Mearic Suresi

المعارج44 ayetTefsir
70/114
Türkçe anlamı
Merdiven / Yükseliş yolları
İsminin kaynağı
3. âyetteki "el-Me’âric" kelimesi
Diğer adları
Seele sâilün / Vâki
Hangi cüzde
29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 79.
Diyanet 79.Eliaçık 42.Mustafa İslamoğlu 46.Mısır Resmi 79.Blachère 32.Câbirî 79.Derveze 79.Zeyveli 77.
  1. سَاَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ

    seele sāilun bi ǎƶābin vāḳiǐn

    (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.

  2. لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ

    li l-kāfirīne leyse lehu dāfiǔn

    (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.

  3. مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِ

    mine (a)llahi ƶī l-meǎārici

    (1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.

  4. تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ

    teǎ'rucu l-melāiketu ve r-rūHu ileyhi fī yevmin kāne miḳdāruhu ḣamsīne elfe senetin

    Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

  5. فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا

    fe Sbir Sabran cemīlen

    (Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.

  6. اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا

    innehum yeravnehu beǐyden

    Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.

  7. وَنَرٰيهُ قَرِيبًا

    ve nerāhu ḳarīben

    Biz ise onu yakın görüyoruz.

  8. يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ

    yevme tekūnu s-semāu ke l-muhli

    (8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.

  9. وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ

    ve tekūnu l-cibālu ke l-'ǐhni

    (8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.

  10. وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا

    ve lā yeselu Hamīmun Hamīmen

    (O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.

  11. يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ

    yubeSSarūnehum yeveddu l-mucrimu lev yeftedī min ǎƶābi yevmiiƶin bi benīhi

    (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

  12. وَصَاحِبَتِهِ وَاَخِيهِ

    ve SāHibetihi ve eḣīhi

    (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

  13. وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُـْٔوِيهِ

    ve feSīletihi lletī tu'vīhi

    (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

  14. وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ

    ve men fī l-erDi cemīǎn ṧumme yuncīhi

    (11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

  15. كَلَّا اِنَّهَا لَظٰى

    kellā innehā leZā

    (15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.

  16. نَزَّاعَةً لِلشَّوٰى

    nezzāǎten li ş-şevā

    (15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.

  17. تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى

    ted'ǔ men edbera ve tevellā

    (17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.

  18. وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

    ve cemeǎ fe ev'ǎā

    (17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.

  19. اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا

    inne l-insāne ḣuliḳa helūǎn

    Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.

  20. اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا

    iƶā messehu ş-şerru cezūǎn

    Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.

  21. وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

    ve iƶā messehu l-ḣayru menūǎn

    Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.

  22. اِلَّا الْمُصَلِّينَ

    illā l-muSallīne

    Ancak, namaz kılanlar başka.

  23. اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ

    (e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim dāimūne

    Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.

  24. وَالَّذِينَ فِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ

    ve(e)lleƶīne fī emvālihim Haḳḳun meǎ'lūmun

    (24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.

  25. لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

    li s-sāili ve l-meHrūmi

    (24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.

  26. وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ

    ve(e)lleƶīne yuSaddiḳūne bi yevmi d-dīni

    Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir.

  27. وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ

    ve(e)lleƶīne hum min ǎƶābi rabbihim muşfiḳūne

    Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.

  28. اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ

    inne ǎƶābe rabbihim ğayru me'mūnin

    Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.

  29. وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ

    ve(e)lleƶīne hum li furūcihim HāfiZūne

    Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.

  30. اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ

    illā ǎlā ezvācihim ev mā meleket eymānuhum fe innehum ğayru melūmīne

    Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.

  31. فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَ

    fe meni bteğā verā'e ƶālike fe ulāike humu l-ǎādūne

    Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.

  32. وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

    ve(e)lleƶīne hum li emānātihim ve ǎhdihim rāǔne

    Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.

  33. وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ

    ve(e)lleƶīne hum bi şehādātihim ḳāimūne

    Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.

  34. وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

    ve(e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim yuHāfiZūne

    Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.

  35. اُو۬لٰٓئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ

    ulāike fī cennātin mukramūne

    İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.

  36. فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ

    fe māli (e)lleƶīne keferū ḳibeleke muhTiǐyne

    (36-37) Şimdi, inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar halinde sana doğru koşuyorlar?

  37. عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ

    ǎni l-yemīni ve ǎni ş-şimāli ǐzīne

    (36-37) Şimdi, inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar halinde sana doğru koşuyorlar?

  38. اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ

    e yeTmeǔ kullu mriin minhum en yudḣale cennete neǐymin

    Onlardan her biri Naim cennetine sokulacağını mı umuyor?

  39. كَلَّا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ

    kellā innā ḣaleḳnāhum mimmā yeǎ'lemūne

    Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.

  40. فَلَا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَ

    fe lā uḳsimu bi rabbi l-meşāriḳi ve l-meğāribi innā le ḳādirūne

    (40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.

  41. عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ

    ǎlā en nubeddile ḣayran minhum ve mā neHnu bi mesbūḳīne

    (40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.

  42. فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ

    fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne

    Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.

  43. يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَ

    yevme yeḣrucūne mine l-ecdāṧi sirāǎn keennehum ilā nuSubin yūfiDūne

    (43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.

  44. خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ

    ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ƶālike l-yevmu elleƶī kānū yūǎdūne

    (43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.