- Türkçe anlamı
- Serpenler / Tozutup savuranlar
- İsminin kaynağı
- 1. âyette geçen "ez-zâriyât" kelimesi
- Diğer adları
- Ve’z-zâriyât
- Hangi cüzde
- 26: 1-30 arası; 27: 31-60 arası
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 67.
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا
ve ƶ-ƶāriyāti ƶerven
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْحَامِلَاتِ وِقْرًا
fe l-Hāmilāti viḳran
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا
fe l-cāriyāti yusran
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
فَالْمُقَسِّمَاتِ اَمْرًا
fe l-muḳassimāti emran
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
innemā tūǎdūne le Sādiḳun
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
وَاِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ
ve inne d-dīne le vāḳiǔn
(1-6) Tozutup savuranlara, ağırlık taşıyanlara, kolaylıkla akanlara, iş bölüştürenlere andolsun ki, size vaad olunan şey elbette doğrudur. Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir.
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ
ve s-semāi ƶāti l-Hubuki
(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
اِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ
innekum le fī ḳavlin muḣtelifin
(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَ
yu'feku ǎnhu men ufike
Ondan (Peygamber'den) çevrilen çevrilir.
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ
ḳutile l-ḣarrāSūne
(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!
اَلَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
(e)lleƶīne hum fī ğamratin sāhūne
(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!
يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ
yeselūne eyyāne yevmu d-dīni
"Ceza günü ne zaman?" diye sorarlar.
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
yevme hum ǎlā n-nāri yuftenūne
(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
ƶūḳū fitnetekum hāƶā elleƶī kuntum bihi testeǎ'cilūne
(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve ǔyūnin
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
اٰخِذِينَ مَا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِنِينَ
āḣiƶīne mā ātāhum rabbuhum innehum kānū ḳable ƶālike muHsinīne
(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
كَانُوا قَلِيلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
kānū ḳalīlen mine l-leyli mā yehceǔne
Geceleri pek az uyurlardı.
وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
ve bi l-esHāri hum yesteğfirūne
Seherlerde bağışlama dilerlerdi.
وَفِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
ve fī emvālihim Haḳḳun li s-sāili ve l-meHrūmi
Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.
وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ
ve fī l-erDi āyātun li l-mūḳinīne
(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?
وَفِي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ
ve fī enfusikum e fe lā tubSirūne
(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?
وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
ve fī s-semāi rizḳukum ve mā tūǎdūne
Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ
fe ve rabbi s-semāi ve l-erDi innehu le Haḳḳun miṧle mā ennekum tenTiḳūne
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
hel etāke Hadīṧu Deyfi ibrāhīme l-mukramīne
(Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
iƶ deḣalū ǎleyhi fe ḳālū selāmen ḳāle selāmun ḳavmun munkerūne
Hani onlar, İbrahim'in yanına varmışlar ve "Selam olsun sana!" demişlerdi. O da "Size de selam olsun." demiş, "Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler" (diye düşünmüştü).
فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
fe rāğa ilā ehlihi fe cā'e bi ǐclin semīnin
Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.
فَقَرَّبَهُ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَ
fe ḳarrabehu ileyhim ḳāle elā te'kulūne
Onu önlerine koydu. "Yemez misiniz?" dedi.
فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
fe evcese minhum ḣīfeten ḳālū lā teḣaf ve beşşerūhu bi ğulāmin ǎlīmin
(Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim'in içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
fe eḳbeleti mraetuhu fī Sarratin fe Sakket vechehā ve ḳālet ǎcūzun ǎḳīmun
Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. "Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)" dedi.
قَالُوا كَذٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ اِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
ḳālū ke ƶāliki ḳāle rabbuki innehu huve l-Hakīmu l-ǎlīmu
Onlar dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir."
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
ḳāle fe mā ḣaTbukum eyyuhā l-murselūne
İbrahim, onlara: "O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?" dedi.
قَالُوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ
ḳālū innā ursilnā ilā ḳavmin mucrimīne
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ طِينٍ
li nursile ǎleyhim Hicāraten min Tīnin
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
مُسَوَّمَةً عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
musevvemeten ǐnde rabbike li l-musrifīne
(32-34) Onlar şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavme (Lut'un kavmine), üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
فَاَخْرَجْنَا مَنْ كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe eḣracnā men kāne fīhā mine l-mu'minīne
Orada (Lut'un yöresinde) bulunan mü'minleri çıkardık.
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ
fe mā vecednā fīhā ğayra beytin mine l-muslimīne
Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık.
وَتَرَكْنَا فِيهَا اٰيَةً لِلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْاَلِيمَ
ve teraknā fīhā āyeten li(e)lleƶīne yeḣāfūne l-ǎƶābe l-elīme
Orada, elem dolu azaptan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
وَفِي مُوسٰٓى اِذْ اَرْسَلْنَاهُ اِلٰى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
ve fī mūsā iƶ erselnāhu ilā fir'ǎvne bi sulTānin mubīnin
Musa kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
فَتَوَلّٰى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
fe tevellā bi ruknihi ve ḳāle sāHirun ev mecnūnun
O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.
فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
fe eḣaƶnāhu ve cunūdehu fe nebeƶnāhum fī l-yemmi ve huve mulīmun
Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.
وَفِي عَادٍ اِذْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
ve fī ǎādin iƶ erselnā ǎleyhimu r-rīHa l-ǎḳīme
Ad kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.
مَا تَذَرُ مِنْ شَيْءٍ اَتَتْ عَلَيْهِ اِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
mā teƶeru min şey'in etet ǎleyhi illā ceǎlethu ke r-ramīmi
Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
وَفِي ثَمُودَ اِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتّٰى حِينٍ
ve fī ṧemūde iƶ ḳīle lehum temetteǔ Hattā Hīnin
Semud kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, "Bir süreye kadar faydalanın bakalım" denmişti.
فَعَتَوْا عَنْ اَمْرِ رَبِّهِمْ فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ
fe ǎtev ǎn emri rabbihim fe eḣaƶethumu S-Sāǐḳatu ve hum yenZurūne
Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِنْ قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنْتَصِرِينَ
fe mā steTāǔ min ḳiyāmin ve mā kānū munteSirīne
Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti, ne de başkasından yardım görebildiler.
وَقَوْمَ نُوحٍ مِنْ قَبْلُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
ve ḳavme nūHin min ḳablu innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne
Bunlardan önce de Nuh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar fasık bir toplum idiler.
وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ
ve s-semāe beneynāhā bi eydin ve innā le mūsiǔne
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
ve l-erDe feraşnāhā fe niǎ'me l-māhidūne
Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
وَمِنْ كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
ve min kulli şey'in ḣaleḳnā zevceyni leǎllekum teƶekkerūne
Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
fe firrū ilā (a)llahi innī lekum minhu neƶīrun mubīnun
O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ اِنِّي لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ مُبِينٌ
ve lā tec'ǎlū meǎ (a)llahi ilāhen āḣara innī lekum minhu neƶīrun mubīnun
Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
كَذٰلِكَ مَا اَتَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ
ke ƶālike mā etā (e)lleƶīne min ḳablihim min rasūlin illā ḳālū sāHirun ev mecnūnun
İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki, "O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar.
اَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
e tevāSav bihi bel hum ḳavmun Tāğūne
Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا اَنْتَ بِمَلُومٍ
fe tevelle ǎnhum fe mā ente bi melūmin
Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.
وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
ve ƶekkir fe inne ƶ-ƶikrā tenfeǔ l-mu'minīne
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ
ve mā ḣaleḳtu l-cinne ve l-inse illā li yeǎ'budūni
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ
mā urīdu minhum min rizḳin ve mā urīdu en yuT'ǐmūni
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
inne (a)llahe huve r-razzāḳu ƶū l-ḳuvveti l-metīnu
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
فَاِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوبًا مِثْلَ ذَنُوبِ اَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
fe inne li(e)lleƶīne Zelemū ƶenūben miṧle ƶenūbi eSHābihim fe lā yesteǎ'cilūni
Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler.
فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe veylun li(e)lleƶīne keferū min yevmihimu elleƶī yūǎdūne
Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkar edenlerin haline!