Kalem Suresi

القلم52 ayetTefsir
68/114
Türkçe anlamı
Kalem
İsminin kaynağı
1. âyette geçen "el-Kalem" kelimesi
Diğer adları
Nûn / Nûn ve’l-kalem
Hangi cüzde
29: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 2.
Diyanet 2.Eliaçık 2.Mustafa İslamoğlu 7.Mısır Resmi 2.Blachère 50.Câbirî 35.Derveze 2.Zeyveli 2.
  1. ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ

    n ve l-ḳalemi ve mā yesTurūne

    (1-2) Nun. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.

  2. مَا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ

    mā ente bi niǎ'meti rabbike bi mecnūnin

    (1-2) Nun. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.

  3. وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ

    ve inne leke le ecran ğayra memnūnin

    Şüphesiz sana tükenmez bir mükafat vardır.

  4. وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ

    ve inneke le ǎlā ḣuluḳin ǎZīmin

    Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.

  5. فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ

    fe se tubSiru ve yubSirūne

    (5-6) Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.

  6. بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ

    bi eyyikumu l-meftūnu

    (5-6) Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.

  7. اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

    inne rabbeke huve eǎ'lemu bi men Delle ǎn sebīlihi ve huve eǎ'lemu bi l-muhtedīne

    Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi daha iyi bilir. O, hidayete erenleri de daha iyi bilir.

  8. فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ

    fe lā tuTiǐ l-mukeƶƶibīne

    O halde yalanlayanlara boyun eğme.

  9. وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ

    veddū lev tudhinu fe yudhinūne

    İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.

  10. وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ

    ve lā tuTiǎ' kulle Hallāfin mehīnin

    (10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

  11. هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ

    hemmāzin meşşā'in bi nemīmin

    (10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

  12. مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثِيمٍ

    mennāǐn li l-ḣayri muǎ'tedin eṧīmin

    (10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

  13. عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَنِيمٍ

    ǔtullin beǎ'de ƶālike zenīmin

    (10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

  14. اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ

    en kāne ƶā mālin ve benīne

    (10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.

  15. اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ

    iƶā tutlā ǎleyhi āyātunā ḳāle esāTīru l-evvelīne

    Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der.

  16. سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ

    se nesimuhu ǎlā l-ḣurTūmi

    Yakında biz onun burnunu damgalayacağız.

  17. اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ

    innā belevnāhum ke mā belevnā eSHābe l-cenneti iƶ eḳsemū le yeSrimunnehā muSbiHīne

    Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne bela verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da bela verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi.

  18. وَلَا يَسْتَثْنُونَ

    ve lā yesteṧnūne

    (Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. ("İnşaallah" demiyorlardı.)

  19. فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ

    fe Tāfe ǎleyhā Tāifun min rabbike ve hum nāimūne

    Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı.

  20. فَاَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ

    fe eSbeHat ke S-Sarīmi

    Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü.

  21. فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَ

    fe tenādev muSbiHīne

    (21-22) Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler.

  22. اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ

    eni ğdū ǎlā Harṧikum in kuntum Sārimīne

    (21-22) Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler.

  23. فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ

    fe nTaleḳū ve hum yeteḣāfetūne

    (23-24) Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular.

  24. اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ

    en lā yedḣulennehā l-yevme ǎleykum miskīnun

    (23-24) Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular.

  25. وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِرِينَ

    ve ğadev ǎlā Hardin ḳādirīne

    (Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği halde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar.

  26. فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُوا اِنَّا لَضَالُّونَ

    fe lemmā raevhā ḳālū innā le Dāllūne

    Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde, "Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler.

  27. بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ

    bel neHnu meHrūmūne

    (Gerçeği anlayınca da), "Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!" dediler.

  28. قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ

    ḳāle evseTuhum e lem eḳul lekum levlā tusebbiHūne

    Onların en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size 'Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi.

  29. قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ

    ḳālū subHāne rabbinā innā kunnā Zālimīne

    Onlar, "Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz" dediler.

  30. فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ

    fe eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetelāvemūne

    Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar.

  31. قَالُوا يَاوَيْلَنَا اِنَّا كُنَّا طَاغِينَ

    ḳālū yā veylenā innā kunnā Tāğīne

    Şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!"

  32. عَسٰى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ

    ǎsā rabbunā en yubdilenā ḣayran minhā innā ilā rabbinā rāğibūne

    "Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız."

  33. كَذٰلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

    ke ƶālike l-ǎƶābu ve le ǎƶābu l-āḣirati ekberu lev kānū yeǎ'lemūne

    İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!

  34. اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ

    inne li l-mutteḳīne ǐnde rabbihim cennāti n-neǐymi

    Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında Naim cennetleri vardır.

  35. اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ

    e fe nec'ǎlu l-muslimīne ke l-mucrimīne

    Biz müslümanları suçlular gibi kılar mıyız?

  36. مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

    mā lekum keyfe teHkumūne

    Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

  37. اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ

    em lekum kitābun fīhi tedrusūne

    Yoksa size ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümleri) ondan mı okuyorsunuz?

  38. اِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ

    inne lekum fīhi le mā teḣayyerūne

    Onda, "Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir" (diye mi yazılı?)

  39. اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ

    em lekum eymānun ǎleynā bāliğatun ilā yevmi l-ḳiyāmeti inne lekum le mā teHkumūne

    Yahut bizden, her ne hükmederseniz mutlaka öyle olacağına dair Kıyamete kadar sürecek kesin sözler mi aldınız?

  40. سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَعِيمٌ

    selhum eyyuhum bi ƶālike zeǐymun

    Sor onlara: "Onların hangisi bu (iddianın doğruluğu)na kefildir?"

  41. اَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

    em lehum şurakā'u fe l ye'tū bi şurakāihim in kānū Sādiḳīne

    Yoksa onların ortakları mı var? Doğru söyleyenler iseler, haydi getirsinler ortaklarını!

  42. يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ

    yevme yukşefu ǎn sāḳin ve yud'ǎvne ilā s-sucūdi fe lā yesteTīǔne

    (42-43) Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kafirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar (ve buna yanaşmıyorlar)dı.

  43. خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ

    ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ve ḳad kānū yud'ǎvne ilā s-sucūdi ve hum sālimūne

    (42-43) Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kafirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar (ve buna yanaşmıyorlar)dı.

  44. فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ

    fe ƶernī ve men yukeƶƶibu bi hāƶā l-Hadīṧi se nestedricuhum min Hayṧu lā yeǎ'lemūne

    (Ey Muhammed!) Bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanlarla beni baş başa bırak. Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helaka yaklaştıracağız.

  45. وَاُمْلِي لَهُمْ اِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ

    ve umlī lehum inne keydī metīnun

    Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.

  46. اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ

    em teseluhum ecran fe hum min meğramin muṧḳalūne

    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?

  47. اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

    em ǐndehumu l-ğaybu fe hum yektubūne

    Yahut gayb (Levh-i Mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar?

  48. فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌ

    fe Sbir li Hukmi rabbike ve lā tekun ke SāHibi l-Hūti iƶ nādā ve huve mekZūmun

    Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.

  49. لَوْلَا اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ

    levlā en tedārakehu niǎ'metun min rabbihi le nubiƶe bi l-ǎrā'i ve huve meƶmūmun

    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir halde ıssız bir yere atılacaktı.

  50. فَاجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ

    fe ctebāhu rabbuhu fe ceǎlehu mine S-SāliHīne

    (Fakat böyle olmadı.) Rabbi onu (peygamber olarak) seçti ve salih kimselerden kıldı.

  51. وَاِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ

    ve in yekādu (e)lleƶīne keferū le yuzliḳūneke bi ebSārihim lemmā semiǔ ƶ-ƶikra ve yeḳūlūne innehu le mecnūnun

    Şüphesiz inkar edenler Zikr'i (Kur'an'ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) "Hiç şüphe yok o bir delidir" diyorlar.

  52. وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ

    ve mā huve illā ƶikrun li l-ǎālemīne

    Halbuki o (Kur'an), alemler için ancak bir öğüttür.