Beled Suresi 1-7. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِ وَاَنْتَ حِلٌّ بِهٰذَا الْبَلَدِ وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِي كَبَدٍ اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌ يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا اَيَحْسَبُ اَنْ لَمْ يَرَهُ اَحَدٌ

1-4.

(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.

Diyanet İşleri

5.

İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?

6.

"Yığınla mal harcadım" diyor.

7.

Kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

BELED SÛRESİ

Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Bu tesbite muhalefet eden olma­mıştır. (el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 20/59- Lübabu’t-te’vîl: 4/379)

Birinci âyetinde Emîn Belde olan Mekke’ye yemin edildiğinden, bu manâya delâlet eden «Beled» sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı: 20

Kelime »: 82

Harf »: 320 (Lübabu’t-te’vîl: 4/379)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Kutsal Mekkeʹde kan dökmenin az bir süre için Hz. Peygamber’e (A. S. ) helâl kılındığı haber veriliyor. Veya Hz. Peygamberʹin (A. S. ) Mek­ke’de bulunduğu süre içinde de hep helâl ve mubah olanı işleyeceğine, Ondan günah ve kötülük sadır olmayacağına işâret ediliyor.

2- İnsanın doğumundan ölümüne kadar sıkıntı ve zorluk içinde bir ömür süreceğine ve daha çok doğum döneminde sıkıntılar içinde dünyaya gözlerini açtığına; anasının da onu doğuruncaya kadar hayli zorluklar çektiğine değiniliyor.

3- İnsana iki göz, dil ve iki dudak verildiği belirtilerek bunlarla doğ­ruyu görmesinin ve doğru olanı ifade etmesinin lüzumuna atıf yapılıyor. Aynı zamanda bu organlardan her birini yerli yerine oturtup istifade edilir özellikte var kılan Cenâb-ı Hakkʹın kusursuz yaratan kudret olduğu dolaylı şekilde anlatılıyor.

4- Bir köle veya esîrin bağını çözmenin; bir insanı hürriyetine kavuş­turmanın büyük bir fazîlet ve hayırhahlık olduğu belirtiliyor. Kıtlık gün­lerinde yetim ve yoksulu doyurmanın, sarp geçitleri aşmaya vesîle olacağı haber veriliyor.

5- Sonra da imân edenlerin birbirlerine sabır ve merhametle tavsi­yede bulunmalarının lüzum ve önemi üzerinde duruluyor.

6- Meymenetlilerle meymenetsizlerin kısaca tarifi yapılarak yönlen­dirici, düşündürücü bilgi veriliyor.

MEÂLİ:

1- Hayır, bu şehre (kutsal Mekke’ye) and olsun ki,

2- Sen bu şehirde yerli olarak oturmuşsundur. (Bu şehir sana daha lâyık ve daha helâldir).

3- Babaya da, doğan çocuğuna da and olsun,

4- Ki biz insanı (kendine has) sıkıntı ve zorluk içinde yaratıp mey­dana getirdik.

5- O, kendisine hiç kimsenin güç getiremiyeceğini mi sanır?

6- «Yığın yığın mal sarfedip tükettim» diyor.

7- Onu hiç gören olmadı mı sanıyor?

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yarattığından beri Mekkeʹyi (kutsal sayıp) hürmetli kılmıştır. (Artık orada (insan) kanı akıtılmasını, ağaçların kesilmesini, oraya sığınanın öldürülmesini yasaklamıştır. ) Böy­lece Mekke kıyâmet kopuncaya kadar hürmetlidir. Benden önce hiçbirine helâl kılınmamış, benden sonra da hiç kimseye helâl kılınmayacaktır. Ba­na da ancak gündüzleyin bir saat helâl kılınmış bulunuyor.. » (Buharî/ilim: 37, cenâiz: 76, hacc: 43, sayd: 8, 10, büyu’: 28, cizye: 22, meğâzî: 51, 53, Tirmizî/hacc: 1, diyat: 13- İbn Mâce/menâsik: 103- Ahmed: 1/253, 259, 316- 3/199- 6/385)

Bu ruhsat, Mekke’nin fethedildiği gün gerçekleşmiştir.

«Şüphesiz ki bu belde (Mekke)yi Cenâb-ı Hak gökleri ve yeri yarat­tığı andan itibaren hürmetli saymıştır. Artık O, Allahʹın hürmetiyle kıyâme­te kadar hürmetlidir: Ağacı kesilmez, yaş otu biçilmez.

Bu belde ancak gündüzden bir saat bana helâl kılındı ve yine hürme­ti dünkü gibi geri döndü. Haberiniz olsun ve dikkatli olun! Burada hazır olan, (bu hükmü ve beyânı) hazır olmayana ulaştırsın. » (Buharî/ilim: 37, cenâiz: 76, hacc: 43, sayd: 8, 10, büyu’: 28, cizye: 22, meğâzî: 51, 53, Tirmizî/hacc: 1, diyat: 13- İbn Mâce/menâsik: 103- Ahmed: 1/253, 259, 316- 3/199- 6/385)

EMÎN BELDEYE, ADEM İLE SOYUNA YEMİN EDİLMESİ

«Hayır, bu şehre (Kutsal Mekkeʹ­ye) and olsun ki, sen bu şehirde yerli olarak oturmuşsundur. (Bu şehir sa­na daha lâyık ve daha helâldir. ) Babaya da doğan çocuğuna da and olsun.. » Âyetin baş kısmında olumsuzluk ifade eden (lâm) harfi bulunuyor. Oysa cümle olumluluk ifade ediyor. O bakımdan bu harf hakkında farklı yorumlar ortaya çıkmıştır:

a) Lâm harfi, lafzı güzelleştirmek için fazla olarak konulmuştur ve bu sebeple yemin cümlesini olumsuz kılmamaktadır. Nitekim ünlü lûgatçı el-Ahfeş de aynı görüştedir.

b) el-Hasan ile el-A’meş ve İbn Kesîr bu cümleyi (Lâ-Uksimu) şek­linde değil de, (Leuksimu) şeklinde okuyarak (lâm) harfinin teʹkîd için ol­duğunu belirtmişlerdir.

c) Bu tarz bir anlatım şekli Araplar arasında çok yaygın olduğun­dan, önce onlara seslenen Kur’ân âyetlerinde de bu anlatım tarzına yer verilmiş bulunuyor. Meselâ Araplar sık sık “lâ vallâhi mâ fealtü kezâ” ve “lâ vallâhi mâ kâne kezâ” gibi terkipleri kullanırlardı. Öyle ki, söze baş­larken önce olumsuzluk ifade eden bir harf kullanılınca muhatabın dik­kati çekilir, sonra asıl anlatılmak istenen söz söylenirdi. Aynı zamanda (lâm)ın cümlenin başına konulması söze kuvvet kazandırmaya yöneliktir.

d) (Lâm) harfi olumsuzluk ifade etmek içindir. Bu durumda cümlenin manâsı şöyledir: «Resûlüm sen içerisinde bulunmadıktan sonra bu şehre yemin etmem. »

«Sen bu şehirde yerli olarak oturmuşsundur. (Bu şehir sana daha lâyık ve daha helâldir)» meâlindeki âyette yer alan kelimeler, cümle ara­sındaki konumu ve delâleti itibariyle birkaç yoruma sebep olmaktadır:

1- Sen ileride bu şehirde bir süre hill (helâllik) ruhsatına mazhar olup Allah düşmanlarına karşı kılıç kullanabileceksin.

Bu yorum, Mekke’nin fethedileceğine ve fetih esnasında kısa bir sü­re vuruşma meydana geleceğine işârettir.

2- Sen Mekke’de belli bir süre ne yaparsan hill (helâl ruhsatı) dü­zeyinde olacaksın.

3- Mekke’de yaş ot ve ağacın kesilmesi, koparılması bile haram iken sana karşı saldırıda bulunmayı ve hattâ seni öldürmeyi helâl sayıyor­lar. O halde bir süre daha bu sıkıntı ve zorluklara karşı sabret, dayanma gücünü ortaya koy; zira insan sıkıntı ve zorluk içinde yaratılmıştır; haya­tın yolu sıkıntı ve üzüntülerle doludur.

Bu yorum, yakında sıkıntıların kalkacağına ve hicret olayının gerçek­leşmesiyle yeni bir dönemin başlayacağına işârettir.

4- Sen bu şehre hülûl etmişsindir ve ileride yine bu şehre hülûl edip konacaksın.

Bu yorum, «hill»in «hülûl» anlamına geldiğine ve yakın gelecekte Hz. Peygamber’in (A. S. ) Mekke’yi terkedeceğine ve bir süre sonra tekrar gelip arzusuna kavuşacağına, yani kutsal şehri putlardan ve putperestlerden te­mizleyeceğine işârettir.

Nitekim konumuzla ilgili hadîsler bu âyeti en güzel şekilde açıkla­makta ve İlâhî muradın ne yönde olduğunu belirtmektedir. Allah daha iyi­sini bilir.

VÂLİD VE VELED (GENETİK OLAY)

«Babaya da, doğan çocuğuna da and olsun.. »

Baba ve oğluna and içilerek bu illet-malûl düzeyinde gerçekleşen ola­ya dikkat çekilmektedir. Böylece illet-malûl arasında oluşturulan biyolojik bağın hem önemine, hem de şaşmazlığına işâret edilmekte ve Allahʹın hil­kat kanununun kıyâmete kadar biteviye sürüp gideceğine dolaylı şekilde de­ğinilmektedir. Zira Adem ile İsa (A. S. ) dışında her çocuğun mutlâka er­kekle dişi arasında meydana gelen cinsel birleşmeden oluşması değişmeyen İlâhî kanunlardan biridir ve ancak her tür kendi soyunun kalıtımın­daki özellikleriyle devam etmektedir. O kadar ki, her türün bütün özel­lik ve meziyetleri, kusur ve farklılıkları taşıdığı genlerde formüle edilmiştir.

Şüphesiz ki insan türünün bütün incelik ve hususiyetlerini küçücük bir gene yerleştirip onun mikro modelini hazırlayan Cenâb-ı Hakkʹın kudreti­nin yüksekliğini ve erişilmezliğini görmemek, anlamamak mümkün mü?

O bakımdan Cenâb-ı Hak baba ve oğula yemin ederek olayın inceli­ğine dikkat çekmekte ve kendi hılkatındaki harika modeli bilen bir insanın Yüce Yaratan’ı da bilmesinin gereğine atıf yapmaktadır.

Bizim bu açıklamamızın dışında bir de Ashab-ı Kirâm ve Tabiîn’den bazı zatların az değişik yorumları vardır. Onları özetleyip şöyle sıraya ko­yabiliriz:

a) «Vâlid» Adem (A. S. )dır; «veled» ise ondan üreyip gelenlerdir. Zira insan denilen en şerefli canlının yaratılması bizatihi İlâhî ilim, kudret ve hikmetin erişilmezliğini ortaya koymakta ve O’nun mutlak mevcut oldu­ğunu isbatlamaktadır. Böylece «insan», Hakk’ın varlığının açık belgesi, yaratanın ancak O olduğunun kesin delilidir.

b) «Vâlid» Adem (A. S. )dır; «veled» ise, onun soyundan gelen sâlih (iyi, yararlı) kişilerdir. Çünkü insanı insan yapan, onun Allah’a olan imânı ve o imân temeli üzerinde yükselen sâlih amelleridir.

c) «Vâlid» İbrahim Peygamber’dir. (A. S. ): «veled» ise, Onun soyun­dan gelen peygamberler ve sâlih kullardır.

d) Mâverdî’ye göre: «Vâlid», Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz’dir; «ve­led» ise, Ona dosdoğru imân edip sünnetine uygun yaşayan ümmetidir.

Mâverdî bu yorumunu şu hadîse dayandırmaktadır: «Şüphesiz ki ben sizin için baba makamındayım. » (Ebû Dâvud/taharet: 4- Nesâî/taharet: 35- İbn Mâce/taharet: 16- Ahmed: 2/247, 250)

Böylece Cenâb-ı Hak hem Mekke’ye, hem de Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve Onun sâlih ümmetine yemin ederek onların kadr-u kıymetini, şeref ve itibarını yükseltmektedir.

İNSAN SIKINTI VE ZORLUK İÇİNDE YARATILMIŞTIR

«Ki biz insanı (kendine has) sıkıntı ve zorluk içinde yaratıp meydana getirdik. »

Şüphesiz bazı istisnalar dışında insanın ana rahminde oluşup şe­killenmesinde, doğumunda, beslenip eğitilmesinde, hayata hazırlanması ve hayatını sürdürmesinde birtakım zorluklar ve sıkıntılar söz konusudur. Bu, her bakımdan bir insanın kolay meydana getirilemiyeceğini, büyük emek­leri, sıkıntıları ve fedakârlıkları; aynı zamanda sabırlı hareket etmeyi ge­rektirdiğini yansıtmaktadır.

Hayvanların çoğunda yavru doğduktan kısa bir süre sonra toparla­nıp ayağa kalkar ve kendini besleme imkânını bulabilir. İnsan ise birkaç yıl yakın ilgiye, emeğe ve itina gösterilmeye muhtaçtır.

Böylece sıkıntıyla, zorluklara katlanılarak; emek ve fedakârlıkta bu­lunularak doğurulan ve yine aynı zorluk ve sıkıntılarla beslenip büyütülen bir insanın ana-babasına ne kadar borçlu olduğunu belirtmeye gerek yok­tur. O bakımdan ana-baba evlâdının hem cenneti, hem de cehennemidir. Onların bunca fedakârlığını düşünerek insafa gelen ve elinden geldiğince onları memnun etmeye çalışan bir evlât elbetteki cennete lâyıktır. Al­lahʹa imânı tamsa, bu kapıyı kendine açmış olur. Değilse, kendini sonu gelmeyen bir karanlığa sürüklemiş bulunur.

Diğer yandan Ashab-ı Kirâmın ileri gelenlerinden birçok kimse ve Tabiîn’den birçok ilim adamı, âyetteki kasem (yemin)in cevabı olarak geti­rilen bu cümle üzerinde durarak birtakım yorumlarda bulunmuşlardır. Şöy­le ki:

a) Dünya hayatının sıkıntı, külfet ve zorluklarla dolu olduğuna işâ­rettir. Zira «kebed»in aslı «şiddet, katılık, gılzet»tir. Kanın gılzet peyda edip kalınlaştığı kara ciğere bu mânayla «kebid» denilmiştir.

b) İbn Abbas (R. A. ) ve el-Hasan’a göre: Şiddet ve fazla yorgunluğa işârettir. Zira insanın doğumu da, yaşamı da bu iki kavramla içiçedir.

c) İkrime’ye göre: Ceninin ana rahminde doğumuna yakın başaşağı dikey durum almasına işârettir. Şüphesiz bu da Cenâb-ı Hakkʹın hem ana­ya, hem de cenine olan bir başka lütuf ve minnetidir.

O bakımdan doğum vakti yaklaşınca çocuk ters dönmekte, yani başa­şağı gelmektedir.

d) Ferahlık ve genişliğe karşı şükretmek için birtakım sıkıntı ve kül­fetlere katlanmaya; zorluk ve üzüntü veren olaylara karşı sabretmeye işâ­rettir. Çünkü hayatın yolu dümdüz değildir; inişli yokuşludur; yani bu yol zıtlarla doludur.

e) Doğum olayı, çocuğun göbeğinin kesilmesi, süt emmeye alışması, dişlerinin çıkmaya başlaması, dilinin hareket etmesi, sütten kesilmesi, sünnet edilmesi, okula başlaması, eğitilip yetiştirilmesi, tahsilini tamam­lamaya çalışması; sonra da evlenmesi, çoluk-çocuğa karışması ve arka­sından yaşlanması; birtakım hastalıkların, arazların ortaya çıkması gibi hep sıkıntı ve külfeti gerektiren safhalar birbirini izler. Âyette bilhassa bu hususlara işâret edilmektedir.

HER KUDRETİN ÜSTÜNDE İLÂHÎ KUDRET HÂKİMDİR

«O, kendisine hiç kimsenin güç getiremiyeceğini mi sanır?. »

Doğumla ölüm arasında adım adım gelişip bir sürü sıkıntı ve zorluk­larla karşılaşan insanoğlu, rüşde erip kişiliğini kazanınca ciddi anlamda dinî eğitim görmez ve o sebeple sadece zekâsını ve fiziksel yapısını ge­liştiren bir öğrenim görürse, İlâhî kudretin sınırsızlığını anlayacak, duya­cak bir imân ve basirete sâhip olma şansı azaldığından kendinde üstün bir kudret hissetmeğe başlar. Elde ettiği bilgi, mal, makam ve servetten kay­naklanan gurur ve dengesizlik içinde ömür sermayesini tüketmeye yöne­lir. Bu tek yönlü eğitilmenin neticesi olarak kişinin ruhuyla bedeni, dün­yasıyla âhireti, maddesiyle mânası arasındaki bağlar oluşmaz, köprü ku­rulmaz ve her geçen gün bu dengesizlik biraz daha belirgin hale gelir. İlâhî hidâyet tecelli etmezse, sonu mutlak hüsrân olur.

Oysa fiziksel güç, geniş maddî imkân geçici değerlerdir. Yolunda ama­cına yönelik ve Hakk’ın rızasına uygun ölçüler içinde kullanıldığı nisbette faydalıdır ve kalıcı mutluluğa vesîle teşkîl edebilir. İlâhî statü dışında kul­lanılıp harcandığı takdirde vebal ve azâba sebep olur.

İşte insanın bu gibi geçici ve ârızî güç ve imkânlarının ne yolda, niçin, ne maksatla kullanıldığını en iyi bilip tesbît ve takdîr eden Cenâb-ı Hak her şeyi görüp bilmekte ve ona göre karşılığını hazırlamaktadır.

Böylece bütün güçler o yüksek kudretin önünde güçsüz kalır; bütün bilgiler O’nun ilminin karşısında sönüp tükenir. Ezelî kanun hükmünü yü­rütür ve en mağrur başlar çok geçmeden eğilmeye mahkûm olur. Yaşlı­lık, hastalık ve ölüm bunun ilk ve açık belirtileridir.

Âyette dikkat çekici bir incelik söz konusudur. O da «ehlektü» fiili­nin delâlet ettiği mânadır. Kendi kuvvet ve servetiyle mağrur olan nan­körün harcadığı mal insanlardan yana, Allah’ın hoşnutluğu doğrultusunda değil de nefsinin sahte gururunu tatmine yönelik bir harcamadır. Zira «ihlâk», yararsız, yok yere bir harcamayı, hikmetinin hilâfına kullanmayı iş’ar içindir.

Dünyada bu gerçeği anlamayanlar âhirette ilk adımda hemen anla­ma imkânını bulacaklar ve yaptıkları hatanın, işledikleri cinayetin çok elîm sonuçlar doğurduğunu farkedecekler, ama neden sonra, mükellefiyet ve sorumluluk devri çok gerilerde kalmış, hesap, kitap, cezâ ve mükâfat dev­ri başlamıştır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanın sıkıntı ve meşakkatler dolu bir hayat proğramıyla yaratıldığı belirtildi. Ancak insan türünün bizatihi üstün bir değer taşıdığına işâretle illet ve malûl senteziyle oluşan baba ve oğul kav­ramları üzerinde durularak onlarla yemin edildi. Sonra da İlâhî kudretin bütün güçler ve kudretler üstünde mutlak hâkim olduğu belirtilerek mağ­rurlar uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, insana verilen ve her biri İlâhî sanatın ve hılkattaki erişilmezliğinin belgesini yansıtan dört nîmet konu ediliyor. O halde insan olduğu için kölenin aşağılanmaması, esîrin işkence edilmemesi ge­reğine işâretle, onları hürriyetlerine kavuşturmanın sarp geçitleri aşmaya vesîle olacağı müjdeleniyor. Sonra da yetim ve yoksulun korunması üzerin­de durularak Allah’ın verdiği nîmetlerden onları yararlandırmamızın sa­yılmayacak faydalarına atıf yapılıyor.. Arkasından doğumla ölüm nokta­ları arasında çeşitli sınavlardan geçmenin mukadder olduğuna işâretle bu yolu kat’ederken müʹminlerin birbirlerine sabır ve merhamet tavsiye et­meleri arzu ediliyor.

İşte bu çizgide kimilerinin meymenetli havaya, kimilerinin de meşʹemetli havaya gireceği ve o sebeple herkesin kalıcı saadeti ve azâbı dün­yada kazanıp öylece âhirete intikal edeceği haber veriliyor.