Abese Suresi 1-16. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

عَبَسَ وَتَوَلّٰى اَنْ جَاءَهُ الْاَعْمٰى وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰى اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰى اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰى فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰى وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰى وَاَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعٰى وَهُوَ يَخْشٰى فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰى كَلَّا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ بِاَيْدِي سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ

1-2.

(1-2) Kendisine o ama geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.

Diyanet İşleri

3.

(Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak,

4.

Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.

5.

Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;

6.

Sen, ona yöneliyorsun.

7.

(İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!

8-10.

(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.

11.

Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur'an) bir öğüttür.

12.

Dileyen ondan öğüt alır.

13-16.

(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

ABESE SÛRESİ

Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir.

Birinci âyetinde, «Yüzünü ekşitip çevirdi» anlamına gelen «abese» fiili, aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 41

Kelime: 130

Harf »: 533 (Lübabu’t-te’vîl: 4/353)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Gözleri görmeyen İbn Ümmî Mektûm (R. A. ) olayı anlatılıyor.

2- Aklını ve idrâkini kullanıp iyice düşünenler için Kur’ân’ın zikir ve öğüt olduğu bildiriliyor..

3- Cenâb-ı Hakkʹın varlığına ve birliğine delâlet eden belge ve de­liller sıralanıyor ve böylece insanın yaratılışı ve ona hazırlanıp verilen yi­yecek ve içecek maddeleri üzerinde duruluyor.

4- Kıyâmet olayının korkunç safhaları bir tablo halinde gözler önüne seriliyor.

5- Kıyâmet gününde insanların, «saîd» ve «şakî» (mutlu ve bedbaht) diye iki gruba ayrılacağı haber veriliyor.

MEÂLİ:

1-2- Kendisine o âma (iki gözü arızalı) geldi diye yüzünü ekşitip çe­virdi.

3-4- Ne bilirsin, belki o temizlenecek veya öğüt alacaktı da o öğüt ona fayda verecekti?

5-6- Ama öğüt almaya ihtiyaç duymayana ise, sen yönelip ilgi duyu­yorsun.

7- Onun arınmasından sana ne?.

8-10- (Allahʹtan) saygı ile korkarak koşup gelenle ilgilenmeyip ken­disinden habersiz (gibi) görünüyorsun.

11- Hayır, hayır; O (Kur’ân) elbette bir öğüttür.

12- Arzu eden Oʹnu hatırlayıp öğüt alır.

13-14- O, saygı duyulan şerefli tertemiz yüce sahifelerdedir.

15-16- İyilik timsâli saygıdeğer kâtiplerin elleriyle (yazılmıştır).

İNİŞ SEBEBİ

Müfessirlerin hemen hepsi bu âyetlerin inmesine sebep olarak şu ola­yı nakletmişlerdir :

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün Kureyş Kabilesiʹnin ileri gelenle­rine hitap etmek üzere onlarla biraraya gelmiş bulunuyordu.. Amacı, on­ları Allah’ın varlığına, birliğine inandırıp son din olan İslâmiyete ısındır­maktı. Tam bu sırada, daha önce Allah’a ve Peygambere inanıp İslâmʹı kendine din olarak seçen âmâ (iki gözü arızalı) İbn Ümmi Mektûm adındaki sahabi çıkageldi ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den bir şey sormak isteye­rek şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hakkʹın sana öğrettiğini bana öğ­ret. » Ancak Resûlüllâh (A. S. ) karşısına aldığı kişilere Allahʹın dinini daha iyi anlatma ve açıklamada bulunma fırsatını kaçırmak istemediğinden İbn Ümmi Mektûm’a iltifat etmedi. Adı geçen sahabi ısrar edip durunca, Re­sûlüllâh (A. S. )ın biraz canı sıkıldı ve mübarek yüzünü biraz ekşitip ona ilgi göstermedi. Bu sebeple konumuzla ilgili âyetler indi.

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki:

- İki gözü ârızalı olan İbn Ümmi Mektûm, Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz’e geldi ve şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Beni irşâd eyle. » O sırada Re­sûlüllah’ın (A. S. ) yanında müşriklerin ulularından bir adam bulunuyordu. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ), İbn Ümmi Mektûmʹdan yüz çevirip öteki adama yöneliyor ve: «Bizim bu söylediklerimizde bir sakınca görüyor mu­sun? » diye soruyor, o da: «Hayır... » diye cevap veriyordu. İşte bu sebep­le «Abese Sûresi» indi. (et-Tac el-Câmi’u li’l-usûl fi Ahâdisi’r-Resûl: 4/282- Tirmizî bu hadisin hasen olduğunu belirtmiştir.)

Yine Hz. Âişe (R. A. )dan yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Kurʹânʹı okuyup onu ihtimamla muhafaza edenin misali, o çok şerefli, saygı değer yazıcı meleklerle beraber (olmaktır). Kurʹânʹı okuyup onu ihtimamla muhafaza eden ve onun üzerinde hırs ve iştiyakla duran kimsenin misali, kendisine iki ecir (sevap ve mükâfat) ve­rilmesidir. » (et-Tac li’l-Câmi’u’l-usûl: 4/282 - Buharî/fezâilü’l-Kur’ân)

«Sizin hayırlınız, Kurʹânʹı öğrenen ve öğretendir. » (Buharî/fezâilü’l-Kur’ân: 1775)

«Sizin en fazîletli ve üstün olanınız, Kurʹânʹı öğrenen ve öğreten­dir. » (Buharî/fezâilü’l-Kur’ân: 1776)

«Kur’ânʹa sâhip (olan hâfız)ın misali, bağlı bulunan devenin sâhibine benzer. Deve sâhibi devesini titizlikle gözetip korumaya çalışırsa, onu tu­tup zaptedebilir. İlgilenmeyip kendi haline bırakırsa, kaçıp gider. » (Buharî/fezâilü’l-Kur’ân: 1777)

«Kurʹân okuyup ona sâhip (hafız) olanlardan birisi için: «Şu ve şu âyetleri unuttum» demek ne fena şeydir! Belki «unutuldu» demek gerekir.

«Sizler artık Kurʹânʹı hep okuyup hatırınızda tutmaya çalışın. Zira Kur’ânʹın hâfız kişilerin gönüllerinden kopup ayrılması, devenin kopup kaçma­sından çok daha seri ve şiddetlidir. » (Buharî/fezâilü’l-Kur’ân: 1778)

MÜʹMİNİN ALLAH YANINDAKİ KIYMETİ

«Kendisine o âma (iki gözü arızalı) geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi.. »

İnsan için dünya hayatında da, âhiret âleminde de en kıymetli nîmet, Allah’a dosdoğru imândır. Yunus Emreʹnin anlatımıyla, imân öyle bir cev­herdir ki hiçbir sarraf onun gerçek değerini bilip ortaya koyamaz.

İnsan dünyadan ayrılırken beraberinde en büyük saadet ve devlet ola­rak imânını götürür. Kabir ve âhiretin her safha ve kademesinde kişi an­cak onun ışığıyla önünü görebilir ve «Sırat» denilen o korkunç ve çok teh­likeli köprüyü onunla geçebilir.

Kurʹânʹda imân nuru tasvîr edilirken şöyle buyuruluyor: «O gün müʹmin erkekleri ve müʹmine kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşar­casına seyrederken görürsün.. » (Hadîd Sûresi: 12)

«O gündeki Allah, peygamberi ve Oʹnunla beraber bulunup imân eden­leri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür. » (Tahrim Sûresi: 8)

İmân bu derece paha biçilmez bir cevher olduğuna göre, ona sâhip olan mü’minin Allah yanında ne kadar kıymetli olduğu kendiliğinden anla­şılır.

O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, Mekke’nin ileri gelen müş­riklerinden birini veya birkaç tanesini İslâm’a ısındırırım umuduyla çaba sarfederken kapıya gelen a’mâ bir mü’mine ilgi göstermemesi ve yüzünü bütünüyle müşriklere çevirip o a’mâya iltifat etmemesi, kınanmasına sebep olmuştur.

Zira İslâmiyet şekil ve servetten, makam ve rütbeden ziyade kalp ve kafayla, imân ve sâlih amelle meşgul olur. İnanmayan asilzadeyi değil, ina­nan köle ve esiri kardeş edinmemizi emreder. Sâlih amelde bulunmayan zengine değil, sâlih amelde bulunan fakire daha çok ilgi ve itibar göste­rilmesini tavsiyede bulunur. İbn Ümmi Mektûm, Habeşli Bilâl, İranlı Sel­mân ve benzeri fakir ve kölelerin Resûlüllah’ın (A. S. ) irfan meclisinde gör­dükleri sıcak ve samimi ilgi bunun açık misallerinden biridir. Mekke fethedildiği gün, Bilâlʹın ezan okumak üzere kutsal Kâbe’nin damına çıkmasını emreden Resûlüllah’ın (A. S. ) bununla bütün dünyaya, gerçek değer ve fa­zîletin imân ve takvâda toplandığını ilân etmesi bir başka belge değil mi­dir?

Ayrıca konumuzu oluşturan âyetlerde, İbn Ümmi Mektûm’a iltifat et­meyip bir süre onunla ilgilenmiyen Resûlüllah’ın (A. S. ) bu olaydan dolayı ardarda üç uyarı ve kınama ile muahaza edilmesi son derece dikkat çe­kicidir. Bu üç uyarı şöyledir:

1- Kendisine bir a’mâ geldi diye yüzünü ekşitip çevirdi.

2- Ne bilirsin, belki o temizlenecek veya öğüt alacaktı da öğüt ona fayda verecekti.

3- Allah’tan saygı ile korkarak koşup gelenle ilgilenmeyip kendisin­den habersiz (gibi) görünüyorsun.

Ayrıca Cenâb-ı Hak sözü edilen olayla, ilim ve irfanı, hak ve hakikati yaymada, kişileri ve toplumları eğitmede bir bakıma fırsat eşitliğinin gere­ğine işarette bulunuyor.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu konu doğrultusunda iki ayrı beyân daha vardır: Birincisi En’âm Sûresi 52. âyette, İkincisi Kehf Sûresi 28. âyette anılmak­tadır. Geniş bilgi için bu iki âyetin tefsîrine bakılması şayân-i tavsiyedir.

Hakkında bu kadar âyet inen ve Resûlüllah’ın (A. S. ) kınanmasına se­bep teşkil eden iki gözü arızalı kimdir? Asıl adı Amr b. Kays’dir. İbn Ümmi Mektûm onun künyesidir. Bu zat, Hz. Hatice’nin (R. A. ) dayısının oğludur. İlk muhacirlerden olup gözlerini kaybetmiş bulunuyordu. Sözü edilen olay­dan sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, İbn Ümmi Mektûm’a fazla ilgi gös­termeye başladı; ona müezzinlik payesi verdi ve Medine dışına çıktığında onu kendi yerine nâib bıraktı. Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz seferde bulunurken iki defa İbn Ümmi Mektum Mescid-i Saadetʹte imam olup mü’­minlere namaz kıldırdı.

KUR’ÂN BÜTÜNÜYLE ÖĞÜTTÜR

«Hayır, hayır; O (Kurʹân) elbette bir öğüttür. Arzu eden Oʹnu hatırlayıp öğüt alır. »

Kurʹân her vesileyle Allah’ı, O’nun yüksek kudretini hatırlatan; insa­nın günlük hayatının her bölümünde Allah’ın anılmasını emir ve tavsiye eden; kişinin kâinat plânındaki yerini, görevini belirleyen ve onu hep iyi­ye, doğruya, güzele yönlendirip duygu ve düşüncesine, akıl ve idrâkine seslenen bir kitaptır. Onun bu özelliğinden dolayı ilgili âyette «Tezkîre» diye anılmıştır.

Şüphesiz Kurʹân aynı özelliğiyle bütün insanlara, kavim ve milletlere de tezkiredir. Çünkü Kur’ân akla ışık tutup yol göstermekte, duyguyu yön­lendirmekte, düşünce ufkunu genişletmekte, çok tesirli ve kalıcı öğüt ver­mekte, ibret alınacak misalleri getirmekte, Allah ile kulları arasındaki yol üzerinde bulunan engelleri kaldırmakta benzersiz bir rehberdir. Aklını, vic­danını kullanabilen herkesi aydınlatan ve nuru asla sönmeyen bir meşale­dir.

Ancak unutmayalım ki, dinde zorlama yoktur. Canı isteyen bu öğüdü dinler ve nasîbini alır; canı istemeyen dinlemez. Zira hak bâtıldan, doğru eğriden, yanlış doğrudan ayrılmış ve bu zıtlar arasında ayrım yapacak ger­çek kıstaslar konulmuştur. Kur’ân’ın muhatabı ise ancak akıl sâhipleridir.

O bakımdan ünlü müfessir Kurtubî, âyette geçen «tezkîre»yi, «mev’ize» ve «tebsîre» diye yorumlamıştır. Mev’ize, vaaz ve öğüt demektir. Tebsîre ise, gerçeği gösterme, ibret ve öğüt alınacak olaylara, konulara dikkatleri çekmek ve hakikati öğretmek için geniş mânalara delâlet eden bir kav­ramdır.

TERTEMİZ, YÜCE KUTSAL SAHİFELER

«O, saygı duyulan şerefli tertemiz yüce sahifelerdedir. »

Şüphesiz sahifeler, içinde yazılı olan fikirlere, bilgilere ve gerçeklere göre değer kazanır. Allah kelâmı (sözü) ne kadar seçkin, şerefli, aziz ve saygıdeğer ise, onun yazılı bulunduğu sahifeler de aynı oranda şerefli, aziz ve saygıdeğerdir.

Mushaf sahifelerinde yazılı olan Allah sözü, önce Levh-i Mahfûz’da nurdan sahifelere nakşedilmiş, sonra görevli melekler tarafından oradan alınıp diğer nurdan sahifelere yazılmıştır. Sonra da Melek Cebrâîl vasıta­sıyla Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin gönül sahifesine aksettirilmiş ve arka­sından da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz telakki ettiği âyetleri kendi kâtiple­rine yazdırmak suretiyle aynen korunmasını sağlamıştır.

Cenâb-ı Hak, kâtip meleklerden söz ederken onlar hakkında iki sıfat kullanmıştır: «Kirâm» ve «Berere».. Böylece Allah kelâmını yazan hem me­lekler, hem de Resûlüllah’ın meclisindeki kâtipler övülmekte ve Kur’ân ile, Kur’ân ilimleriyle meşgûl olanlara, Mushaf yazan hattatlara güzel bir ölçü verilmektedir.

Kirâm, ya «kerem»den, ya da «kerâmet»den gelen «kerîm»in çoğulu­dur. Berere ise, «bârr»ın çoğuludur. Böylece Kur’ân’ı yazan meleklerin Al­lah yanında çok aziz, şerefli oldukları; aynı zamanda o meleklerin iyilik ve ihsan sever oldukları, gerçek mü’minler için duâ ve istiğfarda bulun­dukları söz konusudur. Cömertlik, şefkat, merhamet, yakınlık, nezaket ve nezahat o meleklerin şiârı, olgunluk onların değişmeyen sıfatıdır.

Kur’ân ile meşgul olan mü’minler için en güzel örnek teşkil etmekte­dirler. Öyle ki, Kur’ân’a inanan ve onunla amel eden her mü’min iyilik sever, âlicenap, vekarlı, cömert, aziz ve şerefli olmalıdır.

Buharî bu iki önemli sıfatı dikkate alarak diyor ki:

«Kur’ân’ı kalbinde ve kafasında taşıyan kimsenin söz ve davranışla­rında doğruluk, iyilik bulunması, aynı zamanda doğruyu göstermesi, iyi­liği tavsiye etmesi gerekir. »

«Sefere» «sâfir»in çoğuludur. «Yazıcılar, kâtipler» demektir. Daha çok kitap yazanlarla ilgili bir anlam taşımaktadır. Çünkü aynı kökten gelen «şiir», «yazılıp hazırlanmış kitap» demektir. Kapalı şeyin üzerindeki örtüyü açmak, düzeltmek mânasında da kullanıldığı vakidir. Nitekim bu mânayla hükümdarlar, kabileler ve ülkeler arasında gidip gelen elçiye «sefîr» de­nilmiştir.

Şüphesiz gerek Levh-i Mahfuz’daki ana kitabın, gerekse dünya sema­sına indirilen Kur’ânʹın bu iki âlemdeki mahiyet ve hakikatini, yazılış tar­zını ve yazan meleklerin nasıl, ne ile yazdıklarını bilmemiz mümkün değil­dir. Zira nurdan sahifelere, nurdan kalemle ve o kalemleri tutan nurdan yaratılmış meleklerle yazılan Kitabullah’ın oradaki nûrânî mana ve şek­lini tasvîr etmek insan gücünü aşmaktadır.

O bakımdan biz müʹmin olarak sadece Allahʹın ve Resûlüllahʹın bildir­diklerine inanır, gerisini Cenâb-ı Hakkʹın ilmine bırakırız.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, öğüt alıp araştırmak isteyen İbn Ummi Mektûm olayı konu edilerek Cenâb-ı Hak yanında bir mü’minin ne kadar üstün kıy­met taşıdığına işârette bulunuldu. Sonra da Kur’ân’ın çok şerefli kâtipler tarafından yazıldığına değinilerek bu kitabın dileyen herkes için sağlam bir öğüt olduğu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insana, insanlığın mâna ve hikmetini öğreten Kur’ân’a ilgisiz ve bilgisiz kalacak olanlar nankörlükle vasıflanıyor. Sonra da insanın yaratılışındaki gelişme safhaları üzerinde durularak İlâhî kudretin her şeye yeteceğine işâret ediliyor.