- Türkçe anlamı
- İnsan
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "insan" kelimesi / Aynı âyette geçen "ed-Dehr" kelimesinden dolayı Dehr sûresi diye de anılır. Dehr, zaman demektir.
- Diğer adları
- Dehr / Emşâc / Ebrâr / Hel etâke
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 98.
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا
hel etā ǎlā l-insāni Hīnun mine d-dehri lem yekun şey'en meƶkūran
İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا
innā ḣaleḳnā l-insāne min nuTfetin emşācin nebtelīhi fe ceǎlnāhu semīǎn beSīran
Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا
innā hedeynāhu s-sebīle immā şākiran ve immā kefūran
Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَعِيرًا
innā eǎ'tednā li l-kāfirīne selāsile ve eğlālen ve seǐyran
Şüphesiz biz, kafirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
inne l-ebrāra yeşrabūne min ke'sin kāne mizācuhā kāfūran
İyiler ise, katkısı kafur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
ǎynen yeşrabu bihā ǐbādu (a)llahi yufeccirūnehā tefcīran
Bir pınar ki Allah'ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا
yūfūne bi n-neƶri ve yeḣāfūne yevmen kāne şerruhu musteTīran
O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَاَسِيرًا
ve yuT'ǐmūne T-Taǎāme ǎlā Hubbihi miskīnen ve yetīmen ve esīran
Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا
innemā nuT'ǐmukum li vechi (a)llahi lā nurīdu minkum cezā'en ve lā şukūran
(Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) "Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz."
اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا
innā neḣāfu min rabbinā yevmen ǎbūsen ḳamTarīran
"Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız."
فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا
fe veḳāhumu (a)llahu şerra ƶālike l-yevmi ve leḳḳāhum neDraten ve surūran
Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir.
وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا
ve cezāhum bimā Saberū cenneten ve Harīran
Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipek(ten giysiler) ile mükafatlandırır.
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا
muttekiīne fīhā ǎlā l-erāiki lā yeravne fīhā şemsen ve lā zemherīran
Orada koltuklar üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
ve dāniyeten ǎleyhim Zilāluhā ve ƶullilet ḳuTūfuhā teƶlīlen
Üzerlerine cennetin gölgeleri sarkmış, cennetin meyveleri (kolayca alınacak şekilde) yakınlaştırılarak hazırlanmıştır.
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا
ve yuTāfu ǎleyhim bi āniyetin min fiDDetin ve ekvābin kānet ḳavārīrā
Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehler dolaştırılır.
قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا
ḳavārīra min fiDDetin ḳadderūhā teḳdīran
Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir.
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَبِيلًا
ve yusḳavne fīhā ke'sen kāne mizācuhā zencebīlen
Orada kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kaseden içirilir.
عَيْنًا فِيهَا تُسَمّٰى سَلْسَبِيلًا
ǎynen fīhā tusemmā selsebīlen
Orada bir pınar ki ona "selsebil" adı verilir.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا
ve yeTūfu ǎleyhim vildānun muḣalledūne iƶā raeytehum Hasibtehum lu'lu'en menṧūran
Çevrelerinde, gördüğünde saçılmış inciler sanacağın, hep aynı gençlik ve güzellikte kalacak hizmetçiler dolaşır.
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا
ve iƶā raeyte ṧemme raeyte neǐymen ve mulken kebīran
Orada, görünce (sonsuz) nimetler ve büyük bir mülk (hükümranlık) görürsün.
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا
ǎāliyehum ṧiyābu sundusin ḣuDrun ve istebraḳun ve Hullū esāvira min fiDDetin ve seḳāhum rabbuhum şerāben Tahūran
Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süsleneceklerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا
inne hāƶā kāne lekum cezā'en ve kāne seǎ'yukum meşkūran
Onlara şöyle denecektir: "Şüphesiz bu sizin için bir mükafattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür."
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْزِيلًا
innā neHnu nezzelnā ǎleyke l-ḳurāne tenzīlen
Şüphe yok ki, Kur'an'ı sana elbette biz indirdik biz.
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًا
fe Sbir li Hukmi rabbike ve lā tuTiǎ' minhum āṧimen ev kefūran
O halde, Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkara ve hiçbir nanköre itaat etme.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصِيلًا
ve ƶkuri isme rabbike bukraten ve eSīlen
Sabah akşam Rabbinin adını an.
وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا
ve mine l-leyli fe scud lehu ve sebbiHhu leylen Tavīlen
Gecenin bir kısmında O'na secde et; geceleyin de O'nu uzun uzadıya tespih et.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا
inne hā'ulā'i yuHibbūne l-ǎācilete ve yeƶerūne verā'ehum yevmen ṧeḳīlen
Şunlar (inanmayanlar) dünyayı tercih ediyorlar ve çetin bir günü arkalarına atıyorlar.
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَا اَسْرَهُمْ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَا اَمْثَالَهُمْ تَبْدِيلًا
neHnu ḣaleḳnāhum ve şedednā esrahum ve iƶā şi'nā beddelnā emṧālehum tebdīlen
Onları biz yarattık ve eklemlerini (birbirine) biz bağladık. Dilediğimizde (onları yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.
اِنَّ هٰذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا
inne hāƶihi teƶkiratun fe men şā'e tteḣaƶe ilā rabbihi sebīlen
İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
ve mā teşā'ūne illā en yeşā'e (a)llahu inne (a)llahe kāne ǎlīmen Hakīmen
Allah'ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا
yudḣilu men yeşā'u fī raHmetihi ve Z-Zālimīne eǎdde lehum ǎƶāben elīmen
O, dilediği kimseyi rahmetine sokar. Zalimlere ise elem dolu bir azap hazırlamıştır.