MEÂRİC SÛRESİ
Bütün müfessirlerin ittifakıyla tamamı Mekke’de inmiştir. Üçüncü âyetinde Cenâb-ı Hakk’ın «yükselme yolları ve basamakları» sâhibi bulunduğu anlatılmakta ve aynı zamanda bu mânaya delâlet eden MEÂRİC kelimesi sûreye isim olmaktadır.
Âyet sayısı: 44
Kelime »: 224
Harf »: 929 (Lübabu’t-te’vîl: 4/307)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kıyâmet gününün korkunç, ürkütücü ve dehşet verici yanları anlatılıyor.
2- Cehennem ateşinden ve oradaki birtakım safhalardan söz ediliyor.
3- Fizik ve fizikötesi âlemlerde birtakım yollar, yörüngeler ve basamaklar bulunduğu konu ediliyor.
4- Birtakım aydınlatıcı bilgiler verilerek insan aklı harekete geçiriliyor.
5- Kıyâmet gününde kâfirlerin karşılaşacağı hesap ve cezânın ağırlığı üzerinde durularak inkârcı sapıkların mânevî müeyyidelerle korkutulup ölmeden önce dönüş yapmaları isteniliyor.
MEÂLİ:
1-3- Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹtan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamıyacağı azâbı sordu.
4- Melekler ve Ruh (Melek Cebrâil veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler.
5- Artık sen, güzelce sabret (de neticeyi bekle).
6- Şüphesiz o kâfirler azâbı uzak görürler.
7- Biz ise, onu yakın görmekteyiz.
8- O gün ki gök erimiş maden gibi olur.
9- Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer.
10- Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.
11-14- Birbirlerine gösterilirler; (ama) suçlu günahkâr o günün azâbına karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve obasını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.
15- Hayır (bu mümkün değil), doğrusu Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir.
16- Bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.
17- 18- Arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı dâvet eder.
İNİŞ SEBEBİ
İnen âyetlerle, kıyâmetten, âhiret gününde cereyan edecek hesap, ceza ve mükâfattan bazı önemli safhalar haber verilince, Mekkeli müşrikler büsbütün inkâr ve hezeyanlarını artırarak, «şu geleceği vaadedilen azap ne zaman? » deyip alaylı tavır takınıyor ve âdeta Kur’ân âyetlerini yalanlıyorlardı. Özellikle Nadr b. Hâris bu konu üzerinde ısrarla duruyor, mü’minleri rencide edecek anlamda sözler sarfediyordu. Yukarıdaki âyetler bu sebeple indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/308- İbn Kesîr: 4/418)
Diğer bir rivâyette Nadr b. Hâris’in şöyle dediği belirtilmektedir: «Ey Allahım! Eğer bu Kur’ân hakikaten senden ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azap getir. » (Bilgi için bak: Enfâl Sûresi: 32- Tefsîr-i Kurtubî: 18/278)
GELECEĞİ MUHAKKAK OLAN AZAP
«Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹtan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamıyacağı azabı sordu. »
Dünyanın ömrüne bakınca kıyâmetin ve o âlemde inkârcı sapıklara hazırlanan azâbın pek yakın olduğu, insan ömrüne veya milletlerin ömrüne bakınca da biraz uzak olduğu görülür. Diğer bir yorumla, insan ömrü oldukça kısadır. Kabir âlemine intikal eden her kişi ve ailenin bir bakıma kıyâmeti kopmuş ve Cennet veya Cehennemʹdeki yeriyle aralarında bir irtibat sağlanmış demektir. O bakımdan kıyâmet veya âhiret azabı da, nîmeti de çok yakın sayılabilir.
Aynı zamanda Hz. Muhammed (A. S. ) son peygamberdir ve «Âhir zaman peygamberi»dir. Kur’ân-ı Kerîm de Cenâb-ı Hakk’ın insanlara son mesajıdır. O halde insanın yeryüzüne ayak bastığı çağa nisbetle kıyâmet elbetteki yakındır. Hem geleceği ve ortaya çıkması kesin olan bir olay gelip kapıya dayanmış kabul edilir. Kıyâmet de öyle.. Birçok alâmetleri çıkmış durumdadır.
Ezelde İlâhî ilim, olacak şeylerle ilgi kurunca, kıyâmete kadar meydana gelecek her şeyi tesbit edip yazmıştır. Oʹnun ilminin yanılması söz konusu olamıyacağına göre, olaylar da tesbit edilip yazıldığı gibi aynen ortaya çıkıp gerçekleşecektir. Bunu durdurmak veya değiştirmek mümkün değildir. Zira söz Oʹnun katında değişmez. Ancak ne var ki, olayların insanın cüzʹi irâdesiyle ilgili olan kısımları ezelde tesbit edilip yazıldığı için zorlayıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıyor, insanların kendi irâdelerinin eseri olarak gerçekleşiyor. İlâhî ilim sadece onların kesin biçimde tesbit edip yazmıştır.
Böylece ezelde hazırlanan plân ve proğram kusursuz işlemekte ve hedefine doğru yol almaktadır. Kıyâmet azabı, hesaba çekilme ve cezaya çarptırılma; Cennet’e veya Cehennem’e sevkedilme hep bu plânda yer almıştır. Günü saati gelince aynen gerçekleşecektir.
Şüphesiz aklımızın yettiği, ilmimizin tesbit edebildiği kadarıyla kâinatta hâkim olan mükemmel düzenin şaşmazlığı, kusursuz bir plânın varlığını isbât etmekte ve böyle bir plân da sonsuz bir kudretin mevcudiyetine delâlet etmektedir.
CENÂB-I HAK MEÂRİC SÂHİBİDİR
«Yükselme yollarının ve basamaklarının sâhibi Allahʹtan.. »
Meâric: Miʹrec’in çoğuludur. Yükselme aleti anlamına gelir. Bu aynı zamanda dereceler, basamaklar, merdivenler, fazîletler ve nîmet kademeleri gibi farklı şeylerle de tefsîr edilmiştir.
Böylece kelimenin kavramından mevcut kâinatın karışık, karmaşık, düzensiz, dengesiz olmadığını; her şeyin ölçülü, dengeli, düzenli ve kademeli konulduğunu anlamaktayız. Yedi gök ve yedi tabaka gibi anlatımlar bunun açık ifadesidir. Her yıldız, her sisteminin ayrı bir yörüngede hareket halinde olması ve belirlenmiş bir hızla dengesini koruması da ayrı bir yorum olarak gösterilebilir.
Meâric ile ifadesini bulan mükemmel plân, kıyâmetin de zaman basamaklarında önemli bir derecede yer aldığını gösterir ve onun belirlenen dereceden şaşmasının, aksamasının veya gecikmesinin söz konusu olamıyacağı kesinlik arzeder.
MELEKLERİN İNİŞ VE YÜKSELİŞ HIZI
«Melekler ve Ruh (Melek Cebrâil veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan günde ona (o derecelere) yükselirler. »
Kâinatın çok büyük olduğunu diğer ilgili âyetlerin tefsîrinde açıklamış bulunuyoruz. Ancak Cenâb-ı Hak bu âyetle sözü edilen büyüklük hakkında kapalı fakat aydınlatıcı bilgi verirken, melek ve Ruh’un hareket hızı hakkında da ipucu veriyor.
Dördüncü âyette geçen «yevm» kelimesi, burada çok kısa bir zaman parçası mânasına alınabilir. «Elli bin yıl» sözü ise, sınırlı ve dondurulmuş değildir. Biz insanların binlerce yılda katedemediğimiz uzak âlemlerden melekler ve Ruh (Melek Cebrâil) bir anda inip çıkabilmektedirler. Böylece Ruh ve meleğin hareket hızının ışık hızından çok fazla olduğu anlaşılıyor.
Bu konuda şunu da belirtelim ki, âyet müteşabihattan sayılabilir. O bakımdan gerçek mâna ve yorumunu bilmemiz söz konusu olamaz Yukarıdaki açıklamamız sadece bizim yorumumuzdur, isabetli olabileceği gibi, hatâlı da olabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak’tan bağışlanmamızı diler ve hakiki yorum ve açıklamayı ancak Oʹnun bildiğini söyleriz. (Bilgi için bak: Hac sûresi 47. âyetin tefsiri)
İşte başa gelecek azâbı isteyen, soran, dileyen inkârcı sapıklar bilsinler ki, maddî ve mânevî her türlü derece, mertebe, fezâil ve nîmetin sâhibi olan Allah’ın, elbette vaad ve vaîdini (müjde ve tehdidini) yerine getirmeğe gücü yeter.
Secde Sûresi 5. âyette ise, bu konuda şöyle buyurulmaktadır: «Gökten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde Oʹna yükselir. »
Elli bin yıl ve sadece bin yıl arasını teʹlîf etmek suretiyle asıl murad olan mânayı anlamamız belki mümkün olabilir. Dikkat edecek olursak, «Meâric» ismi kullanılmıştır. Bu kâinatın meleklerle dopdolu bulunduğu açısından ele alınınca taşıdığı derece ve tabakalara göre mesafe nisbeti ortaya çıkar. Gökten yere bütün işleri Cenâb-ı Hak, melekleri vasıtasıyla mevcut plâna göre düzenleyip yürütür. O halde bu konuda görevli melekler dünya semasından veya en yakın semadan inip çıkmakta ve işlerin sonucunu veya proğramını bir üst derecede bulunan diğer meleklere vermektedirler. Daha üst derecede bulunan melekler ve Ruh, daha uzak mesafeden inip çıktıkları için konumuzu oluşturan âyette «elli bin yıl» sözü kullanılmıştır.
Her iki anlatım tarzı da sınırlı ve dondurulmuş bir sayı değildir. Daha çok uzaklığın akıllara durgunluk verecek anlamını yansıtmaya yöneliktir. Allah daha iyisini bilir.
BİZE DÜŞEN GÜZELCE SABRETMEKTİR
«Artık sen, güzelce sabret (de neticeyi bekle). Şüphesiz o kâfirler azabı uzak görürler. Biz ise, onu yakın görmekteyiz. »
İnkârcıların çoğu şarlatan ve saldırgandır; kin ve nefret duygusu oldukça kabarıktır. Hakk’a düşmandırlar. Önyargı doğrultusunda iyice şartlanmışlardır. Genellikle peşin hükümlüdürler. Bu durumda onlarla tartışmak, fikir alış-verişinde bulunmak, diyalog kurmak bir bakıma gereksiz ve anlamsızdır. İrşâd ve teblîğe metodlu olarak devam edip onların hezeyanına karşı güzelce sabretmek en uygun çaredir. Hüküm ise Allah’a aittir. O, dilediğini doğru yola kavuşturur, dilediğini sapıklığı üzere bırakır.
Cenâb-ı Hakkʹın talîm buyurduğu bu metod, en akıllıca yoldur. Çünkü zaman akıp gitmekte, her şeyi törpüleyip eskitmektedir. O halde onların inanmadığı ve uzağın uzağı gördüğü o kıyâmet günü veya onların dünyada başlarına inecek İlâhî hüküm yakındır.
Nitekim Mekkeliʹlerin başına inen bu hüküm pek uzak olmadı. Hicretten dokuz yıl sonra önce Mekke’de, arkasından Arap Yarımadası’nda küfrün, putperestliğin kökü kesilip kurutuldu ve en mağrur başlar öne eğildi.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin mücadele metodunda yer alan yüksek anlayış, ileriyi görüş, olayları doğuracağı sonuçlarıyla değerlendiriş ve sabırlı, hoşgörülü davranış; aynı zamanda ardı-arkası kesilmeyen uyarıcılık onları olumlu neticeye kısa zamanda ulaştırdı ve engelleri bir bir söküp atmaya yetti.
KIYÂMETİN KOPMASIYLA BİRLİKTE MEYDANA GELECEK ÖNEMLİ SAFHALAR
«O gün ki gök erimiş maden gibi olur. Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer. Candan hiçbir dost, candan dostunu sormaz.. »
Cenâb-ı Hak bu âyetlerle, kıyâmet gününde meydana gelecek önemli olaylardan yedi tanesi üzerinde duruyor ve mü’minleri aydınlatarak düşünce ufuklarını genişletiyor; kâfirleri tehdît edip korkutarak hayat ve ölüm, âhiret ve hesap kavramları üzerinde ciddi ve etraflıca düşünmelerini hatırlatıyor. Şöyle ki:
1- O gün gök erimiş maden gibi olur.
Âyette «mühl» kelimesi kullanılmıştır. Şüphesiz bu çok yorum isteyen bir kavramdır: Müfessir Keşşafa göre, zeytin yağının kabın dibinde kalan çökeltisidir. İbn Mes’ûd’a (R. A. ) göre, çeşitli renkleri yansıtması bakımından gümüş hakkında kullanılan bir isimdir. el-Hasan da aynı görüştedir.
Bundan, kıyâmetin kopmasıyla birlikte ya atmosferdeki hidrojenin patlamasının erimiş maden görünümünde bir manzara oluşturacağı, ya da güneş sistemiyle birlikte diğer sistemlerin bozulup çarpışmasıyla erimiş maden şeklinde bir duman ve gazın meydana geleceği şeklinde manalar çıkarılabilir.
Nitekim Rahman Sûresi 37. âyette bu konu değişik bir anlatımla şöyle açıklanmaktadır: «Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eridiği zaman.»
Böylece konumuzu oluşturan âyette geçen «mühl» biraz daha açıklanmakta ve göğün gül rengine dönüşerek yağ misâli eriyeceği haber verilmektedir.
İki âyeti biraraya getirdiğimizde, bir üçüncü yorum olarak şunu da söyleyebiliriz: Sistemlerin bozulup parçalanması ve kopan meteoritlerin atmosfer tabakasına girmesiyle yanma ve erime olayının meydana geleceğine delâlet eden bir tasvîr söz konusudur.
Bütün bunlar bizim yorumlarımızdır. Olayın gerçek anlamını ve şeklini, sebep ve gelişmesini Allah daha iyi bilir.
2- Dağlar atılmış renk renk yüne benzer.
Bu, ya o müthiş sarsıntı neticesi dağların tuz buz olup kesif bir toz tabakası oluşturacağı ve o yüzden renk renk bir görünüm arzedeceği demektir; ya da yerkürenin merkezinde sıkışan erimiş madenlerin patlamasıyla dağların toz haline gelip lavlar arasında renk renk tabakalar oluşturması olabilir.
Ve kıyâmet koptuktan sonra diğer bir nefhayla dirilme olayı meydana gelir. İşte o gündeki manzaranın safhalarıyla kıyâmetin kopmasından dolayı meydana gelen safhalar zincirin halkaları gibi birbirlerine eklenerek son çizgisine gelip dayanır.
3- Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.
O gün kişi candan bildiği dostuna rastlasa bile sahip çıkmaz ve ilgi de duymaz. Çünkü o gün emir yalnız Allah’ındır. Kime şefaât izni verirse, ancak o şefaât edebilir. Böylece günün dehşetinden, İlâhî adaletin tecellisi karşısında herkes kendi ameli ve göreceği karşılığıyla meşgul olur, başkasıyla ilgilenmeye fırsat bile bulamıyacak kadar sıkıcı havanın tesiri altında kalır.
4- Tanıdıklar birbirlerine gösterilirler. Kişi o günün azap ve dehşetinden kurtulmak için en yakınlarını fidye vermeyi düşünür, ama ne çare..
Dünya’da evlâdı, eşi ve yakınları için günah işleyen, haklara tecavüz eden kimseler, kıyâmet gününde ne kadar hatalı bir yol izlediklerini anlarlar ve hiç kimseden azıcık olsun yardım görmezler. Aynı zamanda inkâr ve azgınlıktan, zulüm ve tuğyandan kaynaklanan suç ve günahlar taşınması zor bir kâbus gibi kişinin sırtına yükletilir ve en yakınları onun bu halini görünce ürküp uzaklaşır. Böylece herkes dünyada iken işleyip kazandığı iyi ve kötü amelleriyle başbaşa kalır. Zira âhiret amel ve ibâdet, adam kayırma ve yalan dolan dönemi değil, hesap ve ceza günüdür. Bu, ezelde böyle plânlanıp proğramlanmıştır; artık değişmesi veya aksaması mümkün değildir.
5- Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir.
Kâinat plânında yerler-gökler yaratıldığı gün, Cennet ve Cehennem de yaratılarak ne amaca yönelikse ona göre hazırlanmıştır. Cehennem’deki yakıt, güneşteki tükenmez enerji kaynağı misâli durmadan yanmakta ve alev alev yükselmektedir. Onu söndürecek bir kuvvet yoktur. Dünyasını küfür ateşiyle yakıp berbat edenler için hazırlanmıştır.
6- O ateş, bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.
O gün suçlu günahkârları, inkârcı zâlimleri kuşatan bu ateş onların derilerini ve dış organlarını düzenli şekilde yakar. Yanan derinin yerinde yeni bir deri oluşur ve bu hal sürüp gider. Sadece derinin yanmasına gelince: Nisâ Sûresi 56. âyette açıklamasını bulan bu olay, cehennemliklerin sadece derilerinin yanacağını bildirirken konu üzerinde iyice düşünmemizi ilhâm etmektedir. Zira en çok acı veren yanık derine inmeyip deri sathında kalanıdır. Sinir uçlarının yanması büyük bir ıstırap verir. Derine inen yanık ise, pek ıstırap vermez; çünkü sinirler iyice yanıp duyarlıkları dumura uğramış olur.
7- O gün Cehennem, dünyada iken hakka arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.
İnsanoğlu bütün aczine, güçsüzlüğüne rağmen, kâinat plânındaki yerini görmez, görevinin ne olduğunu idrâk etmez, mevcut düzende Hakkʹın sınırsız kudretini müşahedeye yönelmez ve eşya üzerindeki İlâhî damgadan habersiz yaşarsa, hilkatinin hikmetine ters bir hayat sürmüş olur. Kâinatın her parçasıyla onun buyruğuna baş eğdirildiğini anlamadığından, bulunduğu insanlık şeref derecesinden aşağı düşer. O yüzden kıyâmet gününde yapayalnız, sahipsiz, dostsuz ve şefaatçisiz kalır.
O halde böyle bir gün gelmeden ve ruh henüz bedeni terkedip gitmeden, iyice düşünüp şu ölümlü hayata niçin geldiğini, burada bir süre neden alıkonduğunu, sonra da ölüme itildiğini ve yolculuğunun nereye kadar uzanacağını; dünya hayatının âhiret hayatına bir giriş anlam ve hikmetinde bulunduğunu anlamaya çalışmak aklı eren her insan için gereklidir ve farzdır. İşte kendisinde böylesine etraflı bir şuur, düşünce ve idrak uyanıklığı başlayan kimsenin önündeki yol açılmış olur. İlâhî hidâyet nasip olursa, hilkatinin hikmetine uygun bir ömür sürüp geleceğini en iyi şekilde hazırlama şansına erişir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kâfirler için hazırlanan azap üzerinde duruldu ve kıyâmet gününde o azabın mutlaka gerçekleşeceği haber verildi. Sonra da kıyâmet gününde meydana gelecek önemli safhalardan yedi kadarı konu edilerek, kâfirler bir defa daha uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, insanın genellikle çığırtkan, şamatacı yaratıldığına dikkat çekiliyor. Ancak sağlam iman doğrultusunda namaz kılan, zekât ve sadaka veren ve bütün mevcudiyetleriyle âhireti tasdîk eden; aynı zamanda o günün azabından korkup titreyen ve Allah’ın yegâne murakıp bulunduğuna inanarak namus ve iffetini koruyan mü’minlerin âhiret azabından kurtulacakları müjdeleniyor ve onların daha birkaç özelliğine ve yararlı ameline değinilerek düşünebilenlere sağlam kıstaslar ve aydınlatıcı bilgiler veriliyor.