Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.
اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ
inne eSHābe l-cenneti l-yevme fī şuğulin fākihūne
Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.
هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ
hum ve ezvācuhum fī Zilālin ǎlā l-erāiki muttekiūne
Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.
لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ
lehum fīhā fākihetun ve lehum mā yeddeǔne
Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) "Selam" (vardır).
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ
selāmun ḳavlen min rabbin raHīmin
(Allah, şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!"
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
ve mtāzū l-yevme eyyuhā l-mucrimūne
(60-61) "Ey Ademoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?"
اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَابَنِي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ وَاَنِ اعْبُدُونِي هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
e lem eǎ'hed ileykum yā benī ādeme en lā teǎ'budū ş-şeyTāne innehu lekum ǎduvvun mubīnun / ve eni ǎ'budūnī hāƶā SirāTun musteḳīmun
"Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?"
وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ
ve leḳad eDelle minkum cibillen keṧīran e fe lem tekūnū teǎ'ḳilūne
"İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir."
هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
hāƶihi cehennemu lletī kuntum tūǎdūne
"İnkar ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!"
اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
iSlevhā l-yevme bimā kuntum tekfurūne
O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.
اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
l-yevme neḣtimu ǎlā efvāhihim ve tukellimunā eydīhim ve teşhedu erculuhum bimā kānū yeksibūne
Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!
وَلَوْ نَشَاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ
ve lev neşā'u le Tamesnā ǎlā eǎ'yunihim fe stebeḳū S-SirāTa fe ennā yubSirūne
Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.
وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ
ve lev neşā'u le meseḣnāhum ǎlā mekānetihim fe mā steTāǔ muDiyyen ve lā yerciǔne
Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hala düşünmeyecekler mi?
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ
ve men nuǎmmirhu nunekkishu fī l-ḣalḳi e fe lā yeǎ'ḳilūne
Biz, o Peygamber'e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُبِينٌ
ve mā ǎllemnāhu ş-şiǎ'ra ve mā yenbeğī lehu in huve illā ƶikrun ve ḳur'ānun mubīnun
(Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kafirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur'an'ı indirdik.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ
li yunƶira men kāne Hayyen ve yeHiḳḳa l-ḳavlu ǎlā l-kāfirīne