- Türkçe anlamı
- Belde / Kent / Şehir
- İsminin kaynağı
- 1. âyetteki "el-Beled" kelimesi
- Diğer adları
- Lâ uksimü
- Hangi cüzde
- 30: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 35.
لَا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِ
lā uḳsimu bi hāƶā l-beledi
(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
وَاَنْتَ حِلٌّ بِهٰذَا الْبَلَدِ
ve ente Hillun bi hāƶā l-beledi
(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ
ve vālidin ve mā velede
(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِي كَبَدٍ
le ḳad ḣaleḳnā l-insāne fī kebedin
(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌ
e yeHsebu en len yeḳdira ǎleyhi eHadun
İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا
yeḳūlu ehlektu mālen lubeden
"Yığınla mal harcadım" diyor.
اَيَحْسَبُ اَنْ لَمْ يَرَهُ اَحَدٌ
e yeHsebu en lem yerahu eHadun
Kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?
اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ
e lem nec'ǎl lehu ǎyneyni
(8-10) Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ
ve lisānen ve şefeteyni
(8-10) Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ
ve hedeynāhu n-necdeyni
(8-10) Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ
fe lā ḳteHame l-ǎḳabete
Fakat o, sarp yokuşa atılmadı.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْعَقَبَةُ
ve mā edrāke mā l-ǎḳabetu
Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin?
فَكُّ رَقَبَةٍ
fekku raḳabetin
O tutsak bir boynu çözmek (köle azat etmek)tir.
اَوْ اِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ
ev iT'ǎāmun fī yevmin ƶī mesğabetin
(14-16) Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ
yetīmen ƶā meḳrabetin
(14-16) Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
اَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ
ev miskīnen ƶā metrabetin
(14-16) Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ
ṧumme kāne mine (e)lleƶīne āmenū ve tevāSav bi S-Sabri ve tevāSav bi l-merHameti
(17-18) Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.
اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
ulāike eSHābu l-meymeneti
(17-18) Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا هُمْ اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ
ve(e)lleƶīne keferū bi āyātinā hum eSHābu l-meşemeti
Ayetlerimizi inkar edenler ise; kötülüğe batmış kimselerdir.
عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ
ǎleyhim nārun mu'Sadetun
Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.