← Sureler

Mushaf — 455. Sayfa

‹
/ 604
›
38. Sad Suresi

Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

ve mā ḣaleḳnā s-semāe ve l-erDe ve mā beynehumā bāTilen ƶālike Zennu (e)lleƶīne keferū fe veylun li(e)lleƶīne keferū mine n-nāri

Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?

اَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْاَرْضِ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ

em nec'ǎlu (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ke l-mufsidīne fī l-erDi em nec'ǎlu l-mutteḳīne ke l-fuccāri

Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا اٰيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

kitābun enzelnāhu ileyke mubārakun li yeddebberū āyātihi ve li yeteƶekkera ūlū l-elbābi

Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَ نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

ve vehebnā li dāvūde suleymāne niǎ'me l-ǎbdu innehu evvābun

Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ

iƶ ǔriDe ǎleyhi bi l-ǎşiyyi S-Sāfinātu l-ciyādu

(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

فَقَالَ اِنِّٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

fe ḳāle innī eHbebtu Hubbe l-ḣayri ǎn ƶikri rabbī Hattā tevārat bi l-Hicābi / ruddūhā ǎleyye fe Tafiḳa mesHen bi s-sūḳi ve l-'eǎ'nāḳi

Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ

ve leḳad fetennā suleymāne ve elḳaynā ǎlā kursiyyihi ceseden ṧumme enābe

Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْدِي اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

ḳāle rabbi ğfir lī ve heb lī mulken lā yenbeğī li eHadin min beǎ'dī inneke ente l-vehhābu

Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِاَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ اَصَابَ

fe seḣḣarnā lehu r-rīHa tecrī bi emrihi ruḣā'en Hayṧu eSābe

(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَاٰخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِ

ve ş-şeyāTīne kulle bennā'in ve ğavvāSin / ve āḣarīne muḳarranīne fī l-eSfādi

"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.

هٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

hāƶā ǎTā'unā fe mnun ev emsik bi ğayri Hisābin

Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

ve inne lehu ǐndenā le zulfā ve Husne mābin

(Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.

وَاذْكُرْ عَبْدَنَا اَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

ve ƶkur ǎbdenā eyyūbe iƶ nādā rabbehu ennī messeniye ş-şeyTānu bi nuSbin ve ǎƶābin

Biz de ona, "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su" dedik.

اُرْكُضْ بِرِجْلِكَ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

ArkuD bi riclike hāƶā muğteselun bāridun ve şerābun