ZUHRUF SÛRESİ
İlim adamlarının icma’ıyla, sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Ancak Mukatil’e göre, 45. âyet Mekke dışında inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 16/61)
35. âyetinde altın ve gümüşten, altın kaplamadan söz edildiğinden, bu manaya gelen «zuhruf» sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 89
Kelime » : 833
Harf » : : 3400 (Tefsîr-i Garâibi’l-Kur’ân/Nizamuddin en-Nisabûrî: 25/50)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Kur’ân-ı Kerîm’in bazı özellikleri konu ediliyor.
2- Gaflet içinde ömrünü tüketen millet ve kavimlerin uyarılması emrediliyor.
3- Allah’a ortak koşan putperest müşriklerin, Peygamberʹi (A. S. ) yalancılıkla suçlamaları üzerinde durularak, sözü edilen sapıkların karakter yapısı hakkında bilgi veriliyor.
4- Putperest müşriklerin, Allah’ın gökleri ve yeri yaratan kudret olduğunu itiraf etmelerine rağmen putlara taptıklarına dikkatler çekiliyor ve aklı harekete geçirecek sinyaller veriliyor.
5- İnkârcı sapıklardan bir kısmının melekleri Allah’ın kızları sanmaları hayretle karşılanıyor ve aydınlatıcı bilgiler veriliyor.
6- Dede ve babalarını körü körüne taklît edenler kınanıyor.
7- «Ulü’l-azm» sayılan peygamberlerin kıssalarından ibret alınacak safhalar anlatılıyor ve böylece Mekkeʹde sıkıntılı günler geçiren müʹminler teselli ediliyor.
8- Cennetteki nîmetlerden bir kısmının bazı özellikleri üzerinde durularak aydınlatıcı bilgiler sergileniyor.
9- Cehennemliklerin azaptan kurtulmak için ölümü temenni edecekleri haber verilerek inkârcı zâlimler uyarılıyor.
10- Bâtılı temsîl eden inkârcılarla, Allah’ın hükmü ve emri gelinceye kadar mütareke yapılması öneriliyor.
MEÂLİ:
1- Hâ-Mîm.
2- Açık ve açıklayıcı olan Kitabʹa and olsun ki,
3- Biz, aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kurʹân indirdik.
4- Şüphesiz ki, o bizim katımızda ANA KİTAP’ta (yazılı olup) kadri yücedir ve hikmet doludur.
5- Ölçüyü aşan, aşırı giden bir millet olmanızdan dolayı, öğüt ve hikmet dolu o Kitabʹı size açıklamaktan vaz mı geçelim?
6- Önce gelip geçenlere nice peygamberler gönderdik.
7- Ama onlara ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya alıp eğlendiler.
8- Bu yüzden bunlardan daha çetin, daha atılgan olan (o millet)leri yok ettik. Öncekilerin kıssaları (birçok âyetlerimizde) geçmiştir.
Hâ-Mîm:
Bu iki harf de «hurûf-i mukattaâ»dan olup Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir. Aynı zamanda sûrenin özeti ve anahtarı mahiyetindedir. Allah daha iyisini bilir.
KİTAB-I MÜBÎN
«Açık ve açıklayıcı olan Kitabʹa and olsun ki.. »
«Mübîn», Kitab’ın sıfatıdır. Geçişli ve geçişsiz olarak iki manaya delâlet eder: Birincisi, insan hayatını hilkatin hikmet ve amacına uygun açıklayarak en doğru yolu gösteren ve böylece Allah ile kulları arasındaki İlâhlık ve kulluk ölçülerini belirleyen kitap demektir. İkincisi, taşıdığı hükümler, kıssalar, vaad ve vaîdler insan aklına ışık tutup şüpheden uzak bir açıklık arzeden kitap demektir. Böylece güneşin varlığına nasıl güneşin kendisi delilse, Kur’ânʹın da İlâhî nur olduğuna, Kurʹânʹın kendisi delildir.
KURʹÂN ARAPÇA OLARAK İNDİRİLMİŞTİR
«Biz, aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kurʹân indirdik. »
Şüphesiz her peygamber kendi ana diliyle irşâd ve teblîğde bulunmuş ve indirilen kitap veya sahifeler de indirildiği peygamberin diliyle vahyedilmiştir. Bu Allahʹın câri sünnetlerinden biridir. Nitekim İbrahim Sûresi: 4. âyette bu sünnet şöyle açıklanmaktadır: «Biz her peygamberi, onlara açık seçik anlatsınlar diye kendi milletinin diliyle gönderdik. »
Hz. Muhammed (A. S. ) Kureyş Kabilesiʹne mensup Hâşim Oğullarındandır ve Arap’tır. O bakımdan kendisine indirilen en son kitap Kur’ân Arapça’dır. Bunun aksini düşünmek yersiz ve anlamsızdır.
Bütün insanlara gönderilen ve getirdiği dini kıyâmete kadar devam edecek olan son peygamberin Araplardan seçilmesi, İlâhî irâde ve meşiete dayalı bir olaydır. Neden ve niçini üzerinde görüş beyân edemeyiz; ancak gerekirse hikmetini düşünmeye çalışırız. Çünkü Cenâb-ı Hak nübüvvet emanetini lâyık gördüğü kimseye verir, ehil olanı o emâneti yüklenmeye seçer. O, yaptığından sorulmaz, biz insanlar yaptıklarımızdan mutlaka soruluruz.
Konunun hikmeti üzerinde durduğumuz zaman şu gerçek karşımıza çıkar:
Diğer dillerle kıyas edilince, Arapçaʹnın kendine has birtakım özellikleri vardır. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) Önce dil sağlam kurallara dayalıdır, kelime üretme imkânı hayli fazladır.
b) Akıcı bir yapıya sahiptir, ses uyumuna çok müsaittir.
c) Kelime haznesi oldukça zengindir.
d) İnsanın en ince ve duyarlı duygu ve düşüncelerini kelime kalıbına dökmeye son derece müsaittir.
e) Uzun yıllar gelişip zirvesine yükselen Arap Edebiyatı’nın bütün inceliklerini en ahenkli ve ölçülü anlamda kendinde taşıyan Arapça bir kitabın, önce o millet üzerindeki olumlu ve ediplerini acze düşürücü tesiri söz konusudur. (Geniş bilgi için bak: Nahl Sûresi: 103, Şuârâ Sûresi: 195, Yusuf Sûresi: 2, Ra’d Sûresi: 37, Tâhâ Sûresi: 113, Zümer Sûresi: 28, Fussilet Sûresi: 3, Şûrâ Sûresi: 7. âyetlerin tefsiri)
Konumuzu oluşturan üçüncü âyetin sonunda, «aklınızı kullanırsınız diye.. » sözcüğüyle Kur’ân’ın Arapça indirilmesinin hikmeti üzerinde, önce Arapların, sonra da diğer milletlerin düşünmesi istenmekte ve aklın rehberliğine dikkatler çekilmektedir.
ÜMMÜ’L-KİTAP
«Şüphesiz ki, o bizim katımızda Ana Kitap’ta (yazılı olup) kadri yücedir ve hikmet doludur. »
Ana Kitap, «kitabın asıl kaynağı» manasına gelen ve Kur’ân’ın anlatımıyla «Ümmü’l-Kitap»tan maksat «Levh-i Mahfuz» veya «İlâhî İlim»dir diyebiliriz. Ancak «Levh-i Mahfuz» olması daha sıhhatli ve daha kuvvetlidir. Nitekim Büruc Sûresi 22. âyetle bu husus açıklanmaktadır.
Levh-i Mahfuz, yüce âlemde Kalem’in İlahî emirle ilk yazdığı manevî bir levhadır ki ona «Ümmü’l-Kitap» denilir. Kalem’le yazılanlar orada olduğu gibi korunmaktadır. Herhangi bir değişikliğe uğraması söz konusu değildir.
Ancak Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ) Fütuhat-i Mekkiye adlı kıymetli eserinde bir büyük kalem, bir de küçük kalemlerden söz etmektedir. Büyük kalemin yazdığı aynen sabit kalmaktadır ve zaten o kalem yazdığını yazmış, mürekkebi kurumuştur. Kalemlerin yazdıkları ise, hep sâbit kalmaz, murad-i İlâhî doğrultusunda silinenleri olur.
Böylece büyük kalemin yazdıkları, kâinat düzeniyle, âhiret âlemiyle ve önemli konularla ilgili hususlardır ki, kıyâmete kadar onların değişmesi söz konusu değildir. Diğer kalemlerin yazdıkları ise, daha çok günlük olaylarla ilgili hususlardır ki, gerektiğinde silinir ve yeni şeyler yazılabilir. Mi’rac gecesi Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin kalemlerin gıcırtı sesini duyduğunu ifade buyurması, bu küçük kalemlerle ilgili olanıdır. Zira büyük kalem yazılacak olan her şeyi yazmış, sahifeler dürülmüş ve onun da mürekkebi kurumuştur. (Geniş bilgi için bak: Ra’d Sûresi 39. âyetin tefsiri)
Kur’ân-ı Kerîm, «Levh-i Mahfuz» ile olan bağlantısı yönüyle de o son derece yüksek, beşer kudret ve idrâkini aşan hikmetlerle doludur. Maddecilerin, bâtıldan yana olan inkârcı şaşkınların bu kadri yüce kitabı inkâr etmesi veya onu küçümsemesi, o kitap için bir nakise değil, bilâkis şeref ve izzettir. Hâfızʹın kendi divanında, «Gülün kadrini eşek ne bilir, onu bayağı bir ot sanır da midesine indirir» dediği gibi..
Nitekim beşinci âyetle hak olan Kur’ân’ın bütün engellere ve engellemelere rağmen yoluna devam edeceği; sapık maddecilerin, inkârcı müşriklerin onu durduramıyacakları açıklanarak, hakkın yolunda hemen her çağda bâtılın pusu kurduğuna işâret edilmekte ve bu sürtüşmenin kıyâmete kadar sürüp gideceğine dolaylı şekilde atıfta bulunulmaktadır.
Bu sürtüşme ve tartışmanın sebebine gelince:
Diyebiliriz ki, zıdların karşılaşması ve sürtüşmesi, insan düşüncesine canlılık kazandırmakta, İlmî araştırmaları hızlandırmaktadır. Hakkın hak olduğunun iyice anlaşılması ve hakkın gelişme kaydetmesi için bâtılın ne demek olduğunu anlamaya ihtiyaç vardır. Bu tez ve antitez şeklinde tezahür etmekte, tezin kuvvetlenip gelişmesi için karşısında antitezin bulunması gerekmektedir.
O bakımdan hak ile bâtıl, doğru ile eğri, adâlet ile zulüm tartışma ve çekişmesi insan tarihiyle başlamış ve kıyâmet kopuncaya kadar sürecektir. Bu, insan hayatının zıdlarla örülüp ölçülü ve dengeli bir mücadele kanununa bağlandığını göstermekte ve her iki hayatta mutlu olabilmek için bu mücadeleyi Kur’ân’ın ışığı altında ayarlamayı ilham etmektedir.
Nitekim 6, 7, 8. âyetlerle bu inceliğe işâret edilmekte ve gönderilen her peygamberin mutlaka alaya alındığı, yalancılıkla suçlandığı, birtakım saldırı ve işkencelere mâruz kaldığı dolaylı şekilde haber verilmektedir.
Sonra da hakkın mutlaka üstün geleceğine yine kapalı bir anlatımla atıf yapılarak yıkılıp yok edilen inkârcı azgınların âkibeti hatırlatılmakta ve böylece Mekkeli müşriklerle yaşamakta olan inkârcılar uyarılmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın Arapça indirildiği açıklandı ve bunun hikmeti üzerinde aklımızı kullanmamız istenildi. Sonra da Kur’ân’ın «Ümmü’l-Kitap» denilen «Levh-i Mahfuz»dan alındığı ve bu özelliğiyle beşer idrâkini ve kudretini aştığı konu edildi. Hak ile bâtıl mücadelesinin sürüp geldiğine dikkatler çekilerek peygamberlerin hayatı misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı müşriklerin her şeye rağmen gökleri ve yeri yaratanın putlar değil, Allah olduğunu itiraf etmeleri üzerinde duruluyor ve onların aklına ışık tutmak, İlmî araştırma yapmak isteyenlere temel bilgi vermek ve hareket noktasını belirlemek için beş, altı kadar belgeye yer veriliyor.