- Türkçe anlamı
- Kaşları çatma / Surat astı / Yüzünü ekşitti
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "abese" fiili
- Hangi cüzde
- 30: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 24.
عَبَسَ وَتَوَلّٰى
ǎbese ve tevellā
(1-2) Kendisine o ama geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
اَنْ جَاءَهُ الْاَعْمٰى
en cā'ehu l-eǎ'mā
(1-2) Kendisine o ama geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰى
ve mā yudrīke leǎllehu yezzekkā
(Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak,
اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰى
ev yeƶƶekkeru fe tenfeǎhu ƶ-ƶikrā
Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰى
emmā meni steğnā
Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;
فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰى
fe ente lehu teSaddā
Sen, ona yöneliyorsun.
وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰى
ve mā ǎleyke ellā yezzekkā
(İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!
وَاَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعٰى
ve emmā men cā'eke yes'ǎā
(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
وَهُوَ يَخْشٰى
ve huve yeḣşā
(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰى
fe ente ǎnhu telehhā
(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
كَلَّا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ
kellā innehā teƶkiratun
Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur'an) bir öğüttür.
فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
fe men şā'e ƶekerahu
Dileyen ondan öğüt alır.
فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ
fī SuHufin mukerrametin
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ
merfūǎtin muTahheratin
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
بِاَيْدِي سَفَرَةٍ
bi eydī seferatin
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
كِرَامٍ بَرَرَةٍ
kirāmin beraratin
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَا اَكْفَرَهُ
ḳutile l-insānu mā ekferahu
Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!
مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ
min eyyi şey'in ḣaleḳahu
Allah, onu hangi şeyden yarattı?
مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ
min nuTfetin ḣaleḳahu fe ḳadderahu
Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ
ṧumme s-sebīle yesserahu
Sonra ona yolu kolaylaştırdı.
ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُ
ṧumme emātehu fe eḳberahu
Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.
ثُمَّ اِذَا شَاءَ اَنْشَرَهُ
ṧumme iƶā şā'e enşerahu
Sonra, dilediği vakit onu diriltir.
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا اَمَرَهُ
kellā lemmā yeḳDi mā emerahu
Hayır, hayır o, Allah'ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.)
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ
fe l yenZuri l-insānu ilā Taǎāmihi
Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!
اَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا
ennā Sabebnā l-māe Sabben
Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık.
ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا
ṧumme şeḳaḳnā l-erDe şeḳḳan
Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!
فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا
fe enbetnā fīhā Habben
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَعِنَبًا وَقَضْبًا
ve ǐneben ve ḳaDben
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا
ve zeytūnen ve naḣlen
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَحَدَائِقَ غُلْبًا
ve Hadāiḳa ğulben
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
وَفَاكِهَةً وَاَبًّا
ve fākiheten ve ebben
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
metāǎn lekum ve li en'ǎāmikum
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
فَاِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ
fe iƶā cā'eti S-Sāḣḣatu
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخِيهِ
yevme yefirru l-mer'u min eḣīhi
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وَاُمِّهِ وَاَبِيهِ
ve ummihi ve ebīhi
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ
ve SāHibetihi ve benīhi
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ
li kulli mriin minhum yevmeiƶin şe'nun yuğnīhi
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ
vucūhun yevmeiƶin musfiratun
O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,
ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ
DāHiketun mustebşiratun
Gülerler, sevinirler.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ
ve vucūhun yevmeiƶin ǎleyhā ğaberatun
O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler.
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ
terheḳuhā ḳateratun
Onları bir siyahlık bürür.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ
ulāike humu l-keferatu l-feceratu
İşte onlar, kafirlerdir, günaha dalanlardır.