- Türkçe anlamı
- Ay
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "el-Kamer" kelimesi
- Hangi cüzde
- 27: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 37.
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ
iḳterabeti s-sāǎtu ve nşeḳḳa l-ḳameru
Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.
وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
ve in yerav āyeten yuǎ'riDū ve yeḳūlū siHrun mustemirrun
Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ
ve keƶƶebū ve ttebeǔ ehvā'ehum ve kullu emrin musteḳirrun
Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.
وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ
ve leḳad cā'ehum mine l-enbā'i mā fīhi muzdecerun
Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ
Hikmetun bāliğatun fe mā tuğni n-nuƶuru
Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍ
fe tevelle ǎnhum yevme yed'u d-dāǐ ilā şey'in nukurin
(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.
خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ
ḣuşşeǎn ebSāruhum yeḣrucūne mine l-ecdāṧi keennehum cerādun munteşirun
(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.
مُهْطِعِينَ اِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ
muhTiǐyne ilā d-dāǐ yeḳūlu l-kāfirūne hāƶā yevmun ǎsirun
Davetçiye doğru koşarlarken kafirler, "Bu zor bir gün" derler.
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ
keƶƶebet ḳablehum ḳavmu nūHin fe keƶƶebū ǎbdenā ve ḳālū mecnūnun ve zducira
Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.
فَدَعَا رَبَّهُ اَنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ
fe deǎā rabbehu ennī meğlūbun fe nteSir
O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.
فَفَتَحْنَا اَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ
fe feteHnā ebvābe s-semāi bi māin munhemirin
Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.
وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَ
ve feccernā l-erDe ǔyūnen fe lteḳā l-māu ǎlā emrin ḳad ḳudira
Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.
وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ
ve Hamelnāhu ǎlā ƶāti elvāHin ve dusurin
Biz Nuh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.
تَجْرِي بِاَعْيُنِنَا جَزَاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ
tecrī bi eǎ'yuninā cezā'en li men kāne kufira
Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.
وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad teraknāhā āyeten fe hel min muddekirin
Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri
Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin
Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
keƶƶebet ǎādun fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri
Ad kavmi de (Hud'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُسْتَمِرٍّ
innā erselnā ǎleyhim rīHen SarSaran fī yevmi neHsin mustemirrin
Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.
تَنْزِعُ النَّاسَ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ مُنْقَعِرٍ
tenziǔ n-nāse keennehum eǎ'cāzu naḣlin munḳaǐrin
İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri
Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin
Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ
keƶƶebet ṧemūdu bi n-nuƶuri
(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."
فَقَالُوا اَبَشَرًا مِنَّا وَاحِدًا نَتَّبِعُهُ اِنَّٓا اِذًا لَفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
fe ḳālū e beşeran minnā vāHiden nettebiǔhu innā iƶen le fī Delālin ve suǔrin
(23-24) Semud kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız? (Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."
ءَاُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ اَشِرٌ
e ulḳiye ƶ-ƶikru ǎleyhi min beyninā bel huve keƶƶābun eşirun
"Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."
سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ
se yeǎ'lemūne ğaden meni l-keƶƶābu l-eşiru
Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!
اِنَّا مُرْسِلُوا النَّاقَةِ فِتْنَةً لَهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ
innā mursilū n-nāḳati fitneten lehum fe rteḳibhum ve STabir
(Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."
وَنَبِّئْهُمْ اَنَّ الْمَاءَ قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُحْتَضَرٌ
ve nebbi'hum enne l-māe ḳismetun beynehum kullu şirbin muHteDerun
"Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطٰى فَعَقَرَ
fe nādev SāHibehum fe teǎāTā fe ǎḳara
Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
fe keyfe kāne ǎƶābī ve nuƶuri
Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ
innā erselnā ǎleyhim SayHaten vāHideten fe kānū ke heşīmi l-muHteZiri
Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin
Andolsun biz, Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ
keƶƶebet ḳavmu lūTin bi n-nuƶuri
Lut kavmi de uyarıcıları yalanladı.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِبًا اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍ نَجَّيْنَاهُمْ بِسَحَرٍ
innā erselnā ǎleyhim HāSiben illā āle lūTin necceynāhum bi seHarin
(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.
نِعْمَةً مِنْ عِنْدِنَا كَذٰلِكَ نَجْزِي مَنْ شَكَرَ
niǎ'meten min ǐndinā ke ƶālike neczī men şekera
(34-35) Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lut'un ailesi başka. Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.
وَلَقَدْ اَنْذَرَهُمْ بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ
ve leḳad enƶerahum beTşetenā fe temārav bi n-nuƶuri
Andolsun, Lut onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَنْ ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا اَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ
ve leḳad rāvedūhu ǎn Deyfihi fe Tamesnā eǎ'yunehum fe ƶūḳū ǎƶābī ve nuƶuri
Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.
وَلَقَدْ صَبَّحَهُمْ بُكْرَةً عَذَابٌ مُسْتَقِرٌّ
ve leḳad SabbeHahum bukraten ǎƶābun musteḳirrun
Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.
فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ
fe ƶūḳū ǎƶābī ve nuƶuri
"Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad yessernā l-ḳurāne li ƶ-ƶikri fe hel min muddekirin
Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
وَلَقَدْ جَاءَ اٰلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ
ve leḳad cā'e āle fir'ǎvne n-nuƶuru
Andolsun, Firavun'un ailesine de uyarıcılar gelmişti.
كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كُلِّهَا فَاَخَذْنَاهُمْ اَخْذَ عَزِيزٍ مُقْتَدِرٍ
keƶƶebū bi āyātinā kullihā fe eḣaƶnāhum eḣƶe ǎzīzin muḳtedirin
Bütün ayetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.
اَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِنْ اُو۬لٰٓئِكُمْ اَمْ لَكُمْ بَرَاءَةٌ فِي الزُّبُرِ
e kuffārukum ḣayrun min ūlāikum em lekum berā'etun fī z-zuburi
(Ey Mekkeliler!) Sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?
اَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُنْتَصِرٌ
em yeḳūlūne neHnu cemīǔn munteSirun
Yoksa onlar, "Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz" mu diyorlar?
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ
se yuhzemu l-cem'ǔ ve yuvellūne d-dubura
O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ اَدْهٰى وَاَمَرُّ
beli s-sāǎtu mev'ǐduhum ve s-sāǎtu edhā ve emerru
Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.
اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
inne l-mucrimīne fī Delālin ve suǔrin
Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ
yevme yusHabūne fī n-nāri ǎlā vucūhihim ƶūḳū messe seḳara
Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.
اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
innā kulle şey'in ḣaleḳnāhu bi ḳaderin
Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.
وَمَا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
ve mā emrunā illā vāHidetun ke lemHin bi l-beSari
Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)
وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
ve leḳad ehleknā eşyāǎkum fe hel min muddekirin
Andolsun, biz sizin gibileri hep helak ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?
وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ
ve kullu şey'in feǎlūhu fī z-zuburi
İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ
ve kullu Sağīrin ve kebīrin musteTarun
Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve neherin
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.
فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَلِيكٍ مُقْتَدِرٍ
fī meḳ'ǎdi Sidḳin ǐnde melīkin muḳtedirin
Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.