- Türkçe anlamı
- Merdiven / Yükseliş yolları
- İsminin kaynağı
- 3. âyetteki "el-Me’âric" kelimesi
- Diğer adları
- Seele sâilün / Vâki
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 79.
سَاَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ
seele sāilun bi ǎƶābin vāḳiǐn
(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ
li l-kāfirīne leyse lehu dāfiǔn
(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِ
mine (a)llahi ƶī l-meǎārici
(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ
teǎ'rucu l-melāiketu ve r-rūHu ileyhi fī yevmin kāne miḳdāruhu ḣamsīne elfe senetin
Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
fe Sbir Sabran cemīlen
(Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.
اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا
innehum yeravnehu beǐyden
Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.
وَنَرٰيهُ قَرِيبًا
ve nerāhu ḳarīben
Biz ise onu yakın görüyoruz.
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ
yevme tekūnu s-semāu ke l-muhli
(8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ
ve tekūnu l-cibālu ke l-'ǐhni
(8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا
ve lā yeselu Hamīmun Hamīmen
(O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.
يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ
yubeSSarūnehum yeveddu l-mucrimu lev yeftedī min ǎƶābi yevmiiƶin bi benīhi
(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
وَصَاحِبَتِهِ وَاَخِيهِ
ve SāHibetihi ve eḣīhi
(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُـْٔوِيهِ
ve feSīletihi lletī tu'vīhi
(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ
ve men fī l-erDi cemīǎn ṧumme yuncīhi
(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
كَلَّا اِنَّهَا لَظٰى
kellā innehā leZā
(15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.
نَزَّاعَةً لِلشَّوٰى
nezzāǎten li ş-şevā
(15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.
تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى
ted'ǔ men edbera ve tevellā
(17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.
وَجَمَعَ فَاَوْعٰى
ve cemeǎ fe ev'ǎā
(17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.
اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا
inne l-insāne ḣuliḳa helūǎn
Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا
iƶā messehu ş-şerru cezūǎn
Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
ve iƶā messehu l-ḣayru menūǎn
Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.
اِلَّا الْمُصَلِّينَ
illā l-muSallīne
Ancak, namaz kılanlar başka.
اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
(e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim dāimūne
Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.
وَالَّذِينَ فِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ
ve(e)lleƶīne fī emvālihim Haḳḳun meǎ'lūmun
(24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.
لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
li s-sāili ve l-meHrūmi
(24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.
وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ
ve(e)lleƶīne yuSaddiḳūne bi yevmi d-dīni
Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ
ve(e)lleƶīne hum min ǎƶābi rabbihim muşfiḳūne
Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ
inne ǎƶābe rabbihim ğayru me'mūnin
Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
ve(e)lleƶīne hum li furūcihim HāfiZūne
Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.
اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
illā ǎlā ezvācihim ev mā meleket eymānuhum fe innehum ğayru melūmīne
Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَ
fe meni bteğā verā'e ƶālike fe ulāike humu l-ǎādūne
Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
ve(e)lleƶīne hum li emānātihim ve ǎhdihim rāǔne
Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ
ve(e)lleƶīne hum bi şehādātihim ḳāimūne
Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
ve(e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim yuHāfiZūne
Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.
اُو۬لٰٓئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ
ulāike fī cennātin mukramūne
İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ
fe māli (e)lleƶīne keferū ḳibeleke muhTiǐyne
(36-37) Şimdi, inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar halinde sana doğru koşuyorlar?
عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ
ǎni l-yemīni ve ǎni ş-şimāli ǐzīne
(36-37) Şimdi, inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar halinde sana doğru koşuyorlar?
اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ
e yeTmeǔ kullu mriin minhum en yudḣale cennete neǐymin
Onlardan her biri Naim cennetine sokulacağını mı umuyor?
كَلَّا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ
kellā innā ḣaleḳnāhum mimmā yeǎ'lemūne
Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.
فَلَا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَ
fe lā uḳsimu bi rabbi l-meşāriḳi ve l-meğāribi innā le ḳādirūne
(40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
ǎlā en nubeddile ḣayran minhum ve mā neHnu bi mesbūḳīne
(40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne
Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَ
yevme yeḣrucūne mine l-ecdāṧi sirāǎn keennehum ilā nuSubin yūfiDūne
(43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.
خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ƶālike l-yevmu elleƶī kānū yūǎdūne
(43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.