- Türkçe anlamı
- Dağ / Tur Dağı
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "et-Tûr" kelimesi
- Hangi cüzde
- 27: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 76.
وَالطُّورِ
ve T-Tūri
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ
ve kitābin mesTūrin
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
فِي رَقٍّ مَنْشُورٍ
fī raḳḳin menşūrin
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
وَالْبَيْتِ الْمَعْمُورِ
ve l-beyti l-meǎ'mūri
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
وَالسَّقْفِ الْمَرْفُوعِ
ve s-seḳfi l-merfūǐ
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
وَالْبَحْرِ الْمَسْجُورِ
ve l-baHri l-mescūri
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ لَوَاقِعٌ
inne ǎƶābe rabbike le vāḳiǔn
(1-7) Tur'a, yayılmış ince deri sayfalara düzenle yazılmış kitaba, "Beyt-i Ma'mur"a, yükseltilmiş tavana (göğe), kabaran denize andolsun ki, şüphesiz Rabbinin azabı mutlaka gerçekleşecektir.
مَا لَهُ مِنْ دَافِعٍ
mā lehu min dāfiǐn
Onu geri çevirecek hiçbir şey yoktur.
يَوْمَ تَمُورُ السَّمَاءُ مَوْرًا
yevme temūru s-semāu mevran
O gün gök şiddetle sallanıp çalkalanır.
وَتَسِيرُ الْجِبَالُ سَيْرًا
ve tesīru l-cibālu seyran
Dağlar yürüdükçe yürür.
فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
fe veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
(11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay haline!
اَلَّذِينَ هُمْ فِي خَوْضٍ يَلْعَبُونَ
(e)lleƶīne hum fī ḣavDin yel'ǎbūne
(11-12) İşte o gün, içine daldıkları dünya zevki içinde eğlenip oyalanan yalanlayıcıların vay haline!
يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّا
yevme yudeǎǔne ilā nāri cehenneme deǎǎn
(13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.
هٰذِهِ النَّارُ الَّتِي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ
hāƶihi n-nāru lletī kuntum bihā tukeƶƶibūne
(13-14) Cehennem ateşine itilip atılacakları gün onlara, "İşte bu yalanlamakta olduğunuz ateştir" denilir.
اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَا تُبْصِرُونَ
e fe siHrun hāƶā em entum lā tubSirūne
"Bu Kur'an mı bir büyü imiş, yoksa siz mi (gerçeği) göremiyormuşsunuz?"
اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُوا اَوْ لَا تَصْبِرُوا سَوَاءٌ عَلَيْكُمْ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
iSlevhā fe Sbirū ev lā teSbirū sevā'un ǎleykum innemā tuczevne mā kuntum teǎ'melūne
"Girin oraya. İster dayanın, ister dayanmayın, sizin için birdir. Size ancak yapmakta olduğunuzun karşılığı veriliyor."
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَعِيمٍ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve neǐymin
(17-18) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
فَاكِهِينَ بِمَا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
fākihīne bimā ātāhum rabbuhum ve veḳāhum rabbuhum ǎƶābe l-ceHīmi
(17-18) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar Rablerinin, kendilerine verdiği şeylerle zevk ve mutluluk duyarak cennetlerde ve nimetler içinde bulunurlar. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
kulū ve şrabū heniyen bimā kuntum teǎ'melūne
(19-20) Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.
مُتَّكِـِٔينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ
muttekiīne ǎlā sururin meSfūfetin ve zevvecnāhum bi Hūrin ǐynin
(19-20) Onlara, "Dünya'da yapmakta olduklarınızın karşılığında, sıra sıra dizilmiş koltuklara dayanarak afiyetle yiyin için" denir. Biz, onlara, iri gözlü güzel hurileri eş olarak vermişizdir.
وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاِيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ
ve(e)lleƶīne āmenū ve ttebeǎthum ƶurriyyetuhum bi īmānin elHaḳnā bihim ƶurriyyetehum ve mā eletnāhum min ǎmelihim min şey'in kullu mriin bimā kesebe rahīnun
İman eden ve nesilleri de iman konusunda kendilerinin yoluna uyanlar var ya, biz onların nesillerini kendilerine kattık. Bununla beraber onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Herkes kazandığı karşılığında rehindir.
وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ
ve emdednāhum bi fākihetin ve leHmin mimmā yeştehūne
Onlara canlarının istediği meyve ve etten bol bol verdik.
يَتَنَازَعُونَ فِيهَا كَأْسًا لَا لَغْوٌ فِيهَا وَلَا تَأْثِيمٌ
yetenāzeǔne fīhā ke'sen lā leğvun fīhā ve lā te'ṧīmun
Orada, (içilince) boş söz söyletmeyen, günah işletmeyen dolu bir kadehi elden ele dolaştırırlar.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ مَكْنُونٌ
ve yeTūfu ǎleyhim ğilmānun lehum keennehum lu'lu'un meknūnun
Hizmetlerine verilmiş, kabuğunda saklı inci gibi gençler etraflarında dönüp dolaşırlar.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ
ve eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne
Birbirlerine dönüp ("Ne iyilik yaptınız da bu nimetlere ulaştınız?" diye) sorarlar.
قَالُوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ فِي اَهْلِنَا مُشْفِقِينَ
ḳālū innā kunnā ḳablu fī ehlinā muşfiḳīne
Derler ki: "Şüphesiz daha önce biz, ailemiz içinde yaşarken (Allah'a isyandan) korkardık."
فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ
fe menne (a)llahu ǎleynā ve veḳānā ǎƶābe s-semūmi
"Allah da bize lütfetti ve bizi iliklere işleyen cehennem azabından korudu."
اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّحِيمُ
innā kunnā min ḳablu ned'ǔhu innehu huve l-berru r-raHīmu
"Gerçekten biz bundan önce O'na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir, çok merhametlidir."
فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ
fe ƶekkir fe mā ente bi niǎ'meti rabbike bi kāhinin ve lā mecnūnin
(Ey Muhammed!) O halde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kahinsin, ne de bir deli.
اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ
em yeḳūlūne şāǐrun neterabbeSu bihi raybe l-menūni
Yoksa onlar, "O bir şairdir; onun, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz" mu diyorlar?
قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
ḳul terabbeSū fe innī meǎkum mine l-muterabbiSīne
Onlara de ki: "Bekleyin. Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim."
اَمْ تَأْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
em te'muruhum eHlāmuhum bi hāƶā em hum ḳavmun Tāğūne
Bunu kendilerine akılları mı emrediyor, yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?
اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لَا يُؤْمِنُونَ
em yeḳūlūne teḳavvelehu bel lā yu'minūne
Yoksa "O Kur'an'ı kendisi uydurup söyledi" mi diyorlar? Hayır, (sırf inatlarından dolayı) iman etmiyorlar.
فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ
fe l ye'tū bi Hadīṧin miṧlihi in kānū Sādiḳīne
Eğer doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi bir söz getirsinler!
اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
em ḣuliḳū min ğayri şey'in em humu l-ḣāliḳūne
Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?
اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بَلْ لَا يُوقِنُونَ
em ḣaleḳū s-semāvāti ve l-erDe bel lā yūḳinūne
Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar.
اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
em ǐndehum ḣazāinu rabbike em humu l-muSayTirūne
Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?
اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
em lehum sullemun yestemiǔne fīhi fe l ye'ti mustemiǔhum bi sulTānin mubīnin
Yoksa onların, kendisi vasıtasıyla (ilahi vahyi) dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? (Eğer varsa) dinleyenleri, açık bir delil getirsin!
اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
em lehu l-benātu ve le kumu l-benūne
Yoksa, kızlar O'na (Allah'a) da oğullar size mi?
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
em teseluhum ecran fe hum min meğramin muṧḳalūne
Yoksa sen onlardan (tebliğ görevine karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar, borçtan ağır bir yük altında mı kalmışlardır?
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
em ǐndehumu l-ğaybu fe hum yektubūne
Yoksa, gayb ilmi onların yanında da ondan mı yazıyorlar?
اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ
em yurīdūne keyden fe(e)lleƶīne keferū humu l-mekīdūne
Yoksa, bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl, inkar edenler tuzağa düşecek olanlardır.
اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
em lehum ilāhun ğayru (a)llahi subHāne (a)llahi ǎmmā yuşrikūne
Yoksa, onların Allah'tan başka bir ilahı mı var? Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ
ve in yerav kisfen mine s-semāi sāḳiTen yeḳūlū seHābun merkūmun
Gökten düşmekte olan parçalar görseler, "Bunlar, üst üste yığılmış bulutlardır" derler.
فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي فِيهِ يُصْعَقُونَ
fe ƶerhum Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī fīhi yuS'ǎḳūne
Artık sen çarpılacakları günlerine kadar onları kendi hallerine bırak.
يَوْمَ لَا يُغْنِي عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
yevme lā yuğnī ǎnhum keyduhum şey'en ve lā hum yunSarūne
O gün tuzakları kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir ve kendilerine yardım da edilmeyecektir.
وَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
ve inne li(e)lleƶīne Zelemū ǎƶāben dūne ƶālike ve lākinne ekṧerahum lā yeǎ'lemūne
Şüphesiz zulmedenlere bundan başka bir azap daha var. Fakat onların çoğu bilmezler.
وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ
ve Sbir li Hukmi rabbike fe inneke bi eǎ'yuninā ve sebbiH bi Hamdi rabbike Hīne teḳūmu
Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et.
وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ
ve mine l-leyli fe sebbiHhu ve idbāra n-nucūmi
Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışı sırasında O'nu tespih et.