- Türkçe anlamı
- Kesin gerçeklik / Gerçekleşen
- İsminin kaynağı
- 1. âyeti oluşturan "el-Hâkka" kelimesi
- Diğer adları
- Vâiye / Silsile
- Hangi cüzde
- 29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 78.
اَلْحَٓاقَّةُ
l-Hāḳḳatu
Gerçekleşecek olan kıyamet!
مَا الْحَاقَّةُ
mā l-Hāḳḳatu
Nedir o gerçekleşecek olan kıyamet?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْحَاقَّةُ
ve mā edrāke mā l-Hāḳḳatu
Gerçekleşecek olan kıyametin ne olduğunu sen ne bileceksin?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ
keƶƶebet ṧemūdu ve ǎādun bi l-ḳāriǎti
Semud ve Ad kavimleri, yüreklerini hoplatacak olan büyük felaketi (Kıyameti) yalanladılar.
فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ
fe emmā ṧemūdu fe uhlikū bi T-Tāğiyeti
Semud kavmi korkunç bir sarsıntı ile helak edildi.
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ
ve emmā ǎādun fe uhlikū bi rīHin SarSarin ǎātiyetin
Ad kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu şiddetli bir rüzgarla helak edildi.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعٰى كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ
seḣḣarahā ǎleyhim seb'ǎ leyālin ve ṧemāniyete eyyāmin Husūmen fe terā l-ḳavme fīhā Sar'ǎā keennehum eǎ'cāzu naḣlin ḣāviyetin
Allah, onu kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.
فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ
fe hel terā lehum min bāḳiyetin
Şimdi onlardan geri kalan bir şey görüyor musun?
وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ
ve cā'e fir'ǎvnu ve men ḳablehu ve l-mu'tefikātu bi l-ḣāTieti
Firavun, ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı olan Lut kavmi) hep o suçu işlediler.
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً
fe ǎSav rasūle rabbihim fe eḣaƶehum eḣƶeten rābiyeten
Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine Allah da onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ
innā lemmā Tağā l-māu Hamelnākum fī l-cāriyeti
(11-12) Şüphesiz, (Nuh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.
لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
li nec'ǎlehā lekum teƶkiraten ve teǐyehā uƶunun vāǐyetun
(11-12) Şüphesiz, (Nuh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ
fe iƶā nufiḣa fī S-Sūri nefḣatun vāHidetun
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً
ve Humileti l-erDu ve l-cibālu fe dukketā dekketen vāHideten
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
fe yevmeiƶin veḳaǎti l-vāḳiǎtu
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ
ve nşeḳḳati s-semāu fe hiye yevmeiƶin vāhiyetun
Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ
ve l-meleku ǎlā ercāihā ve yeHmilu ǎrşe rabbike fevḳahum yevmeiƶin ṧemāniyetun
Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
yevmeiƶin tuǎ'raDūne lā teḣfā minkum ḣāfiyetun
O gün (hesap için Allah'a) arz olunursunuz. Hiçbir sırrınız gizli kalmaz.
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْ
fe emmā men ūtiye kitābehu bi yemīnihi fe yeḳūlu hā'umu ḳra'ū kitābiyeh
İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: "Gelin, kitabımı okuyun!"
اِنِّي ظَنَنْتُ اَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ
innī Zenentu ennī mulāḳin Hisābiyeh
"Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ
fe huve fī ǐyşetin rāDiyetin
Artık o, hoşnut bir hayat içindedir.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Yüksek bir cennettedir.
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
ḳuTūfuhā dāniyetun
Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir).
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
kulū ve şrabū heniyen bimā esleftum fī l-eyyāmi l-ḣāliyeti
(Onlara şöyle denir:) "Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için.
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَالَيْتَنِي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْ
ve emmā men ūtiye kitābehu bi şimālihi fe yeḳūlu yā leytenī lem ūte kitābiyeh
Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: "Keşke kitabım bana verilmeseydi."
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ
ve lem edri mā Hisābiyeh
"Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim."
يَالَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ
yā leytehā kāneti l-ḳāDiyete
"Keşke ölüm her şeyi bitirseydi."
مَا اَغْنٰى عَنِّي مَالِيَهْ
mā eğnā ǎnnī māliyeh
"Malım bana hiçbir yarar sağlamadı."
هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ
heleke ǎnnī sulTāniyeh
"Saltanatım da yok olup gitti."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ
ḣuƶūhu fe ğullūhu
(Allah, şöyle der:) "Onu yakalayıp bağlayın."
ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ
ṧumme l-ceHīme Sallūhu
"Sonra onu cehenneme atın."
ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
ṧumme fī silsiletin ƶer'ǔhā seb'ǔne ƶirāǎn fe slukūhu
"Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu."
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ
innehu kāne lā yu'minu bi(a)llahi l-ǎZīmi
"Çünkü o, azamet sahibi Allah'a iman etmiyordu."
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
ve lā yeHuDDu ǎlā Taǎāmi l-miskīni
"Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu."
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَمِيمٌ
fe leyse lehu l-yevme hāhunā Hamīmun
"Bu sebeple, bugün burada onun samimi bir dostu yoktur."
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ
ve lā Taǎāmun illā min ğislīnin
"Kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur."
لَا يَأْكُلُهُ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ
lā ye'kuluhu illā l-ḣāTiūne
Onu günahkarlardan başkası yemez."
فَلَا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ
fe lā uḳsimu bimā tubSirūne
(38-40) Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur'an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah'tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
وَمَا لَا تُبْصِرُونَ
ve mā lā tubSirūne
(38-40) Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur'an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah'tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
innehu le ḳavlu rasūlin kerīmin
(38-40) Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur'an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah'tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ
ve mā huve bi ḳavli şāǐrin ḳalīlen mā tu'minūne
O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ
ve lā bi ḳavli kāhinin ḳalīlen mā teƶekkerūne
Bir kahinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
tenzīlun min rabbi l-ǎālemīne
O, alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوِيلِ
ve lev teḳavvele ǎleynā beǎ'De l-eḳāvīli
(44-45) Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ
le eḣaƶnā minhu bi l-yemīni
(44-45) Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ
ṧumme le ḳaTaǎ'nā minhu l-vetīne
Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.
فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ
fe mā minkum min eHadin ǎnhu Hācizīne
Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.
وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
ve innehu le teƶkiratun li l-mutteḳīne
Şüphesiz Kur'an, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.
وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ
ve innā le neǎ'lemu enne minkum mukeƶƶibīne
Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ
ve innehu le Hasratun ǎlā l-kāfirīne
Şüphesiz Kur'an, kafirler için mutlaka bir pişmanlık sebebidir.
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ
ve innehu le Haḳḳu l-yeḳīni
Şüphesiz Kur'an, gerçek kesin bilgidir.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi
O halde sen, yüce Rabbinin adıyla tespih et.