Kamer Suresi 1-8. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا اَهْوَٓاءَهُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَيْءٍ نُكُرٍ خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌ مُهْطِعِينَ اِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ

1.

Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

Diyanet İşleri

2.

Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.

3.

Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.

4.

Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.

5.

Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!

6-7.

(6-7) O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün, gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

8.

Davetçiye doğru koşarlarken kafirler, "Bu zor bir gün" derler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

KAMER SÛRESİ

Cumhura göre, sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Mukatilʹe göre, 44, 45, 46. âyetleri dışında tamamı Mekke’de inmiştir. Birincilerin tesbiti da­ha sıhhatli kabul edilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 17/125)

Birinci âyetinde Ayʹın ikiye bölündüğü konu edildiğinden, bu manâya delâlet eden «Kamer» aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 55

Kelime »: 342

Harf »: 1423 (Lübabu’t-te’vîl: 4/201)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Müşriklerin, ayın ikiye bölünme konusunda da Hz. Peygamberʹe (A. S. ) inanmayıp, «devam edegelen bir sihir» iddiaları üzerinde duruluyor.

2- Cenâb-ı Hakk’ın hükmü gelinceye kadar, Peygamber’in (A. S. ) in­kârcı sapıklardan yüz çevirip açıktan bir çatışmaya kapı açmaması em­rediliyor.

3- Âhiret gününde müşriklerin zelîl, hakîr ve küçültülmüş olarak haşredilecekleri bir uyarı anlamında haber veriliyor.

4- Daha önce Hakk’ı yalanlayıp peygambere inanmayan Nuh, Âd ve Semûd kavimleriyle Firʹavn ve yandaşlarının sonunun hüsrân olduğu, İlâhî hükmün inmesiyle yok edildikleri ibretli birer misâl olarak gösterili­yor.

5- Müşriklerin âhirette hakarete mâruz kalıp amellerinin cinsine uy­gun cezalandırılacakları çok anlamlı bir anlatımla açıklanıyor.

6- Kâinatta meydana gelen her olayın İlâhî kazayla vücut bulduğu hatırlatılıyor.

7- Kişinin amel defterinde yazılı bulunan bütün amellerinin çok şe­refli kâtipler tarafından yazıldığı bildiriliyor.

8- Takvâ sâhibi mü’minlerin Allah yanındaki kerâmet ve derecele­rine, yakınlık ve değerlerine dikkatler çekiliyor.

MEÂLİ:

1- Kıyâmetʹin kopuş saati yaklaştı, Ay yarıldı.

2- Bir âyet (açık bir belge, bir mu’cize) görseler yüzçevirirler ve «devam edegelen bir sihir» derler.

3- (Hakk’ı) yalanladılar da kendi heveslerine uydular. Oysa her işin kararlaştırılmış bir vakti vardır.

4- And olsun ki, onlara öyle haberler geldi ki içinde onları (tutum­larından) vazgeçirecek olanı da vardı.

5- Gayesinin doruğuna yükselmiş bir hikmet! Ne var ki, uyarmalar, korkutmalar yarar sağlamıyor.

6- Onlardan yüzçevir. O gün çağrıcı, bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırır.

7- Onlar da gözleri korkudan önlerine eğik bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı etrafa yayılan çekirge misâli.

8- Çağrıcıya doğru koşarlar. Kâfirler ise, «bu zorlu ve sıkıntılı bir gün! » derler.

İNİŞ SEBEBİ

Enes b. Mâlik (R. A. ) diyor ki:

- «Mekke halkı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den kendilerine bir mu’­cize göstermesini istedi. O da ayʹın ikiye bölünme mu’cizesini gösterdi. » (Lübabu’t-te’vîl: 4/201)

Tirmizî de bu olayı naklettikten sonra, «o sebeple ikterebe sûresi­nin başındaki üç âyet indi» cümlesini eklemiştir. (Müsned-i Bezzâr - Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/260)

İLGİLİ HADÎSLER

Yine Enes (R. A. ) anlatıyor:

- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün ashabına hitap ederken gü­neş batmak üzere idi ki konuşmasını şöyle bitirdi: «Canımı kudret elin­de tutan zata yemin ederim ki, geçen süreye nisbetle dünyanın ömrün­den ancak bu gündüzden kalan zaman parçası gibi bir parça ve güneşten görebildiğimiz azıcık şey gibi bir kısım kalmıştır. » (Müsned-i Ahmed: 3/223)

«Sizle kıyâmet şu ikisi gibi birarada geldiniz» buyururken şehadet par­mağıyla orta parmağını gösteriyordu. » (Müsned-i Ahmed: 3/223)

AYIN İKİYE BÖLÜNMESİYLE İLGİLİ RİVÂYETLER

Mekke halkı, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden kendilerine bir âyet (muʹ­cize), açık bir belge göstermesini istedi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) ay’ı ikiye bölünmüş parçalar halinde gösterdi; o kadar ki bu iki parça ara­sındaki açıklıktan Hıra Dağını görebildiler. (Buharî/tefsîr: 54, münâkıb: 27- Müslim/münafıkun: 46- Ahmed: 3/ 207, 220)

Peygamber (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü; bir parçası şu dağın üzerinde, diğer parçası bu dağın üzerinde (görüntü verdi).

Bunun üzerine Mekkeli müşrikler: «Muhammed bizi büyüledi, sihir yaptı» dediler ve sonra «Eğer O bununla bize sihir yaptıysa, bütün insan­lara yapamaz ya» diyerek olayı araştırmak istediler. (Buharî/tefsîr: 54- Müslim/münafıkun: 47- Tirmizî/tefsîr: 54- Ahmed: 1/447-3/275 - 4/82)

Resûlüllâh (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü. (Buharî: İbn Abbas (R. A. )dan)

Ayın ikiye bölünme olayı Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında mey­dana geldi. Bir parçası dağın ötesinde, bir parçası da arka kesiminde idi. Peygamber (A. S. ) bu mu’cize tecelli edince: «Allahım! Sen şâhid ol» de­di. (Müslim/münafıkun: 44- Tirmizî/tefsîr: 54- Ahmed: 1/447)

Peygamber (A. S. ) devrinde ay ikiye bölündü; o kadar ki halk (dakika­larca) durup baktı. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ): «Şâhid olunuz! » buyurdu. (Müslim/münafıkun: 43, 47, 48- Buharî/menâkıb: 27, 36, tefsîr: 54- Ah­med: 1/377, 413-3/279, 287 - 4/82)

Resûlüllâh (A. S. ) zamanında ay ikiye bölündü. Bunun üzerine Kureyş Kabilesiʹne mensup müşrikler: «Bu, İbn Ebî Kebşe’nin (yani Muhammedʹin) açık sihridir» dediler ve sonra da: «Etrafı kolaçan edip, dışardan gelen bir kimse var mıdır? Çünkü Muhammed (A. S. ) bütün insanların gözünü boyamaya güç getiremez» şeklinde ilâve ettiler. O sırada seyahattan dö­nenler oldu. Kendilerine böyle bir olayı görüp görmedikleri sorulunca, on­lar: «Ayʹı iki parçaya ayrılmış bir halde gördük» diye cevap verdiler. (Müsned-i Ahmed: 4/82)

AYIN İKİYE BÖLÜNME MUʹCİZESİ

«Kıyâmetʹin kopuş saati yaklaştı, ay yarıldı.»

Bu olayla ilgili rivâyetler «haber-i vâhid» kanalıyla gelmişse de hep­sini biraraya getirdiğimizde neredeyse şöhret derecesine ulaşacak bir kuvvet arzetmektedir.

Bununla beraber ilim adamlarından bir kısmı bu olayın kıyâmette meydana geleceğini, göklerin yarıldığı bir sırada ayın bölüneceğini söy­lemişse de bunu belgelendirememişlerdir.

Resûlüllâh (A. S. ) Mekke’de iken, yaklaşık hicretten beş yıl önce mey­dana gelen bu mu’cizenin dünyanın her kıta ve bölgesinde görülebileceği düşünülemez. Zira kıta ve bölgelere göre metali’ farkı söz konusudur. Diğer bir husus da şudur: Ayın ikiye bölünme olayı birkaç dakikalık gibi kısa zaman parçası içinde cereyan etmiştir ki, böyle kısa bir zaman parçası içinde herkesin o anlarda hazır bulunup görme şansına sâhip olması pek mümkün değildir. Bununla beraber o gün seyahattan dönen kafilede yer alan yolculardan çoğunun olayı gördükleri rivâyet edilmiştir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bu olay bir muʹcizedir ve her yönüyle İlâhî kudreti ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hak peygamber olduğunu yan­sıtır.

Olayın ileride meydana geleceği değil, geçmişte meydana geldiğine delâlet eden bir diğer belge, üçüncü âyettir. Şöyle ki, ayın ikiye bölündü­ğünü gören müşrikler: «Bu bir sihirdir» demişlerdir. Böylece ilgili âyet on­ların mu’cize ve açık belge karşısında hep aynı düşünce ve duyguyu açı­ğa vuracaklarını kaydeder: «Bir âyet (mu’cize) görseler, yüz çevirirler ve devam edegelen bir sihir, derler. »

Ay üzerinde bugün hâlâ o mu’cizenin izini taşıyan bir belirti var mı­dır?

Böyle bir belirti üzerinde durmaya gerek yoktur. Zira mu’cize, sebep­siz, illetsiz, aynı zamanda olağanüstüdür; beşer kudretini aşarak meyda­na gelen bir olaydır. Şüphesiz onu ikiye bölen kudret, tekrar eski haline döndürebilir ve üzerinde en küçük bir iz bile kalmayabilir.

HAKKʹI YALANLAMANIN NEDENİ

«Bir âyet (açık bir belge, bir muʹcize) görseler yüz çevirirler ve «devam edegelen bir sihir» derler.. »

Ayın ikiye bölünmesi, son peygamberin mucizelerinden sadece biri­dir. O’nun yaptığı büyük ve kalıcı inkılâp, getirdiği kitap şüphesiz ki mu’cizelerin en büyüğü ve en devamlısıdır. O’nun bu iki büyük ve köklü mu’cizesi karşısında başka muʹcize ve belge aramaya ne gerek vardır. Ne var ki câhil putperestlerin bâtıla olan aşırı tutkuları, onları körleştirip sa­ğırlaştırmıştı. Atalarının dinine ölçüsüz bir bağlılıkları vardı. Bunun öte­sinde başka bir inanç kabul etmeleri çok zor ve hattâ bazı ahvalde im­kânsızdı.

O nedenle Kur’ân mu’cizesini ve yapılan inkılâbın hikmet ve azame­tini anlayacak ve duyacak, sonra da kavrayacak bir kültüre ve ruhî bir yapıya sâhip değillerdi.

Gözleriyle ayan-beyân görebilecekleri başka başka mu’cizeler de is­tiyorlardı. Ay’ın bölünme mu’cizesi bu isteklerinin cevabı idi. Ama yine de geçmişe körü körüne bağlılık ve bâtılı bilgisizce savunma duygu ve inan­cı ağır basmış; «sihir» damgasını vurmak suretiyle inatlarını tekrarlamış­lardı.

AYIN BÖLÜNME OLAYI KIYÂMETİN YAKIN ALÂMETİDİR

Bu yakınlığı tahmin etmek, yani yaklaşık bir rakamla ifade etmek mümkün değildir. Dünyanın dört, beş milyarlık ömrüne ve ilk insanın, el­de edilen birtakım arkeolojik belgelere dayanılarak yaklaşık bir milyon yıl önce yaşadığına bakacak olursak, «yakın» kavramının bizim sandığı­mızdan daha değişik bir anlam taşıdığı anlaşılır. Öyle ki, bu yakın oluş yüz­lerce, hattâ binlerce yıl olabilir. Bunun aksine çok yakın bir tarihte ger­çekleşmesi de mümkündür.

Ancak unutmamak gerekir ki, her işin, her olayın kararlaştırılmış bir vakti ve saati vardır. Üçüncü âyetle bu husus çok veciz şekilde belirtil­mektedir. O bakımdan kâinatta hâkim bir plân mevcuttur; gelişigüzel hiç­bir olayın meydana gelmesi düşünülemez. Kıyâmet olayı da bu plâna gö­re düzenlenip belirlenmiştir. Ne var ki, o husus gizli tutulmuş ve peygam­berler dahil hiçbir kimseye açıklanmamıştır. Sadece birtakım belirtileri üzerinde durulmuş ve olayları izlememize yardımcı olacak belgeler ver­mekle yetinilmiştir.

O halde ruhlar âlemindeki en son insan ruhu yeryüzüne inince, dün­yanın ömrü tamamlanmış olacak. Bu son ruhun ne zaman ineceğini ve o âlemde ne kadar ruhun hâlen mevcut olduğunu bilmiyoruz.

GAYESİNİN DORUĞUNDA BİR HİKMET

«Gayesinin doruğuna yükselmiş bir hikmet! Ne var ki uyarmalar, korkutmalar yarar sağlamıyor. »

Kur’ân-ı Kerîm, taşıdığı cihanşümul esas ve prensipleriyle insan ha­yatını gayesinin doruğuna yükseltecek bir muhtevâ ve kudrettedir. Huku­kî ve ahlâkî sistemleri maddî ve mânevî müeyyidelere bağlanıp insan ru­hunu yüceltecek; âile ve topluma güven ve huzur sağlayacak özelliktedir.

Fizikötesinden verdiği haberlerle insanı ümitsizlikten kurtarıp iç hu­zuruna kavuşturmakta; hayatın amaç ve hikmetini en doyurucu şekilde kalp ve kafalara işlemektedir. Getirdiği bilimsel esaslar, ana fikirler, ilim adamlarına ışık tutmakta, yol göstermekte ve hareket noktası belirlemek­tedir. Naklettiği tarihî kıssaların ibretli safhalarını açıklarken en küçük bir hatâya imkân vermemekte ve böylece yönlendirici, ibret ve öğüt alıcı kısımlara dikkatleri çekmektedir.

Böylece Kurʹân’ı hangi yönüyle ele alırsak, mutlaka hikmetin doru­ğunda bulunduğunu görürüz. Buna rağmen küfür ve bâtılla şartlanan in­kârcı maddeciler bu İlâhî kaynaktan susuzluklarını gidermek istememek­te ve delilsiz, belgesiz birtakım iddialar ve varsayımlarla hakkı yıpratma­ya çalışmaktadırlar.

İNATÇI İNKÂRCILARDAN YÜZ ÇEVİRMEK

«Onlardan yüz çevir. O gün çağ­rıcı, bilinmedik (korkunç) bir şeyle çağırır. »

Mekke dönemi, «Tevhîd İnancı»nın filizlenecek tohumlarının gönül bah­çelerine serpiştirildiği devredir. Tartışma, sürtüşme ve vuruşma dönemi değildir. Hem insanları akıl, ilim ve imân yoluyla dâvet etmek İslâmʹın de­ğişmeyen metotlarından biridir.

O bakımdan önce kalpler, sonra gerektiğinde kaleler fethedilir. Bu­nun için bâtılı savunmada, hakkı reddetmede inatla ısrar eden sapıklar­dan, İslâm güçleninceye kadar yüz çevirmek, yani açık bir çatışmaya git­memek en hayırlı yoldur. Altıncı âyetin başında «Onlardan (şimdilik) yüz çevir» emri, bu gerçeği ilhâm etmektedir.

İsrâfilʹin çağrısı:

Melek İsrâfil’in ikinci defa sûra üflemesiyle ikinci hayat başlamış olur. Şüphesiz böyle bir çağrı, inkârcı azgınların hiç de hoşuna gitmeye­cektir. Çünkü o çok korkunç günün hesabına dâvet, onlar için mutlak an­lamda ebedî hüsran olacaktır.

Mahşer alanına koşan insanlar, gözlerin alabildiği, neredeyse sınır­sız denilecek kadar büyük bir kalabalık oluştururlar. Herkes şaşkınlık için­de ilerlerken büyük bir çekirge sürüsü görünümünü yansıtırlar.

Cenâb-ı Hakk’ın, onların o günkü halini tasvîri çok dikkat çekicidir: «Onlar da gözleri korkudan önlerine eğik bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı etrafa yayılan çekirge gibi. Çağrıcıya doğru koşarlar. Kâfirler ise, «bu zorlu ve sıkıntılı bir gün» derler. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ayın ikiye bölünme mu’cizesinin kıyâmetin yakın olduğunun alâmeti olarak belirtildi. Buna rağmen inkârcı müşriklerin hak­kı yalanlamaya devam ettikleri üzerinde durularak, birtakım bilgiler ve­rildi. Gayesinin doruğuna yükselen İslâm ve Kurʹânʹın yüce bir kudreti yan­sıttıklarına işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, tarih boyunca hak ile bâtılın mücadele halinde bulunduğuna değiniliyor ve peygamberleri, indirilen kitapları yalanlama­nın yeni bir olay olmadığına atıf yapılarak tarihte bu yüzden yok edilen dört kavim misal veriliyor.