KAMER SÛRESİ
Cumhura göre, sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Mukatilʹe göre, 44, 45, 46. âyetleri dışında tamamı Mekke’de inmiştir. Birincilerin tesbiti daha sıhhatli kabul edilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 17/125)
Birinci âyetinde Ayʹın ikiye bölündüğü konu edildiğinden, bu manâya delâlet eden «Kamer» aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 55
Kelime »: 342
Harf »: 1423 (Lübabu’t-te’vîl: 4/201)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Müşriklerin, ayın ikiye bölünme konusunda da Hz. Peygamberʹe (A. S. ) inanmayıp, «devam edegelen bir sihir» iddiaları üzerinde duruluyor.
2- Cenâb-ı Hakk’ın hükmü gelinceye kadar, Peygamber’in (A. S. ) inkârcı sapıklardan yüz çevirip açıktan bir çatışmaya kapı açmaması emrediliyor.
3- Âhiret gününde müşriklerin zelîl, hakîr ve küçültülmüş olarak haşredilecekleri bir uyarı anlamında haber veriliyor.
4- Daha önce Hakk’ı yalanlayıp peygambere inanmayan Nuh, Âd ve Semûd kavimleriyle Firʹavn ve yandaşlarının sonunun hüsrân olduğu, İlâhî hükmün inmesiyle yok edildikleri ibretli birer misâl olarak gösteriliyor.
5- Müşriklerin âhirette hakarete mâruz kalıp amellerinin cinsine uygun cezalandırılacakları çok anlamlı bir anlatımla açıklanıyor.
6- Kâinatta meydana gelen her olayın İlâhî kazayla vücut bulduğu hatırlatılıyor.
7- Kişinin amel defterinde yazılı bulunan bütün amellerinin çok şerefli kâtipler tarafından yazıldığı bildiriliyor.
8- Takvâ sâhibi mü’minlerin Allah yanındaki kerâmet ve derecelerine, yakınlık ve değerlerine dikkatler çekiliyor.
MEÂLİ:
1- Kıyâmetʹin kopuş saati yaklaştı, Ay yarıldı.
2- Bir âyet (açık bir belge, bir mu’cize) görseler yüzçevirirler ve «devam edegelen bir sihir» derler.
3- (Hakk’ı) yalanladılar da kendi heveslerine uydular. Oysa her işin kararlaştırılmış bir vakti vardır.
4- And olsun ki, onlara öyle haberler geldi ki içinde onları (tutumlarından) vazgeçirecek olanı da vardı.
5- Gayesinin doruğuna yükselmiş bir hikmet! Ne var ki, uyarmalar, korkutmalar yarar sağlamıyor.
6- Onlardan yüzçevir. O gün çağrıcı, bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırır.
7- Onlar da gözleri korkudan önlerine eğik bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı etrafa yayılan çekirge misâli.
8- Çağrıcıya doğru koşarlar. Kâfirler ise, «bu zorlu ve sıkıntılı bir gün! » derler.
İNİŞ SEBEBİ
Enes b. Mâlik (R. A. ) diyor ki:
- «Mekke halkı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den kendilerine bir mu’cize göstermesini istedi. O da ayʹın ikiye bölünme mu’cizesini gösterdi. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/201)
Tirmizî de bu olayı naklettikten sonra, «o sebeple ikterebe sûresinin başındaki üç âyet indi» cümlesini eklemiştir. (Müsned-i Bezzâr - Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/260)
İLGİLİ HADÎSLER
Yine Enes (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün ashabına hitap ederken güneş batmak üzere idi ki konuşmasını şöyle bitirdi: «Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, geçen süreye nisbetle dünyanın ömründen ancak bu gündüzden kalan zaman parçası gibi bir parça ve güneşten görebildiğimiz azıcık şey gibi bir kısım kalmıştır. » (Müsned-i Ahmed: 3/223)
«Sizle kıyâmet şu ikisi gibi birarada geldiniz» buyururken şehadet parmağıyla orta parmağını gösteriyordu. » (Müsned-i Ahmed: 3/223)
AYIN İKİYE BÖLÜNMESİYLE İLGİLİ RİVÂYETLER
Mekke halkı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden kendilerine bir âyet (muʹcize), açık bir belge göstermesini istedi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) ay’ı ikiye bölünmüş parçalar halinde gösterdi; o kadar ki bu iki parça arasındaki açıklıktan Hıra Dağını görebildiler. (Buharî/tefsîr: 54, münâkıb: 27- Müslim/münafıkun: 46- Ahmed: 3/ 207, 220)
Peygamber (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü; bir parçası şu dağın üzerinde, diğer parçası bu dağın üzerinde (görüntü verdi).
Bunun üzerine Mekkeli müşrikler: «Muhammed bizi büyüledi, sihir yaptı» dediler ve sonra «Eğer O bununla bize sihir yaptıysa, bütün insanlara yapamaz ya» diyerek olayı araştırmak istediler. (Buharî/tefsîr: 54- Müslim/münafıkun: 47- Tirmizî/tefsîr: 54- Ahmed: 1/447-3/275 - 4/82)
Resûlüllâh (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü. (Buharî: İbn Abbas (R. A. )dan)
Ayın ikiye bölünme olayı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında meydana geldi. Bir parçası dağın ötesinde, bir parçası da arka kesiminde idi. Peygamber (A. S. ) bu mu’cize tecelli edince: «Allahım! Sen şâhid ol» dedi. (Müslim/münafıkun: 44- Tirmizî/tefsîr: 54- Ahmed: 1/447)
Peygamber (A. S. ) devrinde ay ikiye bölündü; o kadar ki halk (dakikalarca) durup baktı. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ): «Şâhid olunuz! » buyurdu. (Müslim/münafıkun: 43, 47, 48- Buharî/menâkıb: 27, 36, tefsîr: 54- Ahmed: 1/377, 413-3/279, 287 - 4/82)
Resûlüllâh (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü. Bunun üzerine Kureyş Kabilesiʹne mensup müşrikler: «Bu, İbn Ebî Kebşe’nin (yani Muhammedʹin) açık sihridir» dediler ve sonra da: «Etrafı kolaçan edip, dışardan gelen bir kimse var mıdır? Çünkü Muhammed (A. S. ) bütün insanların gözünü boyamaya güç getiremez» şeklinde ilâve ettiler. O sırada seyahattan dönenler oldu. Kendilerine böyle bir olayı görüp görmedikleri sorulunca, onlar: «Ayʹı iki parçaya ayrılmış bir halde gördük» diye cevap verdiler. (Müsned-i Ahmed: 4/82)
AYIN İKİYE BÖLÜNME MUʹCİZESİ
«Kıyâmetʹin kopuş saati yaklaştı, ay yarıldı.»
Bu olayla ilgili rivâyetler «haber-i vâhid» kanalıyla gelmişse de hepsini biraraya getirdiğimizde neredeyse şöhret derecesine ulaşacak bir kuvvet arzetmektedir.
Bununla beraber ilim adamlarından bir kısmı bu olayın kıyâmette meydana geleceğini, göklerin yarıldığı bir sırada ayın bölüneceğini söylemişse de bunu belgelendirememişlerdir.
Resûlüllâh (A. S. ) Mekke’de iken, yaklaşık hicretten beş yıl önce meydana gelen bu mu’cizenin dünyanın her kıta ve bölgesinde görülebileceği düşünülemez. Zira kıta ve bölgelere göre metali’ farkı söz konusudur. Diğer bir husus da şudur: Ayın ikiye bölünme olayı birkaç dakikalık gibi kısa zaman parçası içinde cereyan etmiştir ki, böyle kısa bir zaman parçası içinde herkesin o anlarda hazır bulunup görme şansına sâhip olması pek mümkün değildir. Bununla beraber o gün seyahattan dönen kafilede yer alan yolculardan çoğunun olayı gördükleri rivâyet edilmiştir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu olay bir muʹcizedir ve her yönüyle İlâhî kudreti ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hak peygamber olduğunu yansıtır.
Olayın ileride meydana geleceği değil, geçmişte meydana geldiğine delâlet eden bir diğer belge, üçüncü âyettir. Şöyle ki, ayın ikiye bölündüğünü gören müşrikler: «Bu bir sihirdir» demişlerdir. Böylece ilgili âyet onların mu’cize ve açık belge karşısında hep aynı düşünce ve duyguyu açığa vuracaklarını kaydeder: «Bir âyet (mu’cize) görseler, yüz çevirirler ve devam edegelen bir sihir, derler. »
Ay üzerinde bugün hâlâ o mu’cizenin izini taşıyan bir belirti var mıdır?
Böyle bir belirti üzerinde durmaya gerek yoktur. Zira mu’cize, sebepsiz, illetsiz, aynı zamanda olağanüstüdür; beşer kudretini aşarak meydana gelen bir olaydır. Şüphesiz onu ikiye bölen kudret, tekrar eski haline döndürebilir ve üzerinde en küçük bir iz bile kalmayabilir.
HAKKʹI YALANLAMANIN NEDENİ
«Bir âyet (açık bir belge, bir muʹcize) görseler yüz çevirirler ve «devam edegelen bir sihir» derler.. »
Ayın ikiye bölünmesi, son peygamberin mucizelerinden sadece biridir. O’nun yaptığı büyük ve kalıcı inkılâp, getirdiği kitap şüphesiz ki mu’cizelerin en büyüğü ve en devamlısıdır. O’nun bu iki büyük ve köklü mu’cizesi karşısında başka muʹcize ve belge aramaya ne gerek vardır. Ne var ki câhil putperestlerin bâtıla olan aşırı tutkuları, onları körleştirip sağırlaştırmıştı. Atalarının dinine ölçüsüz bir bağlılıkları vardı. Bunun ötesinde başka bir inanç kabul etmeleri çok zor ve hattâ bazı ahvalde imkânsızdı.
O nedenle Kur’ân mu’cizesini ve yapılan inkılâbın hikmet ve azametini anlayacak ve duyacak, sonra da kavrayacak bir kültüre ve ruhî bir yapıya sâhip değillerdi.
Gözleriyle ayan-beyân görebilecekleri başka başka mu’cizeler de istiyorlardı. Ay’ın bölünme mu’cizesi bu isteklerinin cevabı idi. Ama yine de geçmişe körü körüne bağlılık ve bâtılı bilgisizce savunma duygu ve inancı ağır basmış; «sihir» damgasını vurmak suretiyle inatlarını tekrarlamışlardı.
AYIN BÖLÜNME OLAYI KIYÂMETİN YAKIN ALÂMETİDİR
Bu yakınlığı tahmin etmek, yani yaklaşık bir rakamla ifade etmek mümkün değildir. Dünyanın dört, beş milyarlık ömrüne ve ilk insanın, elde edilen birtakım arkeolojik belgelere dayanılarak yaklaşık bir milyon yıl önce yaşadığına bakacak olursak, «yakın» kavramının bizim sandığımızdan daha değişik bir anlam taşıdığı anlaşılır. Öyle ki, bu yakın oluş yüzlerce, hattâ binlerce yıl olabilir. Bunun aksine çok yakın bir tarihte gerçekleşmesi de mümkündür.
Ancak unutmamak gerekir ki, her işin, her olayın kararlaştırılmış bir vakti ve saati vardır. Üçüncü âyetle bu husus çok veciz şekilde belirtilmektedir. O bakımdan kâinatta hâkim bir plân mevcuttur; gelişigüzel hiçbir olayın meydana gelmesi düşünülemez. Kıyâmet olayı da bu plâna göre düzenlenip belirlenmiştir. Ne var ki, o husus gizli tutulmuş ve peygamberler dahil hiçbir kimseye açıklanmamıştır. Sadece birtakım belirtileri üzerinde durulmuş ve olayları izlememize yardımcı olacak belgeler vermekle yetinilmiştir.
O halde ruhlar âlemindeki en son insan ruhu yeryüzüne inince, dünyanın ömrü tamamlanmış olacak. Bu son ruhun ne zaman ineceğini ve o âlemde ne kadar ruhun hâlen mevcut olduğunu bilmiyoruz.
GAYESİNİN DORUĞUNDA BİR HİKMET
«Gayesinin doruğuna yükselmiş bir hikmet! Ne var ki uyarmalar, korkutmalar yarar sağlamıyor. »
Kur’ân-ı Kerîm, taşıdığı cihanşümul esas ve prensipleriyle insan hayatını gayesinin doruğuna yükseltecek bir muhtevâ ve kudrettedir. Hukukî ve ahlâkî sistemleri maddî ve mânevî müeyyidelere bağlanıp insan ruhunu yüceltecek; âile ve topluma güven ve huzur sağlayacak özelliktedir.
Fizikötesinden verdiği haberlerle insanı ümitsizlikten kurtarıp iç huzuruna kavuşturmakta; hayatın amaç ve hikmetini en doyurucu şekilde kalp ve kafalara işlemektedir. Getirdiği bilimsel esaslar, ana fikirler, ilim adamlarına ışık tutmakta, yol göstermekte ve hareket noktası belirlemektedir. Naklettiği tarihî kıssaların ibretli safhalarını açıklarken en küçük bir hatâya imkân vermemekte ve böylece yönlendirici, ibret ve öğüt alıcı kısımlara dikkatleri çekmektedir.
Böylece Kurʹân’ı hangi yönüyle ele alırsak, mutlaka hikmetin doruğunda bulunduğunu görürüz. Buna rağmen küfür ve bâtılla şartlanan inkârcı maddeciler bu İlâhî kaynaktan susuzluklarını gidermek istememekte ve delilsiz, belgesiz birtakım iddialar ve varsayımlarla hakkı yıpratmaya çalışmaktadırlar.
İNATÇI İNKÂRCILARDAN YÜZ ÇEVİRMEK
«Onlardan yüz çevir. O gün çağrıcı, bilinmedik (korkunç) bir şeyle çağırır. »
Mekke dönemi, «Tevhîd İnancı»nın filizlenecek tohumlarının gönül bahçelerine serpiştirildiği devredir. Tartışma, sürtüşme ve vuruşma dönemi değildir. Hem insanları akıl, ilim ve imân yoluyla dâvet etmek İslâmʹın değişmeyen metotlarından biridir.
O bakımdan önce kalpler, sonra gerektiğinde kaleler fethedilir. Bunun için bâtılı savunmada, hakkı reddetmede inatla ısrar eden sapıklardan, İslâm güçleninceye kadar yüz çevirmek, yani açık bir çatışmaya gitmemek en hayırlı yoldur. Altıncı âyetin başında «Onlardan (şimdilik) yüz çevir» emri, bu gerçeği ilhâm etmektedir.
İsrâfilʹin çağrısı:
Melek İsrâfil’in ikinci defa sûra üflemesiyle ikinci hayat başlamış olur. Şüphesiz böyle bir çağrı, inkârcı azgınların hiç de hoşuna gitmeyecektir. Çünkü o çok korkunç günün hesabına dâvet, onlar için mutlak anlamda ebedî hüsran olacaktır.
Mahşer alanına koşan insanlar, gözlerin alabildiği, neredeyse sınırsız denilecek kadar büyük bir kalabalık oluştururlar. Herkes şaşkınlık içinde ilerlerken büyük bir çekirge sürüsü görünümünü yansıtırlar.
Cenâb-ı Hakk’ın, onların o günkü halini tasvîri çok dikkat çekicidir: «Onlar da gözleri korkudan önlerine eğik bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı etrafa yayılan çekirge gibi. Çağrıcıya doğru koşarlar. Kâfirler ise, «bu zorlu ve sıkıntılı bir gün» derler. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, ayın ikiye bölünme mu’cizesinin kıyâmetin yakın olduğunun alâmeti olarak belirtildi. Buna rağmen inkârcı müşriklerin hakkı yalanlamaya devam ettikleri üzerinde durularak, birtakım bilgiler verildi. Gayesinin doruğuna yükselen İslâm ve Kurʹânʹın yüce bir kudreti yansıttıklarına işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, tarih boyunca hak ile bâtılın mücadele halinde bulunduğuna değiniliyor ve peygamberleri, indirilen kitapları yalanlamanın yeni bir olay olmadığına atıf yapılarak tarihte bu yüzden yok edilen dört kavim misal veriliyor.