- Türkçe anlamı
- Yıldız
- İsminin kaynağı
- 1. âyetin başındaki "en-Necm" kelimesi
- Hangi cüzde
- 27: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 23.
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى
ve n-necmi iƶā hevā
(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.
مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى
mā Delle SāHibukum ve mā ğavā
(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.
وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى
ve mā yenTiḳu ǎni l-hevā
O, nefis arzusu ile konuşmaz.
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى
in huve illā veHyun yūHā
(Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.
عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوٰى
ǎllemehu şedīdu l-ḳuvā
(5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli suretine girip) doğruldu.
ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى
ƶū mirratin fe stevā
(5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli suretine girip) doğruldu.
وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى
ve huve bi l-ufuḳi l-eǎ'lā
(5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli suretine girip) doğruldu.
ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى
ṧumme denā fe tedellā
Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.
فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى
fe kāne ḳābe ḳavseyni ev ednā
(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.
فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهِ مَا اَوْحٰى
fe evHā ilā ǎbdihi mā evHā
Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti.
مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى
mā keƶebe l-fu'ādu mā raā
Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.
اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى
e fe tumārūnehu ǎlā mā yerā
(Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?
وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى
ve leḳad rāhu nezleten uḣrā
Andolsun ki, o, Cebrail'i bir başka inişte daha (asli suretiyle) görmüştü.
عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى
ǐnde sidrati l-muntehā
Sidretü'l-Münteha'nın yanında.
عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى
ǐndehā cennetu l-me'vā
Me'va cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır.
اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى
iƶ yeğşā s-sidrate mā yeğşā
O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.
مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى
mā zāğa l-beSaru ve mā Tağā
Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı.
لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى
le ḳad raā min āyāti rabbihi l-kubrā
Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.
اَفَرَاَيْتُمُ اللَّاتَ وَالْعُزّٰى
e fe raeytumu l-lāte ve l-ǔzzā
(19-20) Lat ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?
وَمَنٰوةَ الثَّالِثَةَ الْاُخْرٰى
ve menāte ṧ-ṧāliṧete l-uḣrā
(19-20) Lat ve Uzza'ya ve diğer üçüncüsü Menat'a ne dersiniz?
اَلَكُمُ الذَّكَرُ وَلَهُ الْاُنْثٰى
e lekumu ƶ-ƶekeru ve le hu l-unṧā
Erkek size de, dişi O'na mı?
تِلْكَ اِذًا قِسْمَةٌ ضِيزٰى
tilke iƶen ḳismetun Dīzā
Öyle ise bu çok insafsızca bir paylaştırmadır.
اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰى
in hiye illā esmā'un semmeytumūhā entum ve ābā'ukum mā enzele (a)llahu bihā min sulTānin in yettebiǔne illā Z-Zenne ve mā tehvā l-enfusu ve leḳad cā'ehum min rabbihimu l-hudā
Onlar ancak sizin ve atalarınızın (ilah edindiğiniz şeylere) taktığınız isimlerdir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar (putperestler) yalnız zanna ve nefislerin arzusuna tabi oluyorlar. Andolsun ki, kendilerine, Rableri katından yol gösterici gelmiştir.
اَمْ لِلْاِنْسَانِ مَا تَمَنّٰى
em li l-insāni mā temennā
Yoksa insan (kayıtsız şartsız), her temenni ettiği şeye sahip mi olacaktır?
فَلِلّٰهِ الْاٰخِرَةُ وَالْاُو۫لٰى
fe li (a)llahi l-āḣiratu ve l-ūlā
Oysa, Ahiret de dünya da Allah'ındır.
وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمٰوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَأْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضٰى
ve kem min melekin fī s-semāvāti lā tuğnī şefāǎtuhum şey'en illā min beǎ'di en ye'ƶene (a)llahu li men yeşā'u ve yerDā
Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah'ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ لَيُسَمُّونَ الْمَلٰٓئِكَةَ تَسْمِيَةَ الْاُنْثٰى
inne (e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati le yusemmūne l-melāikete tesmiyete l-unṧā
Şüphesiz ahirete iman etmeyenler, meleklere dişi isimleri veriyorlar.
وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔا
ve mā lehum bihi min ǐlmin in yettebiǔne illā Z-Zenne ve inne Z-Zenne lā yuğnī mine l-Haḳḳi şey'en
Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.
فَاَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلّٰى عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ اِلَّا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا
fe eǎ'riD ǎn men tevellā ǎn ƶikrinā ve lem yurid illā l-Hayāte d-dunyā
Öyle ise bizim zikrimizden (Kur'an'dan) yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir.
ذٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدٰى
ƶālike mebleğuhum mine l-ǐlmi inne rabbeke huve eǎ'lemu bi men Delle ǎn sebīlihi ve huve eǎ'lemu bi meni htedā
İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.
وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ لِيَجْزِيَ الَّذِينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِيَ الَّذِينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰى
ve li (a)llahi mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi li yecziye (e)lleƶīne esā'ū bimā ǎmilū ve yecziye (e)lleƶīne eHsenū bi l-Husnā
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıklarıyla cezalandırması, iyilik edenleri de daha güzeliyle mükafatlandırması için (böyle)dir.
اَلَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى
(e)lleƶīne yectenibūne kebāira l-iṧmi ve l-fevāHişe illā l-lememe inne rabbeke vāsiǔ l-meğfirati huve eǎ'lemu bikum iƶ enşeekum mine l-erDi ve iƶ entum ecinnetun fī buTūni ummehātikum fe lā tuzekkū enfusekum huve eǎ'lemu bi meni tteḳā
Onlar, ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve çirkin işlerden uzak duran kimselerdir. Şüphesiz Rabbin, bağışlaması çok geniş olandır. Sizi, topraktan yarattığında da ve analarınızın karnında ceninler iken de, en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah'a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.
اَفَرَاَيْتَ الَّذِي تَوَلّٰى
e fe raeyte elleƶī tevellā
(33-34) Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü?
وَاَعْطٰى قَلِيلًا وَاَكْدٰى
ve eǎ'Tā ḳalīlen ve ekdā
(33-34) Şimdi yüz çevireni; pek az verip de kaskatı cimrileşeni gördün mü?
اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى
e ǐndehu ǐlmu l-ğaybi fe huve yerā
Gayb'ın ilmi kendi yanında da o gerçeği mi görüyor?
اَمْ لَمْ يُنَبَّأْ بِمَا فِي صُحُفِ مُوسٰى
em lem yunebbe' bimā fī SuHufi mūsā
(36-37) Yoksa, Musa'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?
وَاِبْرٰهِيمَ الَّذِي وَفّٰى
ve ibrāhīme elleƶī veffā
(36-37) Yoksa, Musa'nın ve Allah'ın emirlerini bütünüyle yerine getiren İbrahim'in sahifelerindeki şu hakikatler kendisine haber verilmedi mi?
اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى
ellā teziru vāziratun vizra uḣrā
Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü yüklenmez.
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى
ve en leyse li l-insāni illā mā seǎā
İnsan için ancak çalıştığı vardır.
وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ
ve enne seǎ'yehu sevfe yurā
Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.
ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَاءَ الْاَوْفٰى
ṧumme yuczāhu l-cezā'e l-evfā
Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.
وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰى
ve enne ilā rabbike l-muntehā
Şüphesiz en son varış Rabbinedir.
وَاَنَّهُ هُوَ اَضْحَكَ وَاَبْكٰى
ve ennehu huve eDHake ve ebkā
Şüphesiz O, güldürür ve ağlatır.
وَاَنَّهُ هُوَ اَمَاتَ وَاَحْيَا
ve ennehu huve emāte ve eHyā
Şüphesiz O, öldürür ve diriltir.
وَاَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى
ve ennehu ḣaleḳa z-zevceyni ƶ-ƶekera ve l-'unṧā
(45-46) Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.
مِنْ نُطْفَةٍ اِذَا تُمْنٰىۖ
min nuTfetin iƶā tumnā
(45-46) Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.
وَاَنَّ عَلَيْهِ النَّشْاَةَ الْاُخْرٰى
ve enne ǎleyhi n-neşete l-uḣrā
Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
وَاَنَّهُ هُوَ اَغْنٰى وَاَقْنٰى
ve ennehu huve eğnā ve eḳnā
Şüphesiz O, başkalarına muhtaç olmaktan kurtardı ve varlık sahibi kıldı.
وَاَنَّهُ هُوَ رَبُّ الشِّعْرٰى
ve ennehu huve rabbu ş-şiǎ'rā
Şüphesiz O, Şi'ra'nın Rabbidir.
وَاَنَّهُٓ اَهْلَكَ عَادًا الْاُو۫لٰى
ve ennehu ehleke ǎāden l-ūlā
(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Ad kavmini ve Semud kavmini helak etti ve hiç kimseyi bırakmadı.
وَثَمُودَا۬ فَمَا اَبْقٰى
ve ṧemūde fe mā ebḳā
(50-51) Şüphesiz O, önce gelen Ad kavmini ve Semud kavmini helak etti ve hiç kimseyi bırakmadı.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا هُمْ اَظْلَمَ وَاَطْغٰى
ve ḳavme nūHin min ḳablu innehum kānū hum eZleme ve eTğā
Daha önce de Nuh'un kavmini helak etmişti. Şüphesiz onlar daha zalim ve daha azgın kimselerdi.
وَالْمُؤْتَفِكَةَ اَهْوٰى
ve l-mu'tefikete ehvā
(53-54) O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür.
فَغَشّٰيهَا مَا غَشّٰى
fe ğaşşāhā mā ğaşşā
(53-54) O, "Mu'tefike"yi de kaldırıp yere çarpmış ve onlara örttüğü azap örtüsünü örtmüştür.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكَ تَتَمَارٰى
fe bi eyyi ālā'i rabbike tetemārā
O halde Rabbi'nin nimetlerinin hangisinden şüphe ediyorsun (ey insan!).
هٰذَا نَذِيرٌ مِنَ النُّذُرِ الْاُو۫لٰى
hāƶā neƶīrun mine n-nuƶuri l-ūlā
Bu da önceki uyarıcılardan bir uyarıcıdır.
اَزِفَتِ الْاٰزِفَةُ
ezifeti l-āzifetu
Yaklaşmakta olan (Kıyamet iyice) yaklaştı.
لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ
leyse lehā min dūni (a)llahi kāşifetun
Onu Allah'tan başka açacak kimse yoktur.
اَفَمِنْ هٰذَا الْحَدِيثِ تَعْجَبُونَ
e fe min hāƶā l-Hadīṧi teǎ'cebūne
(59-61) Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
وَتَضْحَكُونَ وَلَا تَبْكُونَ
ve teDHakūne ve lā tebkūne
(59-61) Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
وَاَنْتُمْ سَامِدُونَ
ve entum sāmidūne
(59-61) Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi (Kur'an'a mı) şaşıyorsunuz, gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
فَاسْجُدُوا لِلّٰهِ وَاعْبُدُوا
fe scudū li (a)llahi ve ǎ'budū
Haydi Allah'a secde edin ve O'na kulluk edin.