Mearic Suresi 1-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

سَاَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا وَنَرٰيهُ قَرِيبًا يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَاَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُـْٔوِيهِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ كَلَّا اِنَّهَا لَظٰى نَزَّاعَةً لِلشَّوٰى تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

1-3.

(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.

Diyanet İşleri

4.

Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.

5.

(Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.

6.

Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.

7.

Biz ise onu yakın görüyoruz.

8-9.

(8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.

10.

(O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.

11-14.

(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.

15-16.

(15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.

17-18.

(17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂRİC SÛRESİ

Bütün müfessirlerin ittifakıyla tamamı Mekke’de inmiştir. Üçüncü âyetinde Cenâb-ı Hakk’ın «yükselme yolları ve basamakları» sâhibi bulunduğu anlatılmakta ve aynı zamanda bu mânaya delâlet eden MEÂRİC kelimesi sûreye isim olmaktadır.

Âyet sayısı: 44

Kelime »: 224

Harf »: 929 (Lübabu’t-te’vîl: 4/307)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Kıyâmet gününün korkunç, ürkütücü ve dehşet verici yanları an­latılıyor.

2- Cehennem ateşinden ve oradaki birtakım safhalardan söz ediliyor.

3- Fizik ve fizikötesi âlemlerde birtakım yollar, yörüngeler ve basa­maklar bulunduğu konu ediliyor.

4- Birtakım aydınlatıcı bilgiler verilerek insan aklı harekete geçiriliyor.

5- Kıyâmet gününde kâfirlerin karşılaşacağı hesap ve cezânın ağır­lığı üzerinde durularak inkârcı sapıkların mânevî müeyyidelerle korkutu­lup ölmeden önce dönüş yapmaları isteniliyor.

MEÂLİ:

1-3- Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹ­tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamıyacağı azâbı sordu.

4- Melekler ve Ruh (Melek Cebrâil veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler.

5- Artık sen, güzelce sabret (de neticeyi bekle).

6- Şüphesiz o kâfirler azâbı uzak görürler.

7- Biz ise, onu yakın görmekteyiz.

8- O gün ki gök erimiş maden gibi olur.

9- Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer.

10- Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.

11-14- Birbirlerine gösterilirler; (ama) suçlu günahkâr o günün azâbına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve oba­sını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.

15- Hayır (bu mümkün değil), doğrusu Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir.

16- Bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.

17- 18- Arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı dâvet eder.

İNİŞ SEBEBİ

İnen âyetlerle, kıyâmetten, âhiret gününde cereyan edecek hesap, ce­za ve mükâfattan bazı önemli safhalar haber verilince, Mekkeli müşrikler büsbütün inkâr ve hezeyanlarını artırarak, «şu geleceği vaadedilen azap ne zaman? » deyip alaylı tavır takınıyor ve âdeta Kur’ân âyetlerini yalanlıyor­lardı. Özellikle Nadr b. Hâris bu konu üzerinde ısrarla duruyor, mü’minleri rencide edecek anlamda sözler sarfediyordu. Yukarıdaki âyetler bu se­beple indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/308- İbn Kesîr: 4/418)

Diğer bir rivâyette Nadr b. Hâris’in şöyle dediği belirtilmektedir: «Ey Allahım! Eğer bu Kur’ân hakikaten senden ise, üzerimize gökten taş yağ­dır veya bize acıklı bir azap getir. » (Bilgi için bak: Enfâl Sûresi: 32- Tefsîr-i Kurtubî: 18/278)

GELECEĞİ MUHAKKAK OLAN AZAP

«Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹtan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kim­senin savamıyacağı azabı sordu. »

Dünyanın ömrüne bakınca kıyâmetin ve o âlemde inkârcı sapıklara ha­zırlanan azâbın pek yakın olduğu, insan ömrüne veya milletlerin ömrüne bakınca da biraz uzak olduğu görülür. Diğer bir yorumla, insan ömrü ol­dukça kısadır. Kabir âlemine intikal eden her kişi ve ailenin bir bakıma kı­yâmeti kopmuş ve Cennet veya Cehennemʹdeki yeriyle aralarında bir irti­bat sağlanmış demektir. O bakımdan kıyâmet veya âhiret azabı da, nîme­ti de çok yakın sayılabilir.

Aynı zamanda Hz. Muhammed (A. S. ) son peygamberdir ve «Âhir za­man peygamberi»dir. Kur’ân-ı Kerîm de Cenâb-ı Hakk’ın insanlara son me­sajıdır. O halde insanın yeryüzüne ayak bastığı çağa nisbetle kıyâmet elbet­teki yakındır. Hem geleceği ve ortaya çıkması kesin olan bir olay gelip ka­pıya dayanmış kabul edilir. Kıyâmet de öyle.. Birçok alâmetleri çıkmış du­rumdadır.

Ezelde İlâhî ilim, olacak şeylerle ilgi kurunca, kıyâmete kadar mey­dana gelecek her şeyi tesbit edip yazmıştır. Oʹnun ilminin yanılması söz konusu olamıyacağına göre, olaylar da tesbit edilip yazıldığı gibi aynen ortaya çıkıp gerçekleşecektir. Bunu durdurmak veya değiştirmek mümkün değildir. Zira söz Oʹnun katında değişmez. Ancak ne var ki, olayların insa­nın cüzʹi irâdesiyle ilgili olan kısımları ezelde tesbit edilip yazıldığı için zor­layıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıyor, insanların kendi irâdelerinin eseri olarak gerçekleşiyor. İlâhî ilim sadece onların kesin biçimde tesbit edip yaz­mıştır.

Böylece ezelde hazırlanan plân ve proğram kusursuz işlemekte ve he­define doğru yol almaktadır. Kıyâmet azabı, hesaba çekilme ve cezaya çarptırılma; Cennet’e veya Cehennem’e sevkedilme hep bu plânda yer al­mıştır. Günü saati gelince aynen gerçekleşecektir.

Şüphesiz aklımızın yettiği, ilmimizin tesbit edebildiği kadarıyla kâinat­ta hâkim olan mükemmel düzenin şaşmazlığı, kusursuz bir plânın varlığını isbât etmekte ve böyle bir plân da sonsuz bir kudretin mevcudiyetine delâ­let etmektedir.

CENÂB-I HAK MEÂRİC SÂHİBİDİR

«Yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹtan.. »

Meâric: Miʹrec’in çoğuludur. Yükselme aleti anlamına gelir. Bu aynı zamanda dereceler, basamaklar, merdivenler, fazîletler ve nîmet kademe­leri gibi farklı şeylerle de tefsîr edilmiştir.

Böylece kelimenin kavramından mevcut kâinatın karışık, karmaşık, dü­zensiz, dengesiz olmadığını; her şeyin ölçülü, dengeli, düzenli ve kademeli konulduğunu anlamaktayız. Yedi gök ve yedi tabaka gibi anlatımlar bunun açık ifadesidir. Her yıldız, her sisteminin ayrı bir yörüngede hareket halin­de olması ve belirlenmiş bir hızla dengesini koruması da ayrı bir yorum olarak gösterilebilir.

Meâric ile ifadesini bulan mükemmel plân, kıyâmetin de zaman basa­maklarında önemli bir derecede yer aldığını gösterir ve onun belirlenen de­receden şaşmasının, aksamasının veya gecikmesinin söz konusu olamıya­cağı kesinlik arzeder.

MELEKLERİN İNİŞ VE YÜKSELİŞ HIZI

«Melekler ve Ruh (Melek Cebrâil veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan günde ona (o derecelere) yükselirler. »

Kâinatın çok büyük olduğunu diğer ilgili âyetlerin tefsîrinde açıklamış bulunuyoruz. Ancak Cenâb-ı Hak bu âyetle sözü edilen büyüklük hakkında kapalı fakat aydınlatıcı bilgi verirken, melek ve Ruh’un hareket hızı hak­kında da ipucu veriyor.

Dördüncü âyette geçen «yevm» kelimesi, burada çok kısa bir zaman parçası mânasına alınabilir. «Elli bin yıl» sözü ise, sınırlı ve dondurulmuş değildir. Biz insanların binlerce yılda katedemediğimiz uzak âlemlerden me­lekler ve Ruh (Melek Cebrâil) bir anda inip çıkabilmektedirler. Böylece Ruh ve meleğin hareket hızının ışık hızından çok fazla olduğu anlaşılıyor.

Bu konuda şunu da belirtelim ki, âyet müteşabihattan sayılabilir. O ba­kımdan gerçek mâna ve yorumunu bilmemiz söz konusu olamaz Yukarı­daki açıklamamız sadece bizim yorumumuzdur, isabetli olabileceği gibi, hatâlı da olabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak’tan bağışlanmamızı diler ve hakiki yorum ve açıklamayı ancak Oʹnun bildiğini söyleriz. (Bilgi için bak: Hac sûresi 47. âyetin tefsiri)

İşte başa gelecek azâbı isteyen, soran, dileyen inkârcı sapıklar bilsin­ler ki, maddî ve mânevî her türlü derece, mertebe, fezâil ve nîmetin sâhibi olan Allah’ın, elbette vaad ve vaîdini (müjde ve tehdidini) yerine getirmeğe gücü yeter.

Secde Sûresi 5. âyette ise, bu konuda şöyle buyurulmaktadır: «Gökten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde Oʹna yükselir. »

Elli bin yıl ve sadece bin yıl arasını teʹlîf etmek suretiyle asıl murad olan mânayı anlamamız belki mümkün olabilir. Dikkat edecek olursak, «Meâric» ismi kullanılmıştır. Bu kâinatın meleklerle dopdolu bulunduğu açısından ele alınınca taşıdığı derece ve tabakalara göre mesafe nisbeti ortaya çıkar. Gökten yere bütün işleri Cenâb-ı Hak, melekleri vasıtasıyla mevcut plâna göre düzenleyip yürütür. O halde bu konuda görevli melek­ler dünya semasından veya en yakın semadan inip çıkmakta ve işlerin sonucunu veya proğramını bir üst derecede bulunan diğer meleklere ver­mektedirler. Daha üst derecede bulunan melekler ve Ruh, daha uzak me­safeden inip çıktıkları için konumuzu oluşturan âyette «elli bin yıl» sözü kullanılmıştır.

Her iki anlatım tarzı da sınırlı ve dondurulmuş bir sayı değildir. Daha çok uzaklığın akıllara durgunluk verecek anlamını yansıtmaya yöneliktir. Allah daha iyisini bilir.

BİZE DÜŞEN GÜZELCE SABRETMEKTİR

«Artık sen, güzelce sabret (de neti­ceyi bekle). Şüphesiz o kâfirler azabı uzak görürler. Biz ise, onu yakın gör­mekteyiz. »

İnkârcıların çoğu şarlatan ve saldırgandır; kin ve nefret duygusu ol­dukça kabarıktır. Hakk’a düşmandırlar. Önyargı doğrultusunda iyice şart­lanmışlardır. Genellikle peşin hükümlüdürler. Bu durumda onlarla tartış­mak, fikir alış-verişinde bulunmak, diyalog kurmak bir bakıma gereksiz ve anlamsızdır. İrşâd ve teblîğe metodlu olarak devam edip onların hezeya­nına karşı güzelce sabretmek en uygun çaredir. Hüküm ise Allah’a aittir. O, dilediğini doğru yola kavuşturur, dilediğini sapıklığı üzere bırakır.

Cenâb-ı Hakkʹın talîm buyurduğu bu metod, en akıllıca yoldur. Çünkü zaman akıp gitmekte, her şeyi törpüleyip eskitmektedir. O halde onların inanmadığı ve uzağın uzağı gördüğü o kıyâmet günü veya onların dünyada başlarına inecek İlâhî hüküm yakındır.

Nitekim Mekkeliʹlerin başına inen bu hüküm pek uzak olmadı. Hicret­ten dokuz yıl sonra önce Mekke’de, arkasından Arap Yarımadası’nda küf­rün, putperestliğin kökü kesilip kurutuldu ve en mağrur başlar öne eğildi.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin mücadele metodunda yer alan yüksek anlayış, ileriyi görüş, olayları doğuracağı sonuçlarıyla değerlendiriş ve sabırlı, hoşgörülü davranış; aynı zamanda ardı-arkası kesilmeyen uyarıcılık onları olumlu neticeye kısa zamanda ulaştırdı ve engelleri bir bir sö­küp atmaya yetti.

KIYÂMETİN KOPMASIYLA BİRLİKTE MEYDANA GELECEK ÖNEMLİ SAFHALAR

«O gün ki gök erimiş ma­den gibi olur. Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer. Candan hiçbir dost, candan dostunu sormaz.. »

Cenâb-ı Hak bu âyetlerle, kıyâmet gününde meydana gelecek önemli olaylardan yedi tanesi üzerinde duruyor ve mü’minleri aydınlatarak düşün­ce ufuklarını genişletiyor; kâfirleri tehdît edip korkutarak hayat ve ölüm, âhiret ve hesap kavramları üzerinde ciddi ve etraflıca düşünmelerini hatır­latıyor. Şöyle ki:

1- O gün gök erimiş maden gibi olur.

Âyette «mühl» kelimesi kullanılmıştır. Şüphesiz bu çok yorum isteyen bir kavramdır: Müfessir Keşşafa göre, zeytin yağının kabın dibinde kalan çökeltisidir. İbn Mes’ûd’a (R. A. ) göre, çeşitli renkleri yansıtması bakımın­dan gümüş hakkında kullanılan bir isimdir. el-Hasan da aynı görüştedir.

Bundan, kıyâmetin kopmasıyla birlikte ya atmosferdeki hidrojenin pat­lamasının erimiş maden görünümünde bir manzara oluşturacağı, ya da gü­neş sistemiyle birlikte diğer sistemlerin bozulup çarpışmasıyla erimiş ma­den şeklinde bir duman ve gazın meydana geleceği şeklinde manalar çı­karılabilir.

Nitekim Rahman Sûresi 37. âyette bu konu değişik bir anlatımla şöyle açıklanmaktadır: «Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eridiği za­man.»

Böylece konumuzu oluşturan âyette geçen «mühl» biraz daha açık­lanmakta ve göğün gül rengine dönüşerek yağ misâli eriyeceği haber ve­rilmektedir.

İki âyeti biraraya getirdiğimizde, bir üçüncü yorum olarak şunu da söyleyebiliriz: Sistemlerin bozulup parçalanması ve kopan meteoritlerin atmosfer tabakasına girmesiyle yanma ve erime olayının meydana gele­ceğine delâlet eden bir tasvîr söz konusudur.

Bütün bunlar bizim yorumlarımızdır. Olayın gerçek anlamını ve şekli­ni, sebep ve gelişmesini Allah daha iyi bilir.

2- Dağlar atılmış renk renk yüne benzer.

Bu, ya o müthiş sarsıntı neticesi dağların tuz buz olup kesif bir toz ta­bakası oluşturacağı ve o yüzden renk renk bir görünüm arzedeceği demek­tir; ya da yerkürenin merkezinde sıkışan erimiş madenlerin patlamasıyla dağların toz haline gelip lavlar arasında renk renk tabakalar oluşturma­sı olabilir.

Ve kıyâmet koptuktan sonra diğer bir nefhayla dirilme olayı meydana gelir. İşte o gündeki manzaranın safhalarıyla kıyâmetin kopmasından do­layı meydana gelen safhalar zincirin halkaları gibi birbirlerine eklenerek son çizgisine gelip dayanır.

3- Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.

O gün kişi candan bildiği dostuna rastlasa bile sahip çıkmaz ve ilgi de duymaz. Çünkü o gün emir yalnız Allah’ındır. Kime şefaât izni verirse, ancak o şefaât edebilir. Böylece günün dehşetinden, İlâhî adaletin tecel­lisi karşısında herkes kendi ameli ve göreceği karşılığıyla meşgul olur, başkasıyla ilgilenmeye fırsat bile bulamıyacak kadar sıkıcı havanın tesiri altında kalır.

4- Tanıdıklar birbirlerine gösterilirler. Kişi o günün azap ve dehşe­tinden kurtulmak için en yakınlarını fidye vermeyi düşünür, ama ne çare..

Dünya’da evlâdı, eşi ve yakınları için günah işleyen, haklara tecavüz eden kimseler, kıyâmet gününde ne kadar hatalı bir yol izlediklerini anlar­lar ve hiç kimseden azıcık olsun yardım görmezler. Aynı zamanda inkâr ve azgınlıktan, zulüm ve tuğyandan kaynaklanan suç ve günahlar taşın­ması zor bir kâbus gibi kişinin sırtına yükletilir ve en yakınları onun bu ha­lini görünce ürküp uzaklaşır. Böylece herkes dünyada iken işleyip kazan­dığı iyi ve kötü amelleriyle başbaşa kalır. Zira âhiret amel ve ibâdet, adam kayırma ve yalan dolan dönemi değil, hesap ve ceza günüdür. Bu, ezelde böyle plânlanıp proğramlanmıştır; artık değişmesi veya aksaması mümkün değildir.

5- Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir.

Kâinat plânında yerler-gökler yaratıldığı gün, Cennet ve Cehennem de yaratılarak ne amaca yönelikse ona göre hazırlanmıştır. Cehennem’deki yakıt, güneşteki tükenmez enerji kaynağı misâli durmadan yanmakta ve alev alev yükselmektedir. Onu söndürecek bir kuvvet yoktur. Dünyasını küfür ateşiyle yakıp berbat edenler için hazırlanmıştır.

6- O ateş, bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.

O gün suçlu günahkârları, inkârcı zâlimleri kuşatan bu ateş onların derilerini ve dış organlarını düzenli şekilde yakar. Yanan derinin yerinde yeni bir deri oluşur ve bu hal sürüp gider. Sadece derinin yanmasına ge­lince: Nisâ Sûresi 56. âyette açıklamasını bulan bu olay, cehennemliklerin sadece derilerinin yanacağını bildirirken konu üzerinde iyice düşünmemizi ilhâm etmektedir. Zira en çok acı veren yanık derine inmeyip deri sathın­da kalanıdır. Sinir uçlarının yanması büyük bir ıstırap verir. Derine inen yanık ise, pek ıstırap vermez; çünkü sinirler iyice yanıp duyarlıkları du­mura uğramış olur.

7- O gün Cehennem, dünyada iken hakka arkasını döneni, yüzçevi­rip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.

İnsanoğlu bütün aczine, güçsüzlüğüne rağmen, kâinat plânındaki ye­rini görmez, görevinin ne olduğunu idrâk etmez, mevcut düzende Hakkʹın sınırsız kudretini müşahedeye yönelmez ve eşya üzerindeki İlâhî damga­dan habersiz yaşarsa, hilkatinin hikmetine ters bir hayat sürmüş olur. Kâi­natın her parçasıyla onun buyruğuna baş eğdirildiğini anlamadığından, bu­lunduğu insanlık şeref derecesinden aşağı düşer. O yüzden kıyâmet gü­nünde yapayalnız, sahipsiz, dostsuz ve şefaatçisiz kalır.

O halde böyle bir gün gelmeden ve ruh henüz bedeni terkedip gitme­den, iyice düşünüp şu ölümlü hayata niçin geldiğini, burada bir süre neden alıkonduğunu, sonra da ölüme itildiğini ve yolculuğunun nereye kadar uza­nacağını; dünya hayatının âhiret hayatına bir giriş anlam ve hikmetinde bulunduğunu anlamaya çalışmak aklı eren her insan için gereklidir ve farz­dır. İşte kendisinde böylesine etraflı bir şuur, düşünce ve idrak uyanıklığı başlayan kimsenin önündeki yol açılmış olur. İlâhî hidâyet nasip olursa, hilkatinin hikmetine uygun bir ömür sürüp geleceğini en iyi şekilde hazır­lama şansına erişir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kâfirler için hazırlanan azap üzerinde duruldu ve kıyâmet gününde o azabın mutlaka gerçekleşeceği haber verildi. Son­ra da kıyâmet gününde meydana gelecek önemli safhalardan yedi kada­rı konu edilerek, kâfirler bir defa daha uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, insanın genellikle çığırtkan, şamatacı yaratıldı­ğına dikkat çekiliyor. Ancak sağlam iman doğrultusunda namaz kılan, ze­kât ve sadaka veren ve bütün mevcudiyetleriyle âhireti tasdîk eden; aynı zamanda o günün azabından korkup titreyen ve Allah’ın yegâne murakıp bulunduğuna inanarak namus ve iffetini koruyan mü’minlerin âhiret aza­bından kurtulacakları müjdeleniyor ve onların daha birkaç özelliğine ve yararlı ameline değinilerek düşünebilenlere sağlam kıstaslar ve aydınlatı­cı bilgiler veriliyor.