İnsan Suresi 1-3. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

1.

İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.

Diyanet İşleri

2.

Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.

3.

Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

İNSAN SÛRESİ

Tabiîn’den Mücâhid ve Katade’ye göre, sûrenin tamamı Medineʹde inmiştir. Cumhurun da tesbit ve görüşü böyledir. İbn Abbas (R. A. ), Atâ’ b. Yesâr ve Mukatil’e göre, Mekkeʹde inmiştir. Diğer bazı ilim adamlarına göre, 24. âyeti dışında tamamı Medine’de inmiştir. el-Hasan ile İkrime de bu görüştedir. Mâverdî’ye göre, baştan 23. âyete kadar Medine’de, gerisi Mekke’de inmiştir. (Bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 4/337- Tefsîr-i Kurtubî: 19/118- Fethü’l-kadir: 5/343)

Birinci âyetinde, «İnsan üzerine zamandan öyle bir dönem gelip geç­ti ki.. » cümlesiyle insandan söz edildiği için, bu aynı zamanda sûreye isim olmuştur. Ayrıca sûreye «Hel etâ» sözüyle başlandığından ona «Hel etâ sûresi» de denilmiştir.

Kurtubîʹnin İbn Vehb ve İbn Zeydʹden rivâyet ettiğine göre: Siyahî bir adam Resûlüllah’ın (A, S. ) yanında oturmuş, birtakım şeyler soruyor­du. Onun soruları uzayınca Hz. Ömer (R. A. ) dayanamadı ve o siyahîye: «Resûlüllahʹa (A. S. ) ağırlık yapma! » diye uyarıda bulundu. Resûlüllâh (A. S. ) Ömer’e dönerek: «Ey Hattab’ın oğlu! Onu kendi haline bırak» buyurdu ve çok geçmeden bu sûre indi. Resûlüllâh (A. S. ) inen âyetleri okumaya baş­ladı; derken cennetin sıfat ve özelliklerini anlatan âyetlere gelince, siyahî heyecanlandı ve kendisine bir titreme geldi ve oracıkta ruhunu teslim etti. Resûlüllâh (A. S. ) yanında bulunanlara şöyle buyurdu: «Arkadaşınızın ve­ya kardeşinizin cennete olan şevki ve arzusu onun ruhunu bedeninden çe­kip aldı. »

Kuşeyrîye göre, bu sûre Ali b. Ebî Tâlib (R. A. ) hakkında inmiştir.

Âyet sayısı: 31

Kelime »: 240

Harf »: 1054 (Lübabu’t-te’vîl: 4/338)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- İnsanın yaratılması ve bu olayın çok gerilere uzandığı bildiriliyor.

2- Hakk’a inanıp O’nun nimetlerine karşı şükreden kullarla, bile bi­le inkârda ısrar eden sapıklara verilecek karşılığa değiniliyor ve bu konuda duygu ve düşünceler yönlendirilmek isteniyor.

3- Peygamber (A. S. ) ve dolayısıyla Onun yolunda yürüyenlere sabır tavsiye ediliyor ve gece ibâdetine devam etmeleri isteniliyor.

4- Zâlimler için elem verici bir azabın hazırlandığına değinilerek, zorba mütecavizler uyarılıyor.

Sûreyle ilgili hadîsler:

Enes b. Mâlik (R. A. )den yapılan rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendi­miz’in şöyle buyurduğu bildiriliyor:

«Allah, Ademʹi cennette şekillendirdikten sonra dilediği kadar onu o vaziyette bıraktı. İblis ise, bu arada sık sık o şekillenmiş cisme uğruyor, dikkatle bakıyordu; derken içinin boş olduğunu gördü. Anladı ki o sözün­de durmayacak, nefsine sahip olamıyacaktır. » (Müslim/birr: 111 - Ahmed: 229, 240, 254)

«İnsanların hemen hepsi sabahleyin kalkar da ya nefsini satıp onu helâk eder ya da onu azâd edip hürriyetine kavuşturur. » (Müslim/birr: 111)

«Doğan her çocuk fıtrat (Allah ve din duygusu) üzere doğar; tâki dili açılıp konuşmaya başlar. İşte o zaman ya şükreder, ya da nankörlükte bulunur. » (Müslim /kader: 25)

«Evinden dışarı çıkan her kişinin mutlaka kapısında (mânevî anlam­da) iki bayrak bulunur. Onlardan biri meleğin elinde, diğeri şeytanın elin­dedir. Eğer Allahʹın sevdiği bir iş için çıkıyorsa, melek elindeki bayrakla onu takip eder ve evine dönünceye kadar o, meleğin bayrağı altında olur. Bunun aksine Allah’ın sevmediği bir işi için çıkıyorsa, şeytan elindeki bay­rakla onu izler ve o evine dönünceye kadar şeytanın bayrağı altında bu­lunur. » (Ahmed: 2/323)

MEÂLİ:

1- İnsan üzerine zamandan öyle bir dönem gelip geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi.

2- Şüphesiz ki biz, insanı bileşik bir nutfeden yarattık da onu dene­mekteyiz. Bu sebeple onu işiten ve gören yaptık.

3- Gerçekten biz, insana yol gösterdik; o ya şükredici, ya da nankör inkârcı olur.

İNSAN ÜZERİNDEN GEÇEN ZAMAN PARÇASI

«İnsan üzerine zamandan öyle bir dönem gelip geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi. »

İnsan, Allah’ın ezelî kalemiyle şekli çizilen, O’nun kudret eliyle şekil­lendirilen ve değişmeyen biyolojik kanunlarla varlığı sürdürülen İlâhî kud­retin çok seçkin eseridir. Gerek ilk insan Adem’in (A. S. ), gerekse sonradan yaratılan her insanın üzerinden öyle bir dönem geçmiştir ki, o dönemde kudret fırçasının nasıl düzenli, sistemli ve kusursuz işlediğini insanoğlu ne görmüştür, ne de ona şâhit olmuştur. O bakımdan insan o dönemi ne ha­tırlama şansına, ne de ona tanık olma imtiyazına sahiptir.

Şüphesiz insansız kâinatı düşünecek olursak -ki uzun bir süre varlık âlemi bir tekâmül devresi geçirirken insandan eser yoktu- anılmaya değer olmadığı kendiliğinden anlaşılmış olur. İlk insan Âdemʹin (A. S. ) üzerinden anılmaya değmez geçen dönem hakkında ise, çeşitli yorumlar yapılmıştır:

a) Kendisine henüz ruh üfürülmeden önce bir süre şekillendiği hal üzere bekletilmiştir. Şöyle ki: İbn Abbas’a (R. A. ) göre, o çamur halinde yoğrulup hazır duruma getirildikten sonra kırk yıl bekletilmiştir. Biçimlen­dirilip kuru balçık haline getirildikten sonra ise, bir kırk yıl daha öylece bı­rakılmıştır. Fiskelenip tın tın ses verecek kadar pişmiş balçık haline ge­tirilerek bir kırk yıl daha o vaziyette bekletilmiştir. Böylece Adem 120 yıl sonra asıl hilkat düzenini bulup ruhunun üflenmesine uygun düzeye geti­rilmiştir.

b) Âyette geçen «hîn» lâfzı, süresi kesin bilinmeyen bir döneme de­lâlet eder. İbn Mes’ud (R. A. ) bu sürenin 160 yıl olduğunu söylemiştir.

c) Âdem (A. S. ) bu dönemde bir bakıma belirsiz halde idi, yani nasıl bir canlı varlık olacağı, nasıl yaşayacağı, nasıl bir hayat düzeni içinde ömür süreceği bilinmiyordu. Çünkü onun önceden geçmiş bir misali bu­lunmuyordu. Sadece Cenâb-ı Hakkʹın onu kendine halîfe edeceği ve yer­yüzüne indireceği söz konusu idi.

d) Âdemʹin ve Onun soyunun kâinat plânında değer ve şerefi, azizlik ve hikmeti ne olacaktı? Bu da o dönemde kapağı kapalı bir sandık gibi bekletiliyordu.

e) Yerkürenin insanoğlunun yaşamasına uygun hale getirilmesi için zamandan belirsiz uzun bir süre geçmiştir ki, o dönemde yaratılan şeyle­rin neye yarayacağı bilinmiyor, kimin hizmetine verileceği de söz konusu olmuyordu.

f) Ezelî plâna göre kâinat yaratılıp düzenlendikten sonra, bu muaz­zam sistemin daha çok ileride yaratılacak olan Âdem ve Onun soyunun hizmetine verileceği belirsiz, kapalı ve muamma idi. Bu hususta ortada he­nüz açık bir belge de mevcut değildi.

g) Yeryüzündeki diğer canlılar ve onların yaşayabilmesi için lüzumlu bütün şartlar ve ortamlar Âdem’den çok önce yaratıldığı için, o dönemde insanın ismi, cismi ve nişanı bile yoktu.

h) Ana rahminde oluşan ceninin üzerinden öyle bir dönem geçer ki, o süre içinde şekilsiz, bir bakıma belirsiz bir kan pıhtısı, bir çiğnem et par­çası görünümünde idi. İnsan bu safhaya gelinceye kadar da yine belirsiz birkaç safhadan geçirildiğinden habersiz bulunuyordu.

BİLEŞİK NUTFE

«Şüphesiz ki biz, insa­nı bileşik bir nutfeden yarattık da onu denemekteyiz. Bu sebeple onu işiten ve gören yaptık. »

«Bileşik nutfe» sözünden iki husus anlaşılmaktadır:

1- Erkeğin şehevî faaliyeti sırasında akıttığı suya «meni» veya «nut­fe» denir. Bu sıvı sperma ile karışık haldedir. Salgılanan sarı sümükümsü bu sıvı ile prostat bezinin salgıladığı «sprenim» adı verilen sütümsü beyaz bir sıvı birbirine karışır. İşte ilgili âyetle buna «bileşik nutfe» denilmekte­dir.

Böylece ilim adamları bu bileşiği henüz tesbit etmeden on dört asır önce Kur’ân haber vermekte ve araştırıcılar için temel bilgi koymaktadır.

2- Diğer bir yoruma göre: Bu bileşik nutfe, dişi üreme hücresi ile erkek üreme hücresinin birleşmesi olabilir.

İNSANIN YARATILIŞINDAKİ İLÂHÎ SANATIN EŞSİZLİĞİ

İlmî araştırmalarla da insanın bileşik nutfeden yaratılması ve insan şekline girinceye kadar birkaç dönemin geçmesi, mükemmel işleyen bir plânın ve kusursuz bir proğramın varlığını isbât ediyor. Gerek dişi, gerek­se erkek üreme hücrelerine kudret kalemi insanın bütün hususiyetlerini nakşetmiş bulunuyor. Bu hücreler yükletilen proğramı hiçbir hata yapma­dan yerine getiriyor. Şüphesiz bu harika olay ve işleyiş Allah’ın varlığını ve birliğini isbata yeter de artar. Yeter ki, ilim adamı, aklını bilgisiyle ve bu ikisini idrâk ve imânıyla birleştirip gerçeği aramaya koyulsun..

Kur’ân’daki anlatımla, bu olay her insan için gerçek bir sınav anlamın­dadır. Öyle ki, proğramdan proğramcıyı anlamak gerekmez mi? Bu sonu­ca varan kimse sınavı kazanır; varamayan ise, kaybeder ve bedbaht olur.

İnsanın bu inceliklere nüfuz etmesi ve yüce yaratanın kusursuz düze­nini görüp işitmesi ve bu yoldan anlaması için kendisine gören göz, işiten kulak, anlayan kalp ve kafa verilmiştir.

HER AKIL SÂHİBİNE İMÂN GEREK

Gerçekten biz, insana yol gösterdik; oya şükredici, ya da nankör inkârcı olur. »

Cenâb-ı Hak, bu âyetle insan aklına seslenmekte ve ona gereken des­teğin sağlandığına işârette bulunmaktadır. Zira akıl, insanoğlunun hayat dümenidir. Allah’a dosdoğru iman ise o dümeni idare eden yegâne güçtür. Bu bakımdan Cenâb-ı Hak insanı akıl, zekâ, irâde ve anlayış gibi yetenek­lerle donatırken, diğer yandan ona Hakkʹı bilip kulluk etmesi, hakikati an­layıp yönelmesi, iki hayatın anlam ve hikmetini kavrayabilmesi için yol gös­teren kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir.

Bütün bu lütuf ve inâyetler insan içindir; onun yüksek değerlerin kıy­metini bilmesi ve bu şuurla Cenâb-ı Hakk’a şükretmesi gerekmektedir.

O halde insan bunca yetenek, destek ve inâyet düzeyinde ya hakikati anlar da şükreder, ya da basîreti kapanır da kendini nefsin ve İblîs’in dü­menine bırakarak inkârcı nankörlerden olur.

Bunun için ilâhî üslûp ve metodun bir tezahürü olarak Kur’ân’da ilâhî uyarı ve belgeler dalga dalga aklın kulağına sevkedilmektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ilk insanın ve onun soyundan gelenlerin hılkatlarının oluşması üzerinden geçen zaman parçası içinde anılmaya değer bir hüviyette olmadığı konu edildi, Sonra da insanın biyolojik ve fizyolojik ge­lişme safhaları üzerinde durularak akla ışık tutuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, bunca delil ve belgelere rağmen inkârda ısrar edenlere hazırlanan elim azaba ve ölmeden önce Hakk’a dönüş, iyilik ve takvâ düzeyinde ömrünü değerlendiren sâlih kişilere hazırlanan uhrevî mükâfatlara değiniliyor.