- Türkçe anlamı
- Örtünüp bürünen / Gizlenen
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "el-Müddessir" kelimesi
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 4.
يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ
yā eyyuhā l-muddeṧṧiru
Ey örtünüp bürünen (Peygamber!)
قُمْ فَاَنْذِرْ
ḳum fe enƶir
Kalk da uyar.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
ve rabbeke fe kebbir
Rabbini yücelt.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ
ve ṧiyābeke fe Tahhir
Nefsini arındır.
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ
ve r-rucze fe hcur
Şirkten uzak dur.
وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ
ve lā temnun testekṧiru
İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma.
وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ
ve li rabbike fe Sbir
Rabbinin rızasına ermek için sabret.
فَاِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ
fe iƶā nuḳira fī n-nāḳūri
(8-9) Sur'a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.
فَذٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ
fe ƶālike yevmeiƶin yevmun ǎsīrun
(8-9) Sur'a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.
عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ
ǎlā l-kāfirīne ğayru yesīrin
Kafirler için hiç kolay değildir.
ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا
ƶernī ve men ḣaleḳtu veHīden
Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا
ve ceǎltu lehu mālen memdūden
(12-13) Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.
وَبَنِينَ شُهُودًا
ve benīne şuhūden
(12-13) Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.
وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا
ve mehhedtu lehu temhīden
Kendisine alabildiğine imkanlar sağladım.
ثُمَّ يَطْمَعُ اَنْ اَزِيدَ
ṧumme yeTmeǔ en ezīde
Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar.
كَلَّا اِنَّهُ كَانَ لِاٰيَاتِنَا عَنِيدًا
kellā innehu kāne li āyātinā ǎnīden
Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı inatçıdır.
سَاُرْهِقُهُ صَعُودًا
se urhiḳuhu Saǔden
Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.
اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
innehu fekkera ve ḳaddera
Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
fe ḳutile keyfe ḳaddera
Kahrolası nasıl da ölçtü biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
ṧumme ḳutile keyfe ḳaddera
Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!
ثُمَّ نَظَرَ
ṧumme neZera
Sonra (Kur'an hakkında) derin derin düşündü.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ
ṧumme ǎbese ve besera
Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.
ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ
ṧumme edbera ve stekbera
(23-24) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir."
فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ
fe ḳāle in hāƶā illā siHrun yu'ṧeru
(23-24) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir."
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ
in hāƶā illā ḳavlu l-beşeri
"Bu, ancak insan sözüdür."
سَاُصْلِيهِ سَقَرَ
se uSlīhi seḳara
Ben onu "Sekar"a (cehenneme) sokacağım.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُ
ve mā edrāke mā seḳaru
Sekar'ın ne olduğunu sen ne bileceksin?
لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ
lā tubḳī ve lā teƶeru
Geride bir şey koymaz, bırakmaz.
لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ
levvāHatun li l-beşeri
Derileri kavurur.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
ǎleyhā tis'ǎte ǎşera
Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.
وَمَا جَعَلْنَا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ
ve mā ceǎlnā eSHābe n-nāri illā melāiketen ve mā ceǎlnā ǐddetehum illā fitneten li(e)lleƶīne keferū li yesteyḳine (e)lleƶīne ūtū l-kitābe ve yezdāde (e)lleƶīne āmenū īmānen ve lā yertābe (e)lleƶīne ūtū l-kitābe ve l-mu'minūne ve li yeḳūle (e)lleƶīne fī ḳulūbihim meraDun ve l-kāfirūne māƶā erāde (a)llahu bi hāƶā meṧelen ke ƶālike yuDillu (a)llahu men yeşā'u ve yehdī men yeşā'u ve mā yeǎ'lemu cunūde rabbike illā huve ve mā hiye illā ƶikrā li l-beşeri
Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkar edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kafirler, "Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi" desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.
كَلَّا وَالْقَمَرِ
kellā ve l-ḳameri
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَ
ve l-leyli iƶ edbera
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَ
ve S-SubHi iƶā esfera
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
اِنَّهَا لَاِحْدَى الْكُبَرِ
innehā le iHdā l-kuberi
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
نَذِيرًا لِلْبَشَرِ
neƶīran li l-beşeri
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَ
li men şā'e minkum en yeteḳaddeme ev yeteeḣḣara
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ
kullu nefsin bimā kesebet rahīnetun
Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.
اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَمِينِ
illā eSHābe l-yemīni
Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.
فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ
fī cennātin yetesā'elūne
(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi Sekar'a (cehenneme) ne soktu?"
عَنِ الْمُجْرِمِينَ
ǎni l-mucrimīne
(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi Sekar'a (cehenneme) ne soktu?"
مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ
mā selekekum fī seḳara
(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi Sekar'a (cehenneme) ne soktu?"
قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ
ḳālū lem neku mine l-muSallīne
Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik."
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ
ve lem neku nuT'ǐmu l-miskīne
"Yoksula yedirmezdik."
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ
ve kunnā neḣūDu meǎ l-ḣāiDīne
"Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık."
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ
ve kunnā nukeƶƶibu bi yevmi d-dīni
"Ceza gününü de yalanlıyorduk."
حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَقِينُ
Hattā etānā l-yeḳīnu
"Nihayet ölüm bize gelip çattı."
فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ
fe mā tenfeǔhum şefāǎtu ş-şāfiǐyne
Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ
fe mā lehum ǎni t-teƶkirati muǎ'riDīne
Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar?
كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ
keennehum Humurun mustenfiratun
(50-51) Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
ferrat min ḳasveratin
(50-51) Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً
bel yurīdu kullu mriin minhum en yu'tā SuHufen muneşşeraten
Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
كَلَّا بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَ
kellā bel lā yeḣāfūne l-āḣirate
Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌ
kellā innehu teƶkiratun
Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur'an) bir uyarıdır.
فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
fe men şā'e ƶekerahu
Artık kim dilerse ondan öğüt alır.
وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ
ve mā yeƶkurūne illā en yeşā'e (a)llahu huve ehlu t-teḳvā ve ehlu l-meğfirati
Bununla beraber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvaya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır.