- Türkçe anlamı
- Çekip çıkaranlar / Söküp çıkaranlar / Ruhları çekip alan melekler
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "en-Nâzi’ât" kelimesi
- Diğer adları
- es-Sâhire / et-Tâmme
- Hangi cüzde
- 30: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 81.
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا
ve n-nāziǎāti ğarḳan
Andolsun (kafirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا
ve n-nāşiTāti neşTen
Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا
ve s-sābiHāti sebHen
Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا
fe s-sābiḳāti sebḳan
Derken, öne geçenlere,
فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا
fe l-mudebbirāti emran
Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).
يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ
yevme tercufu r-rācifetu
(6-7) Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ
tetbeǔhā r-rādifetu
(6-7) Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ
ḳulūbun yevmeiƶin vācifetun
O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.
اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ
ebSāruhā ḣāşiǎtun
Onların gözleri (korku ile) inecektir.
يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ
yeḳūlūne e innā le merdūdūne fī l-Hāfirati
Şöyle derler: "Biz gerçekten gerisin geriye eski halimize mi döndürüleceğiz?"
ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً
e iƶā kunnā ǐZāmen neḣiraten
"Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?"
قَالُوا تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ
ḳālū tilke iƶen kerratun ḣāsiratun
"Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür" dediler.
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ
fe innemā hiye zecratun vāHidetun
Halbuki o, bir haykırıştan (sur'un üfürülmesinden) ibarettir.
فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ
fe iƶā hum bi s-sāhirati
Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ مُوسٰى
hel etāke Hadīṧu mūsā
(Ey Muhammed!) Musa'nın haberi sana geldi mi?
اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
iƶ nādāhu rabbuhu bi l-vādi l-muḳaddesi Tuven
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde şöyle seslenmişti:
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى
iƶheb ilā fir'ǎvne innehu Tağā
"Haydi Firavun'a git! Çünkü o azmıştır."
فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰى
fe ḳul hel leke ilā en tezekkā
"Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?
وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰى
ve ehdiyeke ilā rabbike fe teḣşā
Seni Rabbine ileteyim de O'na karşı derinden saygı duyup korkasın!"
فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰى
fe erāhu l-āyete l-kubrā
Derken Musa ona en büyük mucizeyi gösterdi.
فَكَذَّبَ وَعَصٰى
fe keƶƶebe ve ǎSā
Fakat o, Musa'yı yalanladı ve isyan etti.
ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰى
ṧumme edbera yes'ǎā
Sonra sırt dönüp koşarak gitti.
فَحَشَرَ فَنَادٰى
fe Haşera fe nādā
Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:
فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى
fe ḳāle enā rabbukumu l-eǎ'lā
"Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.
فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰى
fe eḣaƶehu (a)llahu nekāle l-āḣirati ve l-ūlā
Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve ahiret cezasıyla cezalandırdı.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰى
inne fī ƶālike le ǐbraten li men yeḣşā
Şüphesiz bunda Allah'tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.
ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَاءُ بَنٰيهَا۠
e entum eşeddu ḣalḳan emi s-semāu benāhā
(Ey inkarcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَا
rafeǎ semkehā fe sevvāhā
Onu yükseltmiş ve ona düzen ve ahenk vermiştir.
وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ
ve eğTaşe leylehā ve eḣrace DuHāhā
O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı.
وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا
ve l-erDe beǎ'de ƶālike deHāhā
Ardından yeri düzenleyip döşedi.
اَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ
eḣrace minhā māehā ve mer'ǎāhā
Ondan suyunu ve merasını çıkardı.
وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا
ve l-cibāle ersāhā
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
metāǎn lekum ve li en'ǎāmikum
Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.
فَاِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰى
fe iƶā cā'eti T-Tāmmetu l-kubrā
(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰى
yevme yeteƶekkeru l-insānu mā seǎā
(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرٰى
ve burrizeti l-ceHīmu li men yerā
Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.
فَاَمَّا مَنْ طَغٰى
fe emmā men Tağā
(37-39) Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا
ve āṧera l-Hayāte d-dunyā
(37-39) Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
فَاِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوٰى
fe inne l-ceHīme hiye l-me'vā
(37-39) Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰى
ve emmā men ḣāfe meḳāme rabbihi ve nehā n-nefse ǎni l-hevā
(40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰى
fe inne l-cennete hiye l-me'vā
(40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَا
yeselūneke ǎni s-sāǎti eyyāne mursāhā
Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.
فِيمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَا
fīme ente min ƶikrāhā
Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?
اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَا
ilā rabbike muntehāhā
Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine aittir.
اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَا
innemā ente munƶiru men yeḣşāhā
Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.
كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا
keennehum yevme yeravnehā lem yelbeṧū illā ǎşiyyeten ev DuHāhā
Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.