EL-HÂKKA SÛRESİ
Müfessirlerin hepsine göre: Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir.
«Kıyâmet» anlamına gelen «hâkka»den birinci âyetinde söz edildiğinden, bu aynı zamanda sûrenin de ismi olmuştur.
Âyet sayısı: 52
Kelime » : 480
Harf »: 1056 (Tefsiru Garâibi’l-Kur’ân/Nizamuddin Nisâbûrî: 29/25)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Gelip geçen ümmetlerden kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp imân etmiyenlerin nasıl yok edildikleri misâl veriliyor.
2- Âhiret gününde ise, onlara daha elim azâbın verileceği detaylı anlatılarak yaşamakta olan inkârcı sapıklar uyarılıyor.
3- Amel defteri sağ eline ve sol eline verilenlerin durumları tasvîr edilerek ölmeden önce o defteri imân düzeyinde sâlih amellerle doldurmamız isteniliyor.
4- Resûlüllah’ın (A. S. ) teblîğ ettiği âyetlerin bütünüyle İlâhî olduğu, şiir türünden uydurma sözler olmadığı açıklanıyor.
5- Kur’ân’ın, Allah’tan korkup kötülüklerden, nankörlükten sakınanlar için yönlendirici ve aydınlatıcı bir öğüt olduğuna dikkat çekilerek bu kitapla amel etmemizde hem dünyâmız, hem de âhiretimiz için sayısız faydaların söz konusu olduğuna işâretle düşünce ufkumuz genişletiliyor.
MEÂLİ:
1-3- Sâbit olan Hâkka; nedir sâbit olan Hâkka? Sâbit olan Hâkka’nın ne olduğunu bilir misin?
4- Semûd ve Âd (kavimleri), inecek o müthiş felâketi yalan saydılar.
5- Semûdʹa gelince: Sınırları aşan bir haykırışla yok edildiler.
6- Âd ise, yıkıcı bir kasırgayla yok edildiler.
7- 8- O kasırgayı onların üzerine aralıksız olarak yedi gece, sekiz gündüz musallat edip estirdi; o kavmi, içleri kof hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün. Onlardan geriye kalan bir şey görebilir misin?
9- Firʹavn da, ondan önceki altı üstüne getirilip yok edilen kasabalar da hep o suç ve azgınlıkla geldiler.
10- Rablarının peygamberlerine karşı geldiler. O sebeple Rabları, onları fazla şiddetli bir tutuşla yakalayıverdi.
11-12- Doğrusu biz, su iyice kabarıp taştığında size ibret ve öğüt kılmamız için ve anlayabilen kulaklar anlasın diye sizi yüzüp giden gemide taşıdık.
İLGİLİ HADÎSLER
«Ben, saba (doğudan veya Kâbe cihetinden esen rüzgâr) ile yardım görüp zafer elde ettim. Âd Kavmi ise, debûr (batıdan esen rüzgâr) ile yok edildi. » (Buharî/istiska: 26, meğâzî: 29, bed’-i halk: 5, enbiyâ: 1- Müslim/istiska: 17- Ahmed 1/223, 228, 324, 341, 355, 373)
«Cenâb-ı Hakkʹın Âd Kavmi üzerine açıp sevkettiği rüzgâr ancak (büyük kasırgalardan) bir yüzük yeri kadardı. Esen kasırga bâdiye halkı üzerine uğradı da onları, davarlarını ve mallarını yerle gök arasına kaldırarak (silip süpürdü). Âd Kavmiʹnden kasaba halkı ise, o kasırgayı ve taşıdığı şeyleri görünce: «Bu ârızî bir buluttur, yağmur verecek» dediler. Çok sürmedi ki o (bulut görünümünde olan) kasırga bâdiye (çöl) halkını ve davarlarını (ağaç yaprağı misâli uçurup) kasaba halkı üzerine attı. » (İbn Ebî Hâtim: İbn Ömer (R. A. )dan - İbn Kesîr: 4/412)
EL-HÂKKA
Marife (belirli) kullanılan bu isimden maksat, Cenâb-ı Hakk’ın yanında kopacağı zaman ve saati belli ve belirli olan kıyâmet olayıdır. Taşıdığı diğer birkaç mâna ile de kıyâmet olayının ne olduğunu bize bildirmektedir. Şöyle ki:
1- Kıyâmet olayı haktır ve (İlâhî takdirde) sübut bulmuştur. Bunda hiçbir şüphe söz konusu değildir.
2- Kıyâmet gününde bütün işler ve fiiller su yüzüne çıkar; her şey gerçek yönüyle ve hakiki rengiyle belirginleşir. Öylece kimin ne olduğu anlaşılır. Ceza ve mükâfatı hak edenler belli olur.
3- Kıyâmet mutlaka bütün dehşetiyle inecek; onu durduracak bir kuvvet bulunmayacaktır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın emri mutlaka geçerlidir ve nâfizdir, vakti saati gelince gerçekleşir.
4- İnsanların üzerine mutlaka ve mutlaka böyle bir gün gelecektir.
5- Cennetlikler hakkettiklerini, cehennemlikler de lâyık oldukları karşılığı göreceklerdir.
6- Kıyâmet olayı her türlü küfür, azgınlık, ahlâksızlık ve ölçüsüzlüğü alt edip sona erdirecektir.
7- Kıyâmet günü her yanı ve yönüyle hak ve adâlet günüdür. Dünyada işlenen amellerin eksiksiz karşılık göreceği dönemdir.
Böylece açıklamasını yaptığımız bu yedi madde, el-Hâkka’nın delâlet ettiği mânaları yansıtmakta ve konu üzerinde daha iyi durmamıza yardımcı olmaktadır.
İNKÂRCILARA UYARI
«Semûd ve Âd (kavimleri), inecek o müthiş felâketi yalan saydılar.. »
Başta o günkü Mekkeli müşrikler olmak üzere, kıyâmete kadar ortaya çıkacak hak ve ahlâk düşmanları; küfür ve tuğyan bezirgânları, Semûd ve Âd kavimlerinin başına gelen o korkunç felâketle uyarılıyor. Çünkü İlâhî plân, diğer bir anlatımla sünnetullah şaşmadan ve sapmadan işler de hedefine doğru gider. Ona uyanlar mutlu ve bahtiyar olurlar, uymayanlar en acı tokatı ondan yer ve yokluğa karışırlar. Nasıl zehir öldürür, ateş yakar, havasızlık boğarsa, sünnetullah da öyle, ondaki İlâhî proğrama göre hayatını düzenleyenler, muradı İlâhî doğrultusunda lâyık oldukları yerlerini almış olurlar; bunun aksine bir yol izleyenler yerlerini almadıklarından hem dünyada, hem de âhirette huzursuzluğa ve mutsuzluğa kendilerini itmiş olurlar. İşte bu proğram hiç sapmaz ve değişmez. Ancak kişiler belli bir sınıra gelmedikçe İlâhî hüküm inmez. Bazı inkârcıların şen ve şatır bir hayat sürmesi istisna sayılmaz, bilâkis belli sınıra henüz gelmediklerini gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın âdetidir; kavim ve milletleri inkâr ve azgınlıklarından, ahlâksızlık ve şirretliklerinden dolayı hemen yok etmez, belli bir sınıra gelmelerini sabırla bekler.
İşte Semûd ve Âd kavimlerinin yok edilmesi böyle bir sınıra gelmeleri sebebiyle gerçekleşmiştir. Diğer helâk edilen kavimler de öyle..
Adı geçen kavimler önce «kariâ»yı, yani insanların kapısını şiddetle çalıp beraberinde büyük felâketi getirecek olan kıyâmeti yalanlayıp inkâr ettiler. Kıyâmet inkâr edilince, nefsi ve aşırılıklarını durduracak, ruhu füyuzatla dolduracak, insanı tatmin edip huzur ve güvene kavuşturacak, toplum ve milletleri hakka döndürecek başka bir müeyyide kalmıyor. Böylece her türlü zulüm ve ahlâksızlığa kapılar açılıyor.
TARİHÎ YÖNÜ
Kur’ân’da yirmiden fazla yerde anılan Semûd ve Âd kavimleri, tarihin birer ibret levhası olarak misâl verilmektedir.
Semûd Kavmi, daha önce belirttiğimiz gibi, Asurlar devrinde Hicaz yakınlarında Hicr yöresinde yaşayan bir millettir. O bölgede yapılan kazılarda birtakım kitabelere rastlanmıştır.
Âd Kavminin ise, Umman ile Dahraman arasındaki bölgede oturdukları sanılmaktadır.
Bu iki kavim veya milletin çok eski bir medeniyet ülkesi sayılan Asur hakimiyetinde yaşadığını söyleyenler vardır. M. Ö. 3000 yıllarından 612 yılına kadar süren ve bütün Mezopotamya, Elâm, Sûriye ve Mısır’ı içine alan Asurlu’ların bu uzun tarihine bakınca, Semûd ve Âd kavimlerinin M. Ö. yaşadıkları kesinlik kazanır.
CEZÂNIN CİNSİ VE ÖZELLİĞİ
«Semûdʹa gelince: Sınırları aşan bir haykırışla yok edildiler. »
Âyette ifadesini bulduğu gibi, Semûd Kavmi, sınırları aşan, kalpleri yerinden oynatan müthiş bir sayha (haykırış, gürültü ve uğultu) ile yok edilmişlerdir.
Tuğyan kökünden türetilen «tâğiye» sıfatı, küfrü, azgınlık ve ahlâksızlıkla birleştirip her türlü ahlâk ve adâlet sınırını aşan Semûd Kavminin bu fiiline uygun bir cezâ verildiğini yansıtan bir kavramdır. Sınırı aşan o müthiş ses, gürültü, uğultu ve haykırış, o müthiş inkâr ve azgınlığı yok etmiştir.
Âd Kavmi ise, yıkıcı, yakıcı, önü alınmaz bir kasırgayla yok edilmiştir. Ayette «Rih-i sarsar ve âtiye» diye bu kasırga ile ilgili iki sıfat kullanılmıştır. Birincisi, çok şiddetli ve dondurucu bir kasırgaya; İkincisi, önüne geçilmez, karşısında durulmaz bir şiddete; aynı zamanda büküp dolayıp kahırla atmaya delâlet eden bir felâkete delâlet etmektedir. Nitekim Âd Kavmi de küfürde çok ileri gidip kalp ve kafaları dondurmuştur; ahlâksızlık ise gemi azıya alıp önüne geçilmesi zor bir çizgiye dayanmıştı. Onların bu ameline uygun azap inmiş ve defterlerini dürmüştür.
KASIRGANIN YEDİ GECE, SEKİZ GÜNDÜZ DEVAM ETMESİ
«O kasırgayı onların üzerine aralıksız olarak yedi gece, sekiz gündüz musallat edip estirdi.. »
Kurʹân’da bu kasırganın özelliği belirtilirken dört ayrı kelime, yani sıfat kullanılmıştır: Sayha, recfe, sâikatü’l-azab ve tâğiye.. (Geniş bilgi için bak: A’raf Sûresi: 78, Hûd Sûresi: 67, Fussilet Sûresi: 17. âyetlerin tefsiri)
Birincisi, müthiş bir gürültü ve uğultuyu; İkincisi, şiddetli ve o nisbette korkunç sarsıntıyı; Üçüncüsü, yıldırım ve şimşek misâli azap gürültüsünü; dördüncüsü sınırları aşan korkunç bir gürültü, haykırış ve uğultuyu yansıtır. Böylece adı geçen kavmi yok eden kasırgayla birlikte depremin de baş gösterdiği anlaşılıyor.
Fiziksel yapıları gelişmiş olan Âd Kavminin çok hareketli, mücadeleci ve çalışkan oldukları sanılmaktadır. Ne var ki, Allah’ın kahredici azabı ve hükmü inince, ne kaba kuvvetin, ne taşları yontup şekillendiren sanatın, ne de inşa edilen sarayın bir yararı olur. Her biri çürümüş kof hurma kütükleri gibi yerden yere vurulur.
Geriye ise, yıkık evleri, taş toprak yığınları, kırık dökük sütunları, yüzükoyun devrilmiş putları kaldı. ilâhî hüküm, azıp sapıtan bu milleti helâk olma çizgisinde yakalayıverdi. Bir hafta süreyle onlara korkunun en beteri yaşatıldıktan sonra yerlebir edilip canları cehenneme sevkedildi.
FİRʹAVN VE ONDAN ÖNCEKİLER
«Fir’avn da, ondan önceki altı üstüne getirilip yok edilen kasabalar da hep suç ve azgınlıkla geldiler.. »
İlgili âyetle, inkârcı sapıklar uyarılmakta, mü’minlere ise güven ve gönül yatışkanlığı vermek için tarihî olaylardan ibretli levhalar sergilenmektedir.
Firʹavn da inkârda ısrar etti, zulüm ve tuğyanda bulundu. Gönderilen peygamberleri yalanladı. Bütün uyarılara rağmen Hakk’a sırt çevirmekte ısrarla devam etti. Böylece kendini ve çevresini yok edilme çizgisine getirmiş oldu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onu kahırla yakalayıverdi, öncekilere nisbetle daha şiddetli sarstı ve Kızıldenizi ona, askerlerine mezar yaptı.
Âyette Cenâb-ı Hakk’ın bu şiddetli yakalayıvermesi «ahzen râbiye» şeklinde ifade edilmektedir. Çünkü Fir’avn sadece Allahʹı inkârla, peygamberine karşı gelmekle yetinmemiş, İlâhlık iddiasında bulunarak İsrâil oğulları’na ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş muâmelesi yapmıştır. Ayrıca, bu kavim çoğalmasın diye, doğan erkek çocuklarını öldürmüş, kız çocuklarını diri bırakmıştı. O bu tutumuyla kendi milletini ve yetişmekte olan nesilleri küfür, zulüm, tuğyan ve ahlâksızlık fırtınasında boğarken, Cenâb-ı Hak onun bu ameline uygun bir cezâ takdîr buyurdu, hepsini denizin dalgalarına bırakarak lâyık oldukları, hak ettikleri cezâyı verdi.
Fir’avnʹdan önceki kâfirler ve mü’tefikler:
Mü’tefikat, «mü’tefike»nin çoğuludur. Müfessirler bu kavram üzerinde farklı yorumlarda bulunmuşlardır:
a) Katade’ye göre: Lût Kavmi kasdedilmiştir. Zira bu kavim köy ve kasabalarıyla birlikte lavların ve depremin kahredici gürültüsü içinde yok edilmiş ve böylece ülkelerinin altı üstüne getirilmiştir.
Nitekim ünlü müfessir Kâb el-Kurezî’ye göre: Başta en büyük şehirleri Sodom olmak üzere beş kasaba haritadan silinmiştir.
Bunlar günah, hata, küfür ve tuğyan doğuran fiilleri yüzünden helâk edildiler. Zira lutîlik (homoseksüellik) son derece yaygınlaşmış, azgınlık hat- safhaya ulaşmıştı. O bakımdan İlâhî hükmün inmesinin vakti saati gelmiş bulunuyordu. Gönderilen iki melek, İlâhî proğramı aynen uyguladılar.
b) İbn Kesîr’e göre: Peygamberleri yalanlayan birçok ümmetler demektir. Allahʹın indirdiği hükümleri yalan saydıkları için yok edilmişlerdir.
Böylece Fir’avn’dan önce Semûd ve Âd kavimleri özel biçimde anıldıktan sonra önemine binaen bir de yok edilen kavimler hakkında genel bir anlatım cihetine gidilerek belîğ bir üslûp sergilenmiştir.
HAKKʹA GÖNÜL VEREN MÜʹMİNLER
«Doğrusu biz, su iyice kabarıp taştığında size ibret ve öğüt kılmamız için de anlayabilen kulaklar anlasın diye sizi yüzüp giden gemide taşıdık. »
Cenâb-ı Hak, gelip geçen inkârcı kavim ve milletlerin hazîn âkıbetini özetle açıkladıktan sonra, Nuh (A. S. ) ve ona imân edenlerin kurtarıldığını, yaşamakta olan mü’minlere ümit ve güven veren bir ilâhî hüküm olarak zikrediyor.
Cenâb-ı Hak, Nuh Peygamberin azıp sapıtan kavmini yok etmeyi dileyince, Nuh’u ve ona imân edenleri gemiye bindirerek kurtarmayı plânlamıştı. Öyleki Mekke müşriklerini yok edecek olursa, mü’minlerin hiç şüphesi olmasın ki, kendilerini Hz. Muhammed (A. S. ) ile birlikte kurtarma imkânına erdirecektir. Bu, bir sözdür ki aslâ değişmez. İlgili âyetle müʹminlere bu müjde ve ümit veriliyor.
Deniz olmayan bir bölgede geminin inşası ve Hakk’a iman edip gönül veren mü’minlerin böyle bir gemiyle kurtarılması, elbetteki unutulması mümkün olmayan tarihî bir misâldir ki, ondan öğüt alma irfanına sahip olanlar ancak ibret ve öğüt alır.
Sonuç olarak şu hakikat bir defa daha ortaya çıkıyor: Cenâb-ı Hakk’ın çizdiği plân ve hazırladığı proğramı değiştirmek mümkün değildir; indirdiği hükmü geri çevirmek kimin haddine..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kıyâmetin mutlâka kopacağı belirtildi. Yaşamakta olan inkârcı azgınları uyarmak için o yüzden yok edilen kavim ve milletlerden kısa misâller verildi. Allah’a dosdoğru imân edenlerin, Nuh’a (A. S. ) inanan mü’minler misâli, kurtulacağı müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet olayıyla meydana gelecek tebeddülata dikkat çekiliyor. Amel defteri sağ eline verilenler için güven ve huzur kapılarının açık tutulacağı; amel defteri sol eline verilenlerin o günkü perişan hali tasvîr ediliyor.