbehu ennī messeniye ş-şeyTānu bi nuSbin ve ǎƶābin

Biz de ona, "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su" dedik.

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

ArkuD bi riclike hāƶā muğteselun bāridun ve şerābun

Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.

وَوَهَبْنَا لَهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

ve vehebnā lehu ehlehu ve miṧlehum meǎhum raHmeten minnā ve ƶikrā li ūlī l-elbābi

Şöyle dedik: "Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma." Gerçekten biz Eyyub'u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلَا تَحْنَثْ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

ve ḣuƶ bi yedike Diğṧen fe Drib bihi ve lā teHneṧ innā vecednāhu Sābiran niǎ'me l-ǎbdu innehu evvābun

(Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.

وَاذْكُرْ عِبَادَنَا اِبْرٰهِيمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْدِي وَالْاَبْصَارِ

ve ƶkur ǐbādenā ibrāhīme ve isHāḳa ve yeǎ'ḳūbe ūlī l-eydī ve l-ebSāri

Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlaslı kimseler kıldık.

اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ

innā eḣleSnāhum bi ḣāliSatin ƶikrā d-dāri

Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.

وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

ve innehum ǐndenā le mine l-muSTafeyne l-eḣyāri

(Ey Muhammed!) İsmail, el-Yesa' ve Zülkifl'i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.

وَاذْكُرْ اِسْمٰعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِ

ve ƶkur ismāǐyle ve l-yeseǎ ve ƶā l-kifli ve kullun mine l-eḣyāri

(49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.

هٰذَا ذِكْرٌ وَاِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍ جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُ

hāƶā ƶikrun ve inne li l-mutteḳīne le Husne mābin / cennāti ǎdnin mufetteHaten lehumu l-ebvābu

Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler.

مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ

muttekiīne fīhā yed'ǔne fīhā bi fākihetin keṧīratin ve şerābin

Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır.

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ

ve ǐndehum ḳāSirātu T-Tarfi etrābun

İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.

هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

hāƶā mā tūǎdūne li yevmi l-Hisābi

İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır. Ona asla tükenme yoktur.

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ

inne hāƶā le rizḳunā mā lehu min nefādin

(55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!

هٰذَا وَاِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَاٰبٍ جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ

hāƶā ve inne li T-Tāğīne le şerra mābin / cehenneme yeSlevnehā fe bi'se l-mihādu

İşte (azap), onu tatsınlar: Bir kaynar su ve bir irin.

هٰذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ

hāƶā fe l yeƶūḳūhu Hamīmun ve ğassāḳun

O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِهِ اَزْوَاجٌ

ve āḣaru min şeklihi ezvācun

(Kendi aralarında şöyle derler:) "İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir."

هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْ لَا مَرْحَبًا بِهِمْ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ

hāƶā fevcun muḳteHimun meǎkum lā merHaben bihim innehum Sālū n-nāri

O grup da, "Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!" der.

قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ

ḳālū bel entum lā merHaben bikum entum ḳaddemtumūhu lenā fe bi'se l-ḳarāru

Şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır."

قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ

ḳālū rabbenā men ḳaddeme lenā hāƶā fe zidhu ǎƶāben Diǎ'fen fī n-nāri

Yine şöyle derler: "Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?"

وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِ

ve ḳālū mā lenā lā nerā ricālen kunnā neǔdduhum mine l-eşrāri

"(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?"

اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ

e tteḣaƶnāhum siḣriyyen em zāğat ǎnhumu l-ebSāru

Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.

اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ

inne ƶālike le Haḳḳun teḣāSumu ehli n-nāri

(Ey Muhammed!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."

قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

ḳul innemā enā munƶirun ve mā min ilāhin illā (a)llahu l-vāHidu l-ḳahhāru

"O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır."

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā l-ǎzīzu l-ğaffāru

De ki: "Bu Kur'an, büyük bir haberdir."

قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظِيمٌ

ḳul huve nebeun ǎZīmun

"Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz."

اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

entum ǎnhu muǎ'riDūne

"Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu."

مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ

mā kāne li ye min ǐlmin bi l-melei l-eǎ'lā iƶ yeḣteSimūne

"Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."

اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ

in yūHā ileyye illā ennemā enā neƶīrun mubīnun

Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım."

اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ

iƶ ḳāle rabbuke li l-melāiketi innī ḣāliḳun beşeran min Tīnin

"Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

fe iƶā sevveytuhu ve nefeḣtu fīhi min rūHī fe ḳaǔ lehu sācidīne

Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.

فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ

fe secede l-melāiketu kulluhum ecmeǔne

Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.

اِلَّٓا اِبْلِيسَ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

illā iblīse stekbera ve kāne mine l-kāfirīne

Allah, "Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?" dedi.

قَالَ يَاإِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ

ḳāle yā ibliysu mā meneǎke en tescude li mā ḣaleḳtu bi yedeyye e stekberte em kunte mine l-ǎālīne

İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.

قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

ḳāle enā ḣayrun minhu ḣaleḳtenī min nārin ve ḣaleḳtehu min Tīnin

Allah, şöyle dedi: "Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun."

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌ

ḳāle fe ḣruc minhā fe inneke racīmun

"Şüphesiz benim lanetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir."

وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ

ve inne ǎleyke leǎ'netī ilā yevmi d-dīni

İblis, "Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.

قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

ḳāle rabbi fe enZirnī ilā yevmi yub'ǎṧūne

(80-81) Allah, şöyle dedi: "Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin."

قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

ḳāle fe inneke mine l-munZerīne / ilā yevmi l-veḳti l-meǎ'lūmi

(82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.

قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ

ḳāle fe bi ǐzzetike le uğviyennehum ecmeǐyne / illā ǐbādeke minhumu l-muḣleSīne

Allah, şöyle dedi: "İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:"

قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ اَقُولُ

ḳāle fe l-Haḳḳu ve l-Haḳḳa eḳūlu

"Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım."

لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَعِينَ

le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiǎke minhum ecmeǐyne

(Ey Muhammed!) De ki: "Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim."

قُلْ مَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

ḳul mā eselukum ǎleyhi min ecrin ve mā enā mine l-mutekellifīne

"Bu Kur'an, alemler için ancak bir öğüttür."

اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ

in huve illā ƶikrun li l-ǎālemīne

"Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz."

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ حِينٍ

ve le teǎ'lemunne nebeehu beǎ'de Hīnin

39. Zümer Suresi

Kitab'ın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

tenzīlu l-kitābi mine (a)llahi l-ǎzīzi l-Hakīmi

(Ey Muhammed!) Şüphesiz biz o Kitab'ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah'a has kılarak O'na kulluk et.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ

innā enzelnā ileyke l-kitābe bi l-Haḳḳi fe ǎ'budi (a)llahe muḣliSen lehu d-dīne

İyi bilin ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz onlara sadece, bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.

اَلَا لِلّٰهِ الدِّينُ الْخَالِصُ وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ اَوْلِيَٓاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰى اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فِي مَا هُمْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ

elā li (a)llahi d-dīnu l-ḣāliSu ve(e)lleƶīne tteḣaƶū min dūnihi evliyā'e mā neǎ'buduhum illā li yuḳarribūnā ilā (a)llahi zulfā inne (a)llahe yeHkumu beynehum fī mā hum fīhi yeḣtelifūne inne (a)llahe lā yehdī men huve kāƶibun keffārun

Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. O, bundan uzaktır, yücedir. O, bir ve her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan Allah'tır.

لَوْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يَتَّخِذَ وَلَدًا لَاصْطَفٰى مِمَّا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ سُبْحَانَهُ هُوَ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

lev erāde (a)llahu en yetteḣiƶe veleden lāSTafā mimmā yeḣluḳu mā yeşā'u subHānehu huve (a)llahu l-vāHidu l-ḳahhāru

Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي لِاَجَلٍ مُسَمًّى اَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe bi l-Haḳḳi yukevviru l-leyle ǎlā n-nehāri ve yukevviru n-nehāra ǎlā l-leyli ve seḣḣara ş-şemse ve l-ḳamera kullun yecrī li ecelin musemmen elā huve l-ǎzīzu l-ğaffāru

O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hakimiyet) yalnız O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde, nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?

خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ

ḣaleḳakum min nefsin vāHidetin ṧumme ceǎle minhā zevcehā ve enzele lekum mine l-en'ǎāmi ṧemāniyete ezvācin yeḣluḳukum fī buTūni ummehātikum ḣalḳan min beǎ'di ḣalḳin fī Zulumātin ṧelāṧin ƶālikumu (a)llahu rabbukum lehu l-mulku lā ilāhe illā huve fe ennā tuSrafūne

Eğer inkar ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkar etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkar başka bir günahkarın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ لَكُمْ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

in tekfurū fe inne (a)llahe ğaniyyun ǎnkum ve lā yerDā li ǐbādihi l-kufra ve in teşkurū yerDehu lekum ve lā teziru vāziratun vizra uḣrā ṧumme ilā rabbikum merciǔkum fe yunebbiukum bimā kuntum teǎ'melūne innehu ǎlīmun bi ƶāti S-Sudūri

İnsana bir zarar dokunduğu zaman Rabbine yönelerek O'na yalvarır. Sonra kendi tarafından ona bir nimet verdiği zaman daha önce O'na yalvardığını unutur ve Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koşar. De ki: "Küfrünle az bir süre yaşayıp geçin! Şüphesiz sen cehennemliklerdensin."

وَاِذَا مَسَّ الْاِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَا رَبَّهُ مُنِيبًا اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَا خَوَّلَهُ نِعْمَةً مِنْهُ نَسِيَ مَا كَانَ يَدْعُٓوا اِلَيْهِ مِنْ قَبْلُ وَجَعَلَ لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعْ بِكُفْرِكَ قَلِيلًا اِنَّكَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِ

ve iƶā messe l-insāne Durrun deǎā rabbehu munīben ileyhi ṧumme iƶā ḣavvelehu niǎ'meten minhu nesiye mā kāne yed'ǔ ileyhi min ḳablu ve ceǎle li (a)llahi endāden li yuDille ǎn sebīlihi ḳul temetteǎ' bi kufrike ḳalīlen inneke min eSHābi n-nāri

(Böyle bir kimse mi Allah katında makbuldür,) yoksa gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.

اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَائِمًا يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّهِ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

e mmen huve ḳānitun ānā'e l-leyli sāciden ve ḳāimen yeHƶeru l-āḣirate ve yercū raHmete rabbihi ḳul hel yestevī (e)lleƶīne yeǎ'lemūne ve(e)lleƶīne lā yeǎ'lemūne innemā yeteƶekkeru ūlū l-elbābi

(Ey Muhammed!) Bizim adımıza de ki: "Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyilik yapanlar için (ahirette) bir iyilik vardır. Allah'ın yeryüzü geniştir. Sabredenlere mükafatları elbette hesapsız olarak verilir."

قُلْ يَاعِبَادِ الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْ لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

ḳul yā ǐbādi (e)lleƶīne āmenū tteḳū rabbekum li(e)lleƶīne eHsenū fī hāƶihi d-dunyā Hasenetun ve erDu (a)llahi vāsiǎtun innemā yuveffā S-Sābirūne ecrahum bi ğayri Hisābin

De ki: "Şüphesiz bana, dini Allah'a has kılarak O'na ibadet etmem emredildi."

قُلْ اِنِّٓي اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ

ḳul innī umirtu en eǎ'bude (a)llahe muḣliSen lehu d-dīne

"Bana, müslümanların ilki olmam da emredildi."

وَاُمِرْتُ لِاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ

ve umirtu li en ekūne evvele l-muslimīne

De ki: "Eğer ben Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım."

قُلْ اِنِّٓي اَخَافُ اِنْ عَصَيْتُ رَبِّي عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

ḳul innī eḣāfu in ǎSaytu rabbī ǎƶābe yevmin ǎZīmin

De ki: "Ben dinimi Allah'a has kılarak sadece O'na ibadet ediyorum."

قُلِ اللّٰهَ اَعْبُدُ مُخْلِصًا لَهُ دِينِي

ḳuli (a)llahe eǎ'budu muḣliSen lehu dīnī

"Siz de Allah'tan başka dilediğiniz şeylere ibadet edin!" De ki: "Şüphesiz hüsrana uğrayanlar, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini hüsrana sokanlardır. İyi bilin ki bu, apaçık hüsranın ta kendisidir."

فَاعْبُدُوا مَا شِئْتُمْ مِنْ دُونِهِ قُلْ اِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَا ذٰلِكَ هُوَ الْخُسْرَانُ الْمُبِينُ

fe ǎ'budū mā şi'tum min dūnihi ḳul inne l-ḣāsirīne (e)lleƶīne ḣasirū enfusehum ve ehlīhim yevme l-ḳiyāmeti elā ƶālike huve l-ḣusrānu l-mubīnu

Onlar için üstlerinde ateşten katmanlar, altlarında (ateşten) katmanlar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutur. Ey kullarım, bana karşı gelmekten sakının.

لَهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ ظُلَلٌ مِنَ النَّارِ وَمِنْ تَحْتِهِمْ ظُلَلٌ ذٰلِكَ يُخَوِّفُ اللّٰهُ بِهِ عِبَادَهُ يَاعِبَادِ فَاتَّقُونِ

lehum min fevḳihim Zulelun mine n-nāri ve min teHtihim Zulelun ƶālike yuḣavvifu (a)llahu bihi ǐbādehu yā ǐbādi fe tteḳūni

Tağut'tan, ona kulluk etmekten kaçınan ve içtenlikle Allah'a yönelenler için müjde vardır. O halde, kullarımı müjdele!

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰى فَبَشِّرْ عِبَادِ

ve(e)lleƶīne ctenebū T-Tāğūte en yeǎ'budūhā ve enābū ilā (a)llahi lehumu l-buşrā fe beşşir ǐbādi

Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah'ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.

اَلَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

(e)lleƶīne yestemiǔne l-ḳavle fe yettebiǔne eHsenehu ulāike (e)lleƶīne hedāhumu (a)llahu ve ulāike hum ūlū l-elbābi

Hakkında azap sözü (hükmü) gerçekleşenler, hiç onlar gibi olur mu? Cehennemlikleri sen mi kurtaracaksın?

اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِي النَّارِ

e fe men Haḳḳa ǎleyhi kelimetu l-ǎƶābi e fe ente tunḳiƶu men fī n-nāri

Fakat Rabbine karşı gelmekten sakınanlar için (cennette) üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan köşkler vardır. Allah, gerçek bir vaadde bulunmuştur. Allah, va'dinden dönmez.

لٰكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَعْدَ اللّٰهِ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْمِيعَادَ

lākini (e)lleƶīne tteḳav rabbehum lehum ğurafun min fevḳihā ğurafun mebniyyetun tecrī min teHtihā l-enhāru veǎ'de (a)llahi lā yuḣlifu (a)llahu l-mīǎāde

Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı. Sonra onunla renkleri çeşit çeşit ekinler çıkarıyor. Sonra ekinler kuruyor da onları sapsarı kesilmiş görüyorsun. Sonra da Allah onları kurumuş çer çöp haline getirir. Şüphesiz ki bunda akıl sahipleri için bir öğüt vardır.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَلَكَهُ يَنَابِيعَ فِي الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِهِ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَهِيجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

e lem tera enne (a)llahe enzele mine s-semāi māen fe selekehu yenābīǎ fī l-erDi ṧumme yuḣricu bihi zer'ǎn muḣtelifen elvānuhu ṧumme yehīcu fe terāhu muSferran ṧumme yec'ǎluhu HuTāmen inne fī ƶālike le ƶikrā li ūlī l-elbābi

Allah'ın, göğsünü İslam'a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah'ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.

اَفَمَنْ شَرَحَ اللّٰهُ صَدْرَهُ لِلْاِسْلَامِ فَهُوَ عَلٰى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ فَوَيْلٌ لِلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ مِنْ ذِكْرِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

e fe men şeraHa (a)llahu Sadrahu li l-islāmi fe huve ǎlā nūrin min rabbihi fe veylun li l-ḳāsiyeti ḳulūbuhum min ƶikri (a)llahi ulāike fī Delālin mubīnin

Allah, sözün en güzelini; ayetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.

اَللّٰهُ نَزَّلَ اَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَابًا مُتَشَابِهًا مَثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ اِلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

(a)llahu nezzele eHsene l-Hadīṧi kitāben muteşābihen meṧāniye teḳşeǐrru minhu culūdu (e)lleƶīne yeḣşevne rabbehum ṧumme telīnu culūduhum ve ḳulūbuhum ilā ƶikri (a)llahi ƶālike hudā (a)llahi yehdī bihi men yeşā'u ve men yuDlili (a)llahu fe mā lehu min hādin

Kıyamet günü kötü azaba karşı yüzüyle korunan kimse, (o gün) azaptan emin olan kimse gibi midir? Zalimlere, "Kazandıklarınızı tadın" denir.

اَفَمَنْ يَتَّقِي بِوَجْهِهِ سُوءَ الْعَذَابِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَقِيلَ لِلظَّالِمِينَ ذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ

e fe men yetteḳī bi vechihi sū'e l-ǎƶābi yevme l-ḳiyāmeti ve ḳīle li Z-Zālimīne ƶūḳū mā kuntum teksibūne

Onlardan öncekiler de yalanladılar ve azap kendilerine farkına varamadıkları bir yerden geldi.

كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ

keƶƶebe (e)lleƶīne min ḳablihim fe etāhumu l-ǎƶābu min Hayṧu lā yeş'ǔrūne

Böylece Allah dünya hayatında onlara zilleti tattırdı. Elbette ki ahiret azabı daha büyüktür. Keşke bilselerdi!

فَاَذَاقَهُمُ اللّٰهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

fe eƶāḳahumu (a)llahu l-ḣizye fī l-Hayāti d-dunyā ve le ǎƶābu l-āḣirati ekberu lev kānū yeǎ'lemūne

Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur'an'da insanlar için her türlü misali verdik.

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

ve leḳad Derabnā li n-nāsi fī hāƶā l-ḳurāni min kulli meṧelin leǎllehum yeteƶekkerūne

Biz onu, Allah'a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur'an olarak indirdik.

قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

ḳur'ānen ǎrabiyyen ğayra ƶī ǐvecin leǎllehum yetteḳūne

Allah, birbiriyle çekişen ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi. Bu iki adamın durumu hiç, bir olur mu? Hamd Allah'a mahsustur. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar.

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Derabe (a)llahu meṧelen raculen fīhi şurakā'u muteşākisūne ve raculen selemen li raculin hel yesteviyāni meṧelen l-Hamdu li (a)llahi bel ekṧeruhum lā yeǎ'lemūne

(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.

اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ

inneke meyyitun ve innehum meyyitūne

Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz.

ثُمَّ اِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ

ṧumme innekum yevme l-ḳiyāmeti ǐnde rabbikum teḣteSimūne