Necm Suresi 1-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوٰى ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوٰى وَهُوَ بِالْاُفُقِ الْاَعْلٰى ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰى فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰى فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِهِ مَا اَوْحٰى مَا كَذَبَ الْفُؤٰادُ مَا رَاٰى اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰى مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى

1-2.

(1-2) Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed haktan) sapmadı ve azmadı.

Diyanet İşleri

3.

O, nefis arzusu ile konuşmaz.

4.

(Size okuduğu) Kur'an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.

5-7.

(5-7) (Kur'an'ı) ona, üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail) öğretti. O, en yüksek ufukta bulunuyorken (asli suretine girip) doğruldu.

8.

Sonra (ona) yaklaştı derken sarkıp daha da yakın oldu.

9.

(Peygambere olan mesafesi) iki yay aralığı kadar, yahut daha az oldu.

10.

Böylece Allah kuluna vahyedeceğini vahyetti.

11.

Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.

12.

(Şimdi siz) gördüğü şey hakkında onunla tartışıyor musunuz?

13.

Andolsun ki, o, Cebrail'i bir başka inişte daha (asli suretiyle) görmüştü.

14.

Sidretü'l-Münteha'nın yanında.

15.

Me'va cenneti onun (Sidre'nin) yanındadır.

16.

O zaman Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.

17.

Göz (gördüğünden) şaşmadı ve (onu) aşmadı.

18.

Andolsun, o, Rabbinin en büyük alametlerinden bir kısmını gördü.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

NECM SÛRESİ

el-Hasan, İkrime, Atâ’ ve Câbir’e göre: Sûrenin tamamı Mekkeʹde in­miştir. İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: otuz birinci âyet müstesnâ, tamamı Mek­ke’de inmiştir. Bazısına göre: Tamamı Medineʹde inmiştir. Ancak Mekkeʹde indiğini belirtenlerin delili daha sahîh kabul edilmiştir. Nitekim İbn Mesʹûd (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllahʹın (A. S. ) Mekke’de ilk ilân ettiği sûre, Necm Sûresi’dir. » (Tefsîr-i Kurtubî: 17/81)

Buharî’nin tesbitine göre: İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: Resûlül­lâh (A. S. ), Necm Sûresini okuyup secde edince, müslümanlar, müşrikler, cin ve ins ne varsa hepsi Orunla birlikte secde ettiler. » (Tefsîr-i Kurtubî: 17/81)

Sûrenin birinci âyetinde yıldız anlamına gelen «necm»e yemin edildi­ğinden, bu aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 62

Kelime »: 360

Harf » : 1405 (Tefsîr-i Garâibi’l-Kur’ân/Nizamuddin Nisâbûrî: 27/26 - Lübabu’t-teʹvîl 4/190)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Hz. Peygamber’in (A. S. ) kendi arzu ve hevesine göre değil, İlâhî vahye dayanarak konuştuğu belirtiliyor.

2- Kurʹânʹı, o çok kuvvetli, kudretli olan Melek Cebrâilʹin Hz. Muham­medʹe (A. S. ) öğrettiğine değinilerek, her türlü şüphe ve tereddüdün atılma­sı emrediliyor.

3- Resûlüllahʹın (A. S. ) Cenâb-ı Hakkʹa olan yakınlığı konu ediliyor.

4- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin, Melek Cebrâilʹi asıl suretinde iki de­fa gördüğü açıklanıyor.

5- Müşriklerin, melekleri dişi sanıp onları Allah’ın kızları diye tanım­lamaları kınanıp reddediliyor.

6- İyilerle kötülerden her birinin kendi niyet ve amelinin karşılığını gö­receği ve ona göre kendisine mükâfat veya mücazat takdîr edileceği haber veriliyor.

7- İyi, yararlı kişilerin birtakım özelliklerine değiniliyor.

8- İlâhî ilmin gökleri ve yeri kapsayıp kuşattığı bilgi mahiyetinde iş­leniyor.

9- Kişinin kendi nefsini tezkiye etmesinin doğru olmayacağı bildi­riliyor.

10- İbrahim (A. S. ) ile Musa (A. S. )ın sahife ve kitabında yer alan tav­siyelerden bir kısmı sıralanıyor.

11- Müşriklerin, Allah’ın birliğini, Peygamberʹin (A. S. ) risâletini ve ikin­ci hayatı inkâr etmeleri eleştirilerek takbîh ediliyor.

12- Müşriklerin Kur’ân’ı alay konusu edinmeleri hayretle karşılanıyor ve insanların bu derece haktan uzak kalmalarının yadırganacak şey oldu­ğuna işâret ediliyor.

13- Mü’minlerin, Cenâb-ı Hakkʹın huzurunda kulluk görevini yerine ge­tirirlerken tevazuʹ ile eğilip ıhlâs üzere amel etmeleri emrediliyor.

MEÂLİ:

1- Battığı zaman yıldıza and olsun ki,

2- Arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı.

3- O, kendi hevesine de uyarak söz söylemez.

4- O’nun (Allah adına) konuşması ancak kendisine vahyolunan bir vahiydir.

5-7- Onu O’na, çok çetin güce sâhip olan Melek (Cebrâil) öğretti ki, o güzel bir görünümdedir ve en yüksek ufukta iken doğruldu.

8- Sonra yaklaştı ve sarktıkça sarktı.

9- O kadar ki (aralarında) iki yay boyu veya daha az bir mesafe kaldı.

10- (Böylece Cenâb-ı Hak) kuluna vahyettiğini etti.

11- Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı.

12- O’nu gördüğü, (görüp görmediği) hakkında kendisiyle hâlâ tartış­mak mı istiyorsunuz?

13-14- And olsun ki, O, Oʹnun bir başka inişini Sidretülmünteha’nın yanında görmüştü.

15- Me’vâ Cennetʹi onun yanındadır.

16- Sidreʹyi bürüyenler bürüyordu o demde.

17- Göz, ne kaydı, ne de şaştı.

18- And olsun ki, O, Rabbıʹnın en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.

İNİŞ SEBEBİ

Müşrikler, Peygamber ve kitabı küçük düşürmek, halkın bu iki değere olan ilgisini olumsuz yönde etkilemek için, «Kurʹânʹı Muhammed kendi ar­zu ve hevesine göre uyduruyor. Dilediği kısmı değiştiriyor, dilediğini kal­dırıp başka bir hüküm koyuyor» diyerek birtakım çirkin suçlamalarda ve sakıncalı iftiralarda bulundular.

O sebeple Necm Sûresi indi ve Hz. Peygamberʹin (A. S. ) Kâbeʹnin ya­nında ilk aşikâr okuduğu sûre de bu oldu. Aynı zamanda ilk inen secde âyeti de bu sûrede yer almış bulunuyor. (Tefsîr-i Âlûsî)

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâmʹdan Abdullah b. Amr (R. A. ) anlatıyor:

- Ben, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden hemen her işittiğimi yazıp tes­bit ediyordum. Amacım, onları korumaktı. Kureyş Kabilesi beni bundan men’etti ve: «Sen, Peygamberʹden (A. S. ) her işittiğini yazıyorsun. Oysa O da bir insandır; öfkelendiği zaman da konuşur. » Bunun üzerine artık yaz­mayı bıraktım ve durumu Hz. Peygamberʹe (A. S. ) arzettim. Buyurdu ki: «Ya Abdellah! Yaz.. Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, ben­den ancak hak (söz ve davranış) çıkar (ve ben ancak doğru olanı söyle­rim). » (Ebû Dâvud/İlim: 3- Dâremî/mukaddeme: 43- Ahmed: 2/162)

Ebû Vâilʹin, Abdullah (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ), Melek. Cebrâilʹi asıl suretinde gördü; Onun altıyüz kanadı bulunuyordu ki her kanadından, Allahʹın bildiği anlamda, muhtelif renklerde sanki inci ve yakut dökülüyordu. » (Tirmizî/suret: 53- Ahmed: 1/395, 398, 407, 412, 460)

«Melek Cebrâilʹi gördüm, altıyüz kanadı vardı. » (İbn Cerîr/Câmi’u’l-beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 27/30)

Ebû Zer (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe sordum, dedim ki: «Ya Resûlellah! Rab­bim gördün mü? » Cevap verdi: «Bir nur idi, Oʹnu nasıl görebilirim? »

Diğer bir rivâyette ise: «Sadece bir nur gördüm» buyurdu.

Yine aynı meâlde bir soru kendisine yöneltildiğinde, şu cevabı ver­miştir:

«Oʹnu gönlümle (kalp gözüyle) iki defa gördüm. Melek Cebrâilʹi ise, Sidretülmüntehâʹnın üzerinde gördüm, altıyüz kanadı bulunuyordu. » (Müslim/imân: 291- Tirmizî/tefsîr: 53- Ahmed: 5/157, 171, 175)

İbn Mesʹûd (R. A. )dan yapılan rivâyete göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz İsra Gecesi, Sidretülmüntehâʹya erişince -ki burası yedinci göktedir; yeryüzünden yükselen her şey orada son bulur ve orada tutulur. Üst tara­fından gelen şeyler de yine orada son bulur ve orada alınıp (korunur)- Me­lek Cebrâilʹi orada gördü. » (Ahmed: 1/165)

İbn Zeydʹin rivâyetine göre: Hz. Peygamberʹe (A. S. ) soruldu:

- Ya Resûlellah! Sidreʹyi ne bürüdü?

Cevap verdi:

- Altından bir örtü veya altından pervaneler orayı bürümüştü. Onun her yaprağının üstünde ayakta durup Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh eden bir me­lek bulunuyordu. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/252)

ÜZERİNE YEMİN EDİLEN «NECM» NEDİR?

«Battığı zaman yıldıza and olsun ki.. »

«Necm» ismi, gerek baş kısmındaki tarîf edatının bulunması, gerekse birden fazla şeye ve manaya delâlet etmesi cihetiyle farklı yorumları gerek­tiren bir kavramdır. Şöyle ki:

a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Başındaki tarîf edatı, «ahd» içindir. Süreyyâ (Ülker) yıldızı kasdedilmiştir. Öyle ki, bu yıldız bir salkım üzüm görü­nümündedir, göze en çarpıcı şekilde aksettiğinden onunla yemin edilmiştir.

b) Tabiîn’den Mücâhidʹe göre: Parça parça inen Kur’ân’a işârettir. Çünkü Arap dilinde bir bütünün her parçasına «necm» denilir.

c) Ferrâ’a göre: «Necm», batan her yıldız hakkında kullanılmaktadır.

d) el-Hasan’a göre: Kıyâmet olayıyla parçalanıp dökülen yıldızlara işârettir. Başındaki tarîf edatı «cins» içindir.

e) Süddî’ye göre: Zühre (Çoban Yıldızı = Venüs) yıldızına işârettir.

f) Göğe çıkıp gök haberlerini kapmak isteyen şeytanlara atılan me­teoritlere işâret olabilir.

Arapça sözlükte ise, «necm» maddesi şu manalara delâlet etmekte­dir: Sapı olmayan bitki, kök ve asıl, yıldız, Ülker Yıldızı, borcun ödeme vaktinin girmesi, belirlenmiş vakitte ödenen borç, Kur’ân’ın sûre ve âyetleri..

Böylece yorum olarak altı şeye delâlet eden «en-necm» ismi, Allahʹın varlığını, kudretinin yüceliğini yansıtan belgelerden biri sayıldığından, onun­la yemin edilerek bir bakıma ona kutsallık atfedilmiştir.

Yıldızın batışı, kâinatın ve özellikle güneş ailesinde yer alan gezegen­lerin hareketiyle ilgili bir olaydır.

«Hevâ» fiili; «hevye» kökünden ise, düşüp batmak; «hüvye» kökünden ise, yükselip çıkmak manasına gelir. O halde Cenâb-ı Hak, batan ve yük­selen yıldıza yemin ederek dikkatleri yıldızların hareketlerine çekmektedir.

MUHAMMED (A. S. )IN TEBLİĞ ETTİĞİ HER ŞEY VAHYE DAYANIR

«Arkadaşınız (Muhammed) ne sapıttı, ne de azıttı. O, kendi hevesine de uyarak söz söy­lemez. Onun, (Allah adına) konuşması ancak kendisine vahyolunan bir va­hiydir. »

Kureyş Kabile’sinin ileri gelenleri, atalarının dinini terkedip putlara sırtını döndüren kişileri sapıklık ve azgınlıkla suçluyorlardı. Son Peygam­ber Hz. Muhammed (A. S. ) son dini tebliğe başlayınca, aynı damgayı ona da vurmaktan çekinmediler. Cenâb-ı Hak ilgili âyetle Peygamberinin bu gibi çirkin ve yakışıksız sıfatlardan beri olduğunu açıklayarak, kendi ka­tından görevlendirildiğine işârette bulundu. Böylece Hz. Muhammedʹin (A. S. ) dinle ve insanlardan yana bir meseleyle ilgili verdiği haberin, söylediği sözün İlâhî vahiy olduğunda hiçbir şüpheye yer verilmemesinin lüzumu be­lirtilmektedir.

Hz. Muhammed (A. S. ) hayatı boyunca doğruluğun timsali olmuştur. Yaşadığı süre içinde ne haktan ayrılmış, ne de doğru yoldan sapmıştır. Ne azıtıp tuğyan etmiş, ne de boş ve anlamsız söz söylemiştir.

Teblîğ ettiği Kur’ân ve Onun açıklaması mahiyetinde olan hadîsleri, bütünüyle vahye dayanmaktadır. O kendi heves ve arzusuna göre bir şey uydurmamıştır. Peygamberlik döneminden önce nasıl hiç yalan söyleme­miş, Hakk’a karşı iftirada bulunmamışsa, peygamberlik döneminde de ay­nı çizgiden ayrılmamıştır. Zira Peygamberlere vâcip olan beş sıfat vardır ki, hiçbiri o vâciplerin sınırını aşmamıştır:

1- Sıdk (doğruluk ve doğru sözlülük),

2- Emânet (her bakımdan güvenilir olmak, emâneti koruyup çevreye güven telkîn etmek),

3- Fetânet (son derece zeki, anlayışlı olup üstün bir seziş kabiliyeti­ne sahip bulunmak),

4- İsmet (her türlü günah ve isyândan korunmuş bulunmak),

5- Emredileni noksansız teblîğ etmek..

VAHYİN ÇEŞİTLERİ

Şûrâ Sûresi 51. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, vahiy: Anlatma, ilham, seri işâret gibi manalara gelir. Terim olarak, şu üç ayrı iniş ve ilka hali ve şekli söz konusudur:

a) Seri işâretle kalbe ilka,

b) Mânevî perde arkasından kalbe sesleniş,

c) Melek vasıtasıyla kalbe ilka..

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe biri rüya halinde kalbe ilka suretiyle, di­ğeri uyanık halde çok çetin güce sâhip Melek Cebrâil vasıtasıyla kalbine ilka edilmesiyle İlâhî vahiy gerçekleşmiştir. Böylece Kur’ân âyetleri, rüyada değil, uyanık halde Melek Cebrâîl aracılığıyla parça parça indirilerek Re­sûlüllah’ın kalbine aktarılmıştır. Nitekim altıncı âyetle bu husus net bir anlatımla açıklanmaktadır.

HZ. PEYGAMBER (A. S. ) VE İCTİHAD

İlgili üç ve dördüncü âyetin zâhirî delâletine bakıp İstidlâl eden ilim adamlarından bir kısmı, olaylar ve meseleler hakkında peygamberlerin hiç ictihâd etmediğini söylemişlerdir. Aynı zamanda Peygamberin sünneti de amel hususunda inen vahiy gibidir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir hadîslerinde şöyle buyurmuştur: «Haberiniz olsun ki, bana kitap (Kur’­ân) ve onunla birlikte bir misli daha verilmiştir... » (Ebû Dâvud/sünnet: 5- Ahmed: 4/131)

Bunun bir anlamı da şöyledir: «Kur’ân, vahy-i metlûvdur; hadîsler ise, vahy-i-bâtındır, metlûv değildir. » Ama her iki esas da aynı kaynaktan in­dirilmiştir.

Hadîsin bir diğer manası şöyledir: «Bana tilâvet edilen kitap vahyedildi ve onu açıklamam için bana izin verildi. »

Bu ikinci yoruma göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ictihadda bulun­muştur. Nitekim bu manayı şu âyet kuvvetlendirmektedir: «Allah seni af­fetsin! Doğru söyleyenler sence belli oluncaya ve yalancılar bilininceye ka­dar neden onlara izin verdin? » (Tevbe Sûresi: 43)

Tebük Seferi’ne çıkmak istemiyen münafıklar, birer mazeret ileri sü­rüp Hz. Peygamberden izin istemişlerdi. Peygamber (A. S. ) da kendi rey ve içtihadına dayanarak onlara izin vermişti. Bunun isabetli olmadığı ilgili âyetle belirtilerek Resûlüllahʹın rey ve içtihadı tashîh ediliyor.

ÇOK ÇETİN GÜCE SAHİP OLAN MELEK

«Onu Ona, çok çetin güce sâhip olan Melek (Cebrâil) öğretti ki, o güzel bir görünümdedir ve en yüksek ufukta iken doğruldu.. »

Cebrâil, meleklerin başı, İlâhî elçilerin önderi, peygamberlerin gönül dostudur. İlâhî kudreti temsîl eden bu melek, muazzam bir hayat ve ener­ji kaynağıdır. Nurdan yaratıldığı için sayıya girmeyecek bir hıza sahiptir. Bulunduğu makamdan yeryüzüne inişi an meselesidir. Dokunduğu yerde hayat başlar. Nitekim Hz. Meryemʹe hafif üflemekle İsâ (A. S. ) vücut bul­muştur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’i vahyin başlangıcında kucaklayıp sık­ması ve sonra da kalbine fısıldayıp ışık tutması, Onda büyük bir güven, cesaret, azim ve kahramanlık doğurmuştur. Altıncı âyetin son bölümü Onun bu kudretini özetle yansıtmaktadır. Bazı rivâyetlere göre: Lût, Âd ve Semûd kavimlerini yerlebir edip haritadan silen de Odur.

Ancak âyette geçen «zu mirre» terkibi üzerinde durup onu az farklı yorumla açıklayanlar olmuştur:

a) Çetin kuvvet ve kudret sâhibi,

b) Güzel görünüm sâhibi,

c) Güzel endamlı, uzun boy sâhibi.

Bu üç yorum O Büyük Melek’e uygun düşerse de, birinci yorum ve mâna ağırlık kazanmıştır.

CEBRÂİLʹİN EN YÜKSEK UFUKTA DOĞRULMASI

«İstevâ» fiilindeki üçüncü şahıs zamiri, müfessirlerin çoğuna göre, Melek Cebrâilʹe râci’dir. Böylece hakiki suretinde en yüce ufukta bütün haşmetiyle arz-ı endam etti. Sonra da son peygambere tevazuyla yaklaş­tı; derken aralarında iki yay, ya da daha yakın bir mesafe kaldı.

Bu anlatım, Melek Cebrâil’in Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e ne kadar saygılı, yakın ve sıcak dost olduğunu göstermektedir. Rivâyete göre: Me­lek Cebrâil, hiçbir peygambere asıl suretiyle tecelli edip görünmemiştir. Gerektiğinde insan suretine girip öylece zâhiri mülakatta bulunmuştur.

İkinci bir yoruma göre: «Tedellî», «delâl» kökünden olup, zamiri Al­lah’a râci’dir. Bu manayla sevenle sevilen arasında sevgi ve ilgi tecel­lisi gerçekleşmiştir.

ALLAH KULUNA VAHYETTİĞİNİ ETTİ

«Kuluna vahyettiğini etti.. »

Melek Cebrâilʹin tevazuʹ ve saygıyla Hz. Peygamber’e (A. S. ) yaklaşma­sından sonra, en büyük tecelli meydana geldi; Cebrâil aradan çekildi. Habîb mahbubuna kavuştu. Vahiy vasıtasız cereyan etti. Mi’rac’ın bu safha­sında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in bedeni ruhuna dönüşmüş halde idi. Zaman ve mekân kavramları bir bakıma tatil edilmiş; Ruh-i Muhammedi bütün safiyet ve nuraniyetiyle yükselmişti. İlâhî vahiy doğrudan Onun kal­bine inmeye başladı. Bedeni ruhlaştığı için de buna tahammül edebiliyor ve tarifi mümkün olmayan bir zevk içinde İlâhî cemal sıfatının tecellisine mazhar oluyordu.

Vasıtasız yapılan vahiy arasında, beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin son kısmı ve Ümmet-i Muhammedʹden Allahʹa ortak koşmadığı halde gü­nahkâr ölenlerin bağışlanacağı yer almıştır. Bunlardan başka bizim bilme­diğimiz birçok sır ve hikmetler Efendimiz’e bildirilmiştir.

GÖZÜN GÖRDÜĞÜNÜ KALBİN YALANLAMAMASI

«Gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı.. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin o gece bedeni ruhuna dönüşmekle be­raber baş gözüyle kalp gözü birleşip bütünleşmiş bulunuyordu. Gerek Me­lek Cebrâilʹi aslî suretinde o en yüce ufukta görmesi, gerek Cebrâil’in Ona tevazuʹ ile yaklaşması, gerekse İlâhî Kelâm ve Cemal sıfatlarının tecelli­lerine mazhar kılınması, bir hayal ürünü değildi. Kalbi, basîreti, gözlerinin gördüğünü doğruluyor ve birlikte aynı lûtuflara mazhar kılındıklarını tasdîk ediyordu.

Artık bu konuda Hz. Peygamber ile tartışmak veya doğruluğunu inatla inkâr etmek büyük bir küstahlık olur. Çünkü Melek Cebrâil, yine aslî su­retinde bir defa daha Ona Sidretülmüntehaʹda görünmüştü.

SİDRETÜLMÜNTEHA

«And olsun ki, O, Onun bir başka ini­şini Sidretülmüntehaʹnın yanında görmüştü. »

Sidretülmünteha: Son nokta veya son çizginin sidresi, son sınırın sidresi anlamına delâlet eden bir terkiptir ki, madde âleminin son sınırına isim olmuştur.

Sidre, kök mana olarak, Arabistan kirazının adıdır. Bu ağacın sık yap­raklı, aynı zamanda koyu gölgeli olduğu bilinmektedir. Yüce âlemde, diğer bir anlatımla, madde âleminin son kesiminde veya son sınırında böyle bir ağacın bulunması ne ile yorumlanabilir? Neden başkası değil de sidre ağa­cı, kavranması zor bir haşmet ve büyüklükte o noktada nirengi noktası olarak belirlenmiştir? Arabistan kirazının aşılı olanlarının meyvaları çok lezzetli ve yaprakları da çok sık olur. Koyu gölgelik meydana getirir. Mad­de âleminin son sınırında buna benzer bir ağacın yaratılması, Cenâb-ı Hakkʹın ağaca, meyvaya ve ağaç gölgesine insanların büyük çapta ihtiyaç­ları bulunduğuna dikkatleri çekmek içindir. Böylece dünyamızın bitki ör­tüsüyle kaplanmasının hikmetine işâret edilmekte ve ağaçsız, meyvasız bir dünyanın düşünülemiyeceği ilhâm edilmektedir.

O bakımdan Sidretülmünteha madde âleminin son sınırının özel ismi olarak belirlenmiştir. Çünkü «ağaç» kavramı maddeyi, «münteha» kavramı, son sınırı sembolize etmektedir.

Ayrıca Sidre, yani Arabistan Kirazı’nın birtakım daha özellikleri var­dır. Yapılan tesbitlere göre: Meyvasında bol miktarda A, B vitaminleri vardır. Sapı idrar söktürücü bir özellik taşımaktadır. Çiçeği öksürüğü ve nezleyi geçiricidir ve aynı zamanda göğsü yumuşatır. Romatizmaya iyi ge­lir. Damar sertliğini önlediği de söylenir. Ayrıca bu meyvada «karetoni» maddesi vardır.

MEʹVA CENNETİ

«Meʹvâ Cennetʹi onun yanındadır. »

Cennet, madde âleminde midir, yoksa mâna âleminde, yani fizikötesinde midir? Kurʹân ilgili 15. âyetle «Me’vâ Cenneti»nin «Sidretü’l-münteha»nın yanında olduğunu bildirerek, sekiz cennetin de madde âleminin sı­nırları içinde bulunduğuna işârette bulunmaktadır.

SİDREYİ BÜRÜYEN NE İDİ?

«Sidreʹyi bürüyenler bürüyordu o demde.. »

Hadîs bölümünde açıklandığı üzere, kemmiyet ve keyfiyeti bizce bilin­meyen altın örtüler veya altın pervaneler onu bürümüştür. Her yaprağı­nın üstünde, Hakkʹı tesbîh eden bir meleğin yer aldığı ve böylece tarifi mümkün olmayan bir manzara arzettiği söylenebilir.

Bu müstesna manzara ve tecelli ile Sidretülmüntehâ’nın göz ve gönül alıcı bir görünüm arzettiği ve İlâhî tecellilerin aralıksız o sınıra yöneldiği anlaşılıyor.

EDEP VE SAYGI MAKAMINDA EDEBİN TİMSALİ

«Göz, ne kaydı, ne de şaştı.. »

Sidretülmünteha’ya yükselen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, belli bir ma­kama gelip orada İlâhî hitaba mazhar oldu. Edep ve ta’zîm makamında edep ve saygının bütün kurallarına riâyet etti ve o makamda gözü başka bir yana kaymadı ve şaşkınlık da geçirmedi. Gelen vahyi kalbiyle telakki etti.

Gerek Sidretülmünteha’da, gerekse onun ötesinde Cenâb-ı Hakkʹın en büyük âyetlerini görme bahtiyarlığına erişti. Miʹrac gecesi, gidiş ve dö­nüşte; çıkış ve inişte; maddeden mânaya intikal sağlayışta İlâhî kudretin yüceliğine, sanatının eşsizliğine delâlet eden birçok belgeler ve âyetleri, temsîli anlamda öğüt ve ibret alınacak görüntüleriyle müşahede etti. Me­lek Cebrâil’i aslî suretinde altıyüz kanadıyla birlikte görmesi; mânevî bir vasıta olan Refref’e binmesi bunlardan sadece iki tanesidir. (Geniş bilgi için bak: İsrâ Sûresi: 1. âyetin tefsiri)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) teblîğ ettiği her şeyin vahye dayandığı açıklandı. Melek Cebrâilʹin çok çetin bir güce sâhip ol­duğu belirtilerek, İlâhî vahyi onun indirdiğine değinildi. Sonra Mi’rac ola­yına geçilerek birkaç önemli safhası üzerinde durulup, madde âleminin sınırına dikkatler çekildi ve aydınlatıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların taştan, ağaçtan yontup şekil­lendirdikleri ve «ilâh» diye taptıkları Lât, Menât ve Uzzâ adlı büyük putlar konu ediliyor. Bu gibi bâtıl inançların inandırıcı hiçbir delil ve belgeye da­yanmadığına dikkatler çekiliyor. Sonra da Allah’ın izni olmadan gökteki meleklerin bile şefaat yetkileri bulunmadığına atıf yapılarak, putların nasıl şefaatçi olabileceklerini müşriklerin isbat etmesi dolaylı şekilde isteniyor.