- Türkçe anlamı
- Gösteriş / Süsler / Mücevher / Dünya hayatının geçici menfaati / Altın bezek
- İsminin kaynağı
- 35. âyette geçen "Zuhruf" kelimesi / "süslenmek" anlamına gelen "zahrefe" fiilinden türemiştir.
- Hangi cüzde
- 25: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 63.
حٰمٓ
Hm
Ha Mim.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ
ve l-kitābi l-mubīni
(2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık.
اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
innā ceǎlnāhu ḳur'ānen ǎrabiyyen leǎllekum teǎ'ḳilūne
(2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık.
وَاِنَّهُ فِي اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
ve innehu fī ummi l-kitābi ledeynā le ǎliyyun Hakīmun
Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz'da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur.
اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا اَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ
e fe neDribu ǎnkumu ƶ-ƶikra SafHen en kuntum ḳavmen musrifīne
Haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye vazgeçip Zikir'le (Kur'an'la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?
وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْاَوَّلِينَ
ve kem erselnā min nebiyyin fī l-evvelīne
Halbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
ve mā ye'tīhim min nebiyyin illā kānū bihi yestehziūne
(Onlar da) kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
فَاَهْلَكْنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّلِينَ
fe ehleknā eşedde minhum beTşen ve meDā meṧelu l-evvelīne
Biz, onlardan daha çetinlerini de helak ettik. Öncekilerin örneği geçti!
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
ve le in seeltehum men ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe le yeḳūlunne ḣaleḳahunne l-ǎzīzu l-ǎlīmu
Andolsun, onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka, "Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı" diyeceklerdir.
اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
elleƶī ceǎle lekumu l-erDe mehden ve ceǎle lekum fīhā subulen leǎllekum tehtedūne
O, yeryüzünü size beşik yapan ve gideceğiniz yere ulaşasınız diye sizin için orada yollar var edendir.
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَاَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ
ve elleƶī nezzele mine s-semāi māen bi ḳaderin fe enşernā bihi beldeten meyten ke ƶālike tuḣracūne
O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.
وَالَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ
ve elleƶī ḣaleḳa l-ezvāce kullehā ve ceǎle lekum mine l-fulki ve l-en'ǎāmi mā terkebūne
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ
li testevū ǎlā Zuhūrihi ṧumme teƶkurū niǎ'mete rabbikum iƶā steveytum ǎleyhi ve teḳūlū subHāne elleƶī seḣḣara lenā hāƶā ve mā kunnā lehu muḳrinīne
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ
ve innā ilā rabbinā le munḳalibūne
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ
ve ceǎlū lehu min ǐbādihi cuz'en inne l-insāne le kefūrun mubīnun
Böyle iken ("melekler Allah'ın kızlarıdır" demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.
اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَنِينَ
emi tteḣaƶe mimmā yeḣluḳu benātin ve eSfākum bi l-benīne
Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı?
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ
ve iƶā buşşira eHaduhum bimā Derabe li r-raHmāni meṧelen Zelle vechuhu musvedden ve huve keZīmun
Onlardan biri, Rahman'a örnek kıldığı (isnad ettiği kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir.
اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
e ve men yuneşşeu fī l-Hilyeti ve huve fī l-ḣiSāmi ğayru mubīnin
Süs içerisinde (narin bir biçimde) yetiştirilen ve tartışmada (delilini erkekler gibi) açıklayamayanı mı Allah'a isnad ediyorlar?
وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثًا اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ
ve ceǎlū l-melāikete (e)lleƶīne hum ǐbādu r-raHmāni ināṧen e şehidū ḣalḳahum se tuktebu şehādetuhum ve yuselūne
Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.
وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمٰنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ
ve ḳālū lev şā'e r-raHmānu mā ǎbednāhum mā lehum bi ƶālike min ǐlmin in hum illā yeḣruSūne
"Eğer Rahman dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
em āteynāhum kitāben min ḳablihi fe hum bihi mustemsikūne
Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?
بَلْ قَالُوا اِنَّا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ
bel ḳālū innā vecednā ābā'enā ǎlā ummetin ve innā ǎlā āṧārihim muhtedūne
Hayır! Onlar sadece, "Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz" dediler.
وَكَذٰلِكَ مَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ
ve ke ƶālike mā erselnā min ḳablike fī ḳaryetin min neƶīrin illā ḳāle mutrafūhā innā vecednā ābā'enā ǎlā ummetin ve innā ǎlā āṧārihim muḳtedūne
İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, "Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz" demiş olmasınlar.
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْ قَالُوا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ
ḳāle e ve lev ci'tukum bi ehdā mimmā vecedtum ǎleyhi ābā'ekum ḳālū innā bimā ursiltum bihi kāfirūne
(Gönderilen uyarıcı,) "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?" dedi. Onlar, "Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" dediler.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
fe nteḳamnā minhum fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-mukeƶƶibīne
Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu!
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ اِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ
ve iƶ ḳāle ibrāhīmu li ebīhi ve ḳavmihi innenī berā'un mimmā teǎ'budūne
Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım."
اِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَاِنَّهُ سَيَهْدِينِ
illā elleƶī feTaranī fe innehu se yehdīni
"Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir."
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
ve ceǎlehā kelimeten bāḳiyeten fī ǎḳibihi leǎllehum yerciǔne
İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ
bel metteǎ'tu hā'ulā'i ve ābā'ehum Hattā cā'ehumu l-Haḳḳu ve rasūlun mubīnun
Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur'an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.
وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
ve lemmā cā'ehumu l-Haḳḳu ḳālū hāƶā siHrun ve innā bihi kāfirūne
Fakat kendilerine Hak gelince, "Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkar ediyoruz" dediler.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
ve ḳālū levlā nuzzile hāƶā l-ḳurānu ǎlā raculin mine l-ḳaryeteyni ǎZīmin
"Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler.
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
e hum yeḳsimūne raHmete rabbike neHnu ḳasemnā beynehum meǐyşetehum fī l-Hayāti d-dunyā ve rafeǎ'nā beǎ'Dehum fevḳa beǎ'Din deracātin li yetteḣiƶe beǎ'Duhum beǎ'Dan suḣriyyen ve raHmetu rabbike ḣayrun mimmā yecmeǔne
Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
وَلَوْلَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
ve levlā en yekūne n-nāsu ummeten vāHideten le ceǎlnā li men yekfuru bi r-raHmāni li buyūtihim suḳufen min fiDDetin ve meǎārice ǎleyhā yeZherūne
Eğer bütün insanlar (kafirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman'ı inkar edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَ
ve li buyūtihim ebvāben ve sururan ǎleyhā yettekiūne
(34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır.
وَزُخْرُفًا وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
ve zuḣrufen ve in kullu ƶālike lemmā metāǔ l-Hayāti d-dunyā ve l-āḣiratu ǐnde rabbike li l-mutteḳīne
(34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır.
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
ve men yeǎ'şu ǎn ƶikri r-raHmāni nuḳayyiD lehu şeyTānen fe huve lehu ḳarīnun
Kim, Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.
وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ
ve innehum le yeSuddūnehum ǎni s-sebīli ve yeHsebūne ennehum muhtedūne
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.
حَتّٰٓى اِذَا جَاءَنَا قَالَ يَالَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ
Hattā iƶā cā'enā ḳāle yā leyte beynī ve beyneke buǎ'de l-meşriḳayni fe bi'se l-ḳarīnu
Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!" der.
وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
ve len yenfeǎkumu l-yevme iƶ Zelemtum ennekum fī l-ǎƶābi muşterikūne
Onlara, "(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız" denir.
اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
e fe ente tusmiǔ S-Summe ev tehdī l-ǔmye ve men kāne fī Delālin mubīnin
Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?
فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ
fe immā neƶhebenne bike fe innā minhum munteḳimūne
Ya biz seni (bu dünyadan) alır götürürüz de, onlardan intikam alırız.
اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ
ev nuriyenneke elleƶī veǎdnāhum fe innā ǎleyhim muḳtedirūne
Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter.
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي اُو۫حِيَ اِلَيْكَ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
fe stemsik bi(e)lleƶī ūHiye ileyke inneke ǎlā SirāTin musteḳīmin
Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.
وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ
ve innehu le ƶikrun leke ve li ḳavmike ve sevfe tuselūne
Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.
وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ
ve sel men erselnā min ḳablike min rusulinā e ceǎlnā min dūni r-raHmāni āliheten yuǎ'bedūne
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahman'dan başka kulluk edilecek ilahlar var etmiş miyiz?
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَقَالَ اِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve leḳad erselnā mūsā bi āyātinā ilā fir'ǎvne ve meleihi fe ḳāle innī rasūlu rabbi l-ǎālemīne
Andolsun, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, "Şüphesiz ben alemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.
فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ
fe lemmā cā'ehum bi āyātinā iƶā hum minhā yeDHakūne
(Musa) mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar!
وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَا وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
ve mā nurīhim min āyetin illā hiye ekberu min uḣtihā ve eḣaƶnāhum bi l-ǎƶābi leǎllehum yerciǔne
Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık.
وَقَالُوا يَااَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
ve ḳālū yā eyyuhe s-sāHiru d'ǔ lenā rabbeke bimā ǎhide ǐndeke innenā le muhtedūne
(Onlar azabı görünce) "Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz" dediler.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
fe lemmā keşefnā ǎnhumu l-ǎƶābe iƶā hum yenkuṧūne
Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar.
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَاقَوْمِ اَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي اَفَلَا تُبْصِرُونَ
ve nādā fir'ǎvnu fī ḳavmihi ḳāle yā ḳavmi e leyse lī mulku miSra ve hāƶihi l-enhāru tecrī min teHtī e fe lā tubSirūne
Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hala görmüyor musunuz?"
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
em enā ḣayrun min hāƶā elleƶī huve mehīnun ve lā yekādu yubīnu
"Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?"
فَلَوْلَا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
fe levlā ulḳiye ǎleyhi esviratun min ƶehebin ev cā'e meǎhu l-melāiketu muḳterinīne
"(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?"
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
fe steḣaffe ḳavmehu fe eTāǔhu innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne
Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.
فَلَمَّا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعِينَ
fe lemmā āsefūnā nteḳamnā minhum fe eğraḳnāhum ecmeǐyne
Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِرِينَ
fe ceǎlnāhum selefen ve meṧelen li l-āḣirīne
Onları, sonradan gelecek inkarcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
ve lemmā Duribe bnu meryeme meṧelen iƶā ḳavmuke minhu yeSiddūne
Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin, senin kavmin (seni susturacak bir delil buldukları zannıyla) hemen şamata etmeye başlar.
وَقَالُوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
ve ḳālū ālihetunā ḣayrun em huve mā Derabūhu leke illā cedelen bel hum ḳavmun ḣaSimūne
"Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?" dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.
اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
in huve illā ǎbdun en'ǎmnā ǎleyhi ve ceǎlnāhu meṧelen li benī isrāīle
İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları'na örnek kıldığımız bir kuldur.
وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ
ve lev neşā'u le ceǎlnā minkum melāiketen fī l-erDi yeḣlufūne
Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
ve innehu le ǐlmun li s-sāǎti fe lā temterunne bihā ve ttebiǔni hāƶā SirāTun musteḳīmun
Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ
ve lā yeSuddennekumu ş-şeyTānu innehu lekum ǎduvvun mubīnun
Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
وَلَمَّا جَاءَ عِيسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
ve lemmā cā'e ǐysā bi l-beyyināti ḳāle ḳad ci'tukum bi l-Hikmeti ve li ubeyyine lekum beǎ'De elleƶī teḣtelifūne fīhi fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
inne (a)llahe huve rabbī ve rabbukum fe ǎ'budūhu hāƶā SirāTun musteḳīmun
Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur.
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ اَلِيمٍ
fe ḣtelefe l-eHzābu min beynihim fe veylun li(e)lleƶīne Zelemū min ǎƶābi yevmin elīmin
Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline!
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
hel yenZurūne illā s-sāǎte en te'tiyehum beğteten ve hum lā yeş'ǔrūne
Onlar (bu tavırlarıyla) ancak, kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler, halbuki bunun farkında değillerdir.
اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَ
l-eḣillā'u yevmeiƶin beǎ'Duhum li beǎ'Din ǎduvvun illā l-mutteḳīne
O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.
يَاعِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ
yā ǐbādi lā ḣavfun ǎleykumu l-yevme ve lā entum teHzenūne
(68-69) (Allah, şöyle der:) "Ey ayetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de."
اَلَّذِينَ اٰمَنُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ
(e)lleƶīne āmenū bi āyātinā ve kānū muslimīne
(68-69) (Allah, şöyle der:) "Ey ayetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de."
اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ اَنْتُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
udḣulū l-cennete entum ve ezvācukum tuHberūne
"Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz."
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَاَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
yuTāfu ǎleyhim bi SiHāfin min ƶehebin ve ekvābin ve fīhā mā teştehīhi l-enfusu ve teleƶƶu l-eǎ'yunu ve entum fīhā ḣālidūne
Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız.
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
ve tilke l-cennetu lletī ūriṧtumūhā bimā kuntum teǎ'melūne
İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık size miras verilen cennettir.
لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ
lekum fīhā fākihetun keṧīratun minhā te'kulūne
Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz.
اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
inne l-mucrimīne fī ǎƶābi cehenneme ḣālidūne
Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklardır.
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
lā yufetteru ǎnhum ve hum fīhi mublisūne
Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ
ve mā Zelemnāhum ve lākin kānū humu Z-Zālimīne
Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zalim idiler.
وَنَادَوْا يَامَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ
ve nādev yā māliku l yeḳDi ǎleynā rabbuke ḳāle innekum mākiṧūne
(Görevli meleğe şöyle seslenirler:) "Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin." O da, "Siz hep böyle kalacaksınız" der.
لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
le ḳad ci'nākum bi l-Haḳḳi ve lākinne ekṧerakum li l-Haḳḳi kārihūne
Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.
اَمْ اَبْرَمُٓوا اَمْرًا فَاِنَّا مُبْرِمُونَ
em ebramū emran fe innā mubrimūne
Yoksa (gerçeği kabul etmeme konusunda) bir işe kesin karar mı verdiler? Şüphesiz biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.
اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
em yeHsebūne ennā lā nesmeǔ sirrahum ve necvāhum belā ve rusulunā ledeyhim yektubūne
Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.
قُلْ اِنْ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ وَلَدٌ فَاَنَا۬ اَوَّلُ الْعَابِدِينَ
ḳul in kāne li r-raHmāni veledun fe enā evvelu l-ǎābidīne
(Ey Muhammed!) De ki: "Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum."
سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
subHāne rabbi s-semāvāti ve l-erDi rabbi l-ǎrşi ǎmmā yeSifūne
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne
Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ اِلٰهٌ وَفِي الْاَرْضِ اِلٰهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
ve huve elleƶī fī s-semāi ilāhun ve fī l-erDi ilāhun ve huve l-Hakīmu l-ǎlīmu
O, gökte de ilah olandır, yerde de ilah olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
ve tebārake elleƶī lehu mulku s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā ve ǐndehu ǐlmu s-sāǎti ve ileyhi turceǔne
Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O'nun katındadır ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
ve lā yemliku (e)lleƶīne yed'ǔne min dūnihi ş-şefāǎte illā men şehide bi l-Haḳḳi ve hum yeǎ'lemūne
O'nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilirler.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ
ve le in seeltehum men ḣaleḳahum le yeḳūlunne (a)llahu fe ennā yu'fekūne
Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, "Allah" derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?
وَقِيلِهِ يَارَبِّ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا يُؤْمِنُونَ
ve ḳīlihi yā rabbi inne hā'ulā'i ḳavmun lā yu'minūne
Onun (Muhammed'in), "Ya Rabbi!" demesine andolsun ki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.
فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
fe SfeH ǎnhum ve ḳul selāmun fe sevfe yeǎ'lemūne
Şimdilik sen onları hoş gör ve "size selam olsun" de. Yakında bilecekler.