Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ
fe mā tenfeǔhum şefāǎtu ş-şāfiǐyne
Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar?
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ
fe mā lehum ǎni t-teƶkirati muǎ'riDīne
(50-51) Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
keennehum Humurun mustenfiratun / ferrat min ḳasveratin
Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً
bel yurīdu kullu mriin minhum en yu'tā SuHufen muneşşeraten
Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّا بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَ
kellā bel lā yeḣāfūne l-āḣirate
Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur'an) bir uyarıdır.
كَلَّا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌ
kellā innehu teƶkiratun
Artık kim dilerse ondan öğüt alır.
فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
fe men şā'e ƶekerahu
Bununla beraber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvaya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır.
وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ
ve mā yeƶkurūne illā en yeşā'e (a)llahu huve ehlu t-teḳvā ve ehlu l-meğfirati
Kıyamet gününe yemin ederim.
لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ
lā uḳsimu bi yevmi l-ḳiyāmeti
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).
وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
ve lā uḳsimu bi n-nefsi l-levvāmeti
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır?
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ
e yeHsebu l-insānu ellen necmeǎ ǐZāmehu
Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلٰى قَادِرِينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ
belā ḳādirīne ǎlā en nusevviye benānehu
Fakat insan önünü (geleceğini, kıyameti) yalanlamak ister.
بَلْ يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُ
bel yurīdu l-insānu li yefcura emāmehu
"O kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِ
yeselu eyyāne yevmu l-ḳiyāmeti
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ
fe iƶā beriḳa l-beSaru / ve ḣasefe l-ḳameru / ve cumiǎ ş-şemsu ve l-ḳameru / yeḳūlu l-insānu yevmeiƶin eyne l-meferru
Hayır, hiçbir sığınacak yer yoktur.
كَلَّا لَا وَزَرَ
kellā lā vezera
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ
ilā rabbike yevmeiƶin l-musteḳarru
O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.
يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَ
yunebbeu l-insānu yevmeiƶin bimā ḳaddeme ve eḣḣara
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذِيرَهُ
beli l-insānu ǎlā nefsihi beSīratun / ve lev elḳā meǎāƶīrahu
(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ
lā tuHarrik bihi lisāneke li teǎ'cele bihi
Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.
اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ
inne ǎleynā cem'ǎhu ve ḳur'ānehu
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.
فَاِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ
fe iƶā ḳara'nāhu fe ttebiǎ' ḳur'ānehu
Sonra onu açıklamak da bize aittir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ
ṧumme inne ǎleynā beyānehu