- Türkçe anlamı
- Gönderilenler
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "el-Mürselât" kelimesi
- Diğer adları
- Ve'l-Mürselât / Ve'l-Mürselâti urfen
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 33.
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا
ve l-murselāti ǔrfen
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا
fe l-ǎāSifeti ǎSfen
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا
ve n-nāşirāti neşran
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا
fe l-feriḳāti ferḳan
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا
fe l-mulḳiyāti ƶikran
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
عُذْرًا اَوْ نُذْرًا
ǔƶran ev nuƶran
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ
innemā tūǎdūne le vāḳiǔn
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ
fe iƶā n-nucūmu Tumiset
Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,
وَاِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ
ve iƶā s-semāu furicet
Gök yarıldığı zaman,
وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ
ve iƶā l-cibālu nusifet
Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,
وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْ
ve iƶā r-rusulu uḳḳitet
Peygamberler için (ümmetlerine şahitlik etmek üzere) vakit belirlendiği zaman (kıyamet gerçekleşir).
لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْ
li eyyi yevmin uccilet
(Bu) hangi güne ertelenmiştir?
لِيَوْمِ الْفَصْلِ
li yevmi l-feSli
Hüküm ve ayırım gününe.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ
ve mā edrāke mā yevmu l-feSli
Hüküm ve ayırım gününü sen ne bileceksin.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّلِينَ
e lem nuhliki l-evvelīne
Biz öncekileri helak etmedik mi?
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِرِينَ
ṧumme nutbiǔhumu l-āḣirīne
Sonra arkadan gelenleri de onların peşine takacağız.
كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike nef'ǎlu bi l-mucrimīne
Biz suçlulara işte böyle yaparız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ
e lem naḣluḳkum min māin mehīnin
Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?
فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ
fe ceǎlnāhu fī ḳarārin mekīnin
(21-22) Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk.
اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍ
ilā ḳaderin meǎ'lūmin
(21-22) Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk.
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ
fe ḳadernā fe niǎ'me l-ḳādirūne
Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Biz ne güzel biçim verenleriz!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتًا
e lem nec'ǎli l-erDe kifāten
(25-26) Biz yeryüzünü dirileri de ölüleri de toplayan (bir yurt) yapmadık mı?
اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتًا
eHyā'en ve emvāten
(25-26) Biz yeryüzünü dirileri de ölüleri de toplayan (bir yurt) yapmadık mı?
وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا
ve ceǎlnā fīhā ravāsiye şāmiḣātin ve esḳaynākum māen furāten
Orada sabit yüce dağlar yaratmadık mı, size tatlı bir su içirmedik mi?
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ
inTaliḳū ilā mā kuntum bihi tukeƶƶibūne
Onlara şöyle denecek: "Yalanlamakta olduğunuz şeye (cehennem azabına) gidin."
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى ظِلٍّ ذِي ثَلٰثِ شُعَبٍ
inTaliḳū ilā Zillin ƶī ṧelāṧi şuǎbin
(30-31) "Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki, o ne gölgelendirir ne de alevden korur."
لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ
lā Zelīlin ve lā yuğnī mine l-lahebi
(30-31) "Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki, o ne gölgelendirir ne de alevden korur."
اِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ
innehā termī bi şerarin ke l-ḳaSri
Şüphesiz cehennem, her biri saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçar.
كَاَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌ
keennehu cimāletun Sufrun
Bunlar sanki birer kızıl devedir.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ
hāƶā yevmu lā yenTiḳūne
Bu, konuşamayacakları gündür.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ
ve lā yu'ƶenu lehum fe yeǎ'teƶirūne
Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْاَوَّلِينَ
hāƶā yevmu l-feSli cemeǎ'nākum ve l-'evvelīne
Bu, hüküm ve ayırma günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya toplamışızdır.
فَاِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ
fe in kāne lekum keydun fe kīdūni
Eğer bir tuzağınız varsa, haydi bana tuzak kurun!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ
inne l-mutteḳīne fī Zilālin ve ǔyūnin
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, gölgeler içinde ve pınar başlarındadırlar.
وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ
ve fevākihe mimmā yeştehūne
Canlarının çektiği meyveler içerisindedirler.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
kulū ve şrabū heniyen bimā kuntum teǎ'melūne
"Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin için."
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
Şüphesiz biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ
kulū ve temetteǔ ḳalīlen innekum mucrimūne
Ey inkar edenler! (Dünyada) yiyin ve birazcık yararlanın! Şüphesiz sizler suçlularsınız.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ
ve iƶā ḳīle lehumu rkeǔ lā yerkeǔne
Onlara, "Rüku edin (namaz kılın)" dendiği zaman rüku etmezler.
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
O gün vay yalanlayanların haline!
فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
fe bi eyyi Hadīṧin beǎ'dehu yu'minūne
Onlar artık ondan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?