- Türkçe anlamı
- Diriliş
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "el-Kıyâme" kelimesi
- Diğer adları
- Kıyâme / Lâ uksimü
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 31.
لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ
lā uḳsimu bi yevmi l-ḳiyāmeti
Kıyamet gününe yemin ederim.
وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
ve lā uḳsimu bi n-nefsi l-levvāmeti
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ
e yeHsebu l-insānu ellen necmeǎ ǐZāmehu
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır?
بَلٰى قَادِرِينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ
belā ḳādirīne ǎlā en nusevviye benānehu
Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلْ يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُ
bel yurīdu l-insānu li yefcura emāmehu
Fakat insan önünü (geleceğini, kıyameti) yalanlamak ister.
يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِ
yeselu eyyāne yevmu l-ḳiyāmeti
"O kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ
fe iƶā beriḳa l-beSaru
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
وَخَسَفَ الْقَمَرُ
ve ḣasefe l-ḳameru
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ
ve cumiǎ ş-şemsu ve l-ḳameru
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ
yeḳūlu l-insānu yevmeiƶin eyne l-meferru
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
كَلَّا لَا وَزَرَ
kellā lā vezera
Hayır, hiçbir sığınacak yer yoktur.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ
ilā rabbike yevmeiƶin l-musteḳarru
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَ
yunebbeu l-insānu yevmeiƶin bimā ḳaddeme ve eḣḣara
O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.
بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
beli l-insānu ǎlā nefsihi beSīratun
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذِيرَهُ
ve lev elḳā meǎāƶīrahu
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ
lā tuHarrik bihi lisāneke li teǎ'cele bihi
(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ
inne ǎleynā cem'ǎhu ve ḳur'ānehu
Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.
فَاِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ
fe iƶā ḳara'nāhu fe ttebiǎ' ḳur'ānehu
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ
ṧumme inne ǎleynā beyānehu
Sonra onu açıklamak da bize aittir.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ
kellā bel tuHibbūne l-ǎācilete
(20-21) Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَ
ve teƶerūne l-āḣirate
(20-21) Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ
vucūhun yevmeiƶin nāDiratun
O gün birtakım yüzler aydındır.
اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
ilā rabbihā nāZiratun
Rablerine bakarlar.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ
ve vucūhun yevmeiƶin bāsiratun
O gün birtakım yüzler de asıktır.
تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ
teZunnu en yuf'ǎle bihā fāḳiratun
Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.
كَلَّا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ
kellā iƶā beleğati t-terāḳiye
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَقِيلَ مَنْ۔ رَاقٍ
ve ḳīle men rāḳin
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُ
ve Zenne ennehu l-firāḳu
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ
ve elteffeti s-sāḳu bi s-sāḳi
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ
ilā rabbike yevmeiƶin l-mesāḳu
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰى
fe lā Saddeḳa ve lā Sallā
O, (Peygamberi) doğrulamamış, namaz da kılmamıştı.
وَلٰكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
ve lākin keƶƶebe ve tevellā
Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِهِ يَتَمَطّٰى
ṧumme ƶehebe ilā ehlihi yetemeTTā
Sonra da kasıla kasıla ailesine gitmişti.
اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰى
evlā leke fe evlā
(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.
ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰى
ṧumme evlā leke fe evlā
(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
e yeHsebu l-insānu en yutrake suden
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.
اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰى
e lem yeku nuTfeten min meniyyin yumnā
O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰى
ṧumme kāne ǎleḳaten fe ḣaleḳa fe sevvā
Sonra bu, bir "alaka" oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.
فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى
fe ceǎle minhu z-zevceyni ƶ-ƶekera ve l-'unṧā
Nihayet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti.
اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى
e leyse ƶālike bi ḳādirin ǎlā en yuHyiye l-mevtā
Şimdi, bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?