Sad Suresi

ص88 ayetTefsir
38/114
Türkçe anlamı
Arapça Sad harfi
İsminin kaynağı
1. âyette yer alan Sâd harfi
Diğer adları
Davud
Hangi cüzde
23: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 38.
Diyanet 38.Eliaçık 43.Mustafa İslamoğlu 55.Mısır Resmi 38.Blachère 59.Câbirî 38.Derveze 38.Zeyveli 37.
  1. ص وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِ

    S ve l-ḳurāni ƶī ƶ-ƶikri

    Sad. O şanlı, şerefli Kur'an'a andolsun (ki o, Allah sözüdür).

  2. بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي عِزَّةٍ وَشِقَاقٍ

    beli (e)lleƶīne keferū fī ǐzzetin ve şiḳāḳin

    Fakat inkar edenler bir büyüklenme ve ayrılık içindedirler.

  3. كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ حِينَ مَنَاصٍ

    kem ehleknā min ḳablihim min ḳarnin fe nādev ve lāte Hīne menāSin

    Biz onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Onlar da feryat ettiler, ama artık kurtuluş zamanı değildi.

  4. وَعَجِبُوا اَنْ جَاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌ

    ve ǎcibū en cā'ehum munƶirun minhum ve ḳāle l-kāfirūne hāƶā sāHirun keƶƶābun

    Kafirler, kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar ve şöyle dediler: "Bu, yalancı bir sihirbazdır."

  5. اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهًا وَاحِدًا اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

    e ceǎle l-ālihete ilāhen vāHiden inne hāƶā le şey'un ǔcābun

    "İlahları bir tek ilah mı yaptı? Gerçekten bu çok tuhaf bir şey!"

  6. وَانْطَلَقَ الْمَلَاُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُ

    ve nTaleḳa l-meleu minhum eni mşū ve Sbirū ǎlā ālihetikum inne hāƶā le şey'un yurādu

    (6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

  7. مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌ

    mā semiǎ'nā bi hāƶā fī l-milleti l-āḣirati in hāƶā illā ḣtilāḳun

    (6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

  8. ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَا بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ مِنْ ذِكْرِي بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ

    e unzile ǎleyhi ƶ-ƶikru min beyninā bel hum fī şekkin min ƶikrī bel lemmā yeƶūḳū ǎƶābi

    (6-8) İçlerinden ileri gelenler, "Gidin, ilahlarınıza tapmaya devam edin. İşte bu istenen şeydir. Biz bunu son dinde (en son dini inanışlarda) duymadık. Bu ancak bir uydurmadır. O zikir (Kur'an) içimizden ona mı indirildi?" diyerek kalkıp gittiler. Hayır, onlar benim Zikrimden (Kur'an'dan) şüphe içindedirler. Hayır, henüz azabımı tatmadılar.

  9. اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَزِيزِ الْوَهَّابِ

    em ǐndehum ḣazāinu raHmeti rabbike l-ǎzīzi l-vehhābi

    Yoksa mutlak güç sahibi ve çok bağışlayan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

  10. اَمْ لَهُمْ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَلْيَرْتَقُوا فِي الْاَسْبَابِ

    em lehum mulku s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā fe l yerteḳū fī l-esbābi

    Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümranlığı onların mıdır? Öyle ise sebeplere yapışarak yükselsinler (bakalım!)

  11. جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ

    cundun mā hunālike mehzūmun mine l-eHzābi

    Onlar, çeşitli gruplardan oluşmuş ve şuracıkta bozguna uğrayacak derme çatma bir ordudur.

  12. كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُو الْاَوْتَادِ

    keƶƶebet ḳablehum ḳavmu nūHin ve ǎādun ve fir'ǎvnu ƶū l-evtādi

    (12-13) Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.

  13. وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ

    ve ṧemūdu ve ḳavmu lūTin ve eSHābu l-eyketi ulāike l-eHzābu

    (12-13) Onlardan önce de Nuh kavmi, Ad kavmi, kazıklar sahibi Firavun, Semud kavmi, Lut kavmi ve Eyke halkı da Peygamberleri yalanlamışlardı. İşte onlar da (böyle) gruplardı.

  14. اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ

    in kullun illā keƶƶebe r-rusule fe Haḳḳa ǐḳābi

    (O grupların) her biri peygamberleri yalanladı da onları cezalandırmam hak oldu.

  15. وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ

    ve mā yenZuru hā'ulā'i illā SayHaten vāHideten mā lehā min fevāḳin

    Bunlar da (müşrikler de) ancak (vakti gelince) asla geri kalmayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

  16. وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

    ve ḳālū rabbenā ǎccil lenā ḳiTTanā ḳable yevmi l-Hisābi

    Müşrikler (alay ederek) şöyle dediler: "Ey Rabbimiz! Hesap gününden önce payımızı hemen ver!"

  17. اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    iSbir ǎlā mā yeḳūlūne ve ƶkur ǎbdenā dāvūde ƶā l-eydi innehu evvābun

    Ey Muhammed! Onların söylediklerine karşı sabret. Güçlü kulumuz Davud'u hatırla. O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

  18. اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِ

    innā seḣḣarnā l-cibāle meǎhu yusebbiHne bi l-ǎşiyyi ve l-'işrāḳi

    (18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.

  19. وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَهُ اَوَّابٌ

    ve T-Tayra meHşūraten kullun lehu evvābun

    (18-19) Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Davud'un emrine verdik. Onların her biri Allah'a yönelmişlerdi.

  20. وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ

    ve şedednā mulkehu ve āteynāhu l-Hikmete ve feSle l-ḣiTābi

    Biz Davud'un mülkünü güçlendirdik, ona hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verdik.

  21. وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَ

    ve hel etāke nebeu l-ḣismi iƶ tesevverū l-miHrābe

    Sana davacıların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı aşarak mabede girmişlerdi.

  22. اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَا اِلٰى سَوَاءِ الصِّرَاطِ

    iƶ deḣalū ǎlā dāvūde fe feziǎ minhum ḳālū lā teḣaf ḣismāni beğā beǎ'Dunā ǎlā beǎ'Din fe Hkum beynenā bi l-Haḳḳi ve lā tuşTiT ve hdinā ilā sevā'i S-SirāTi

    Hani Davud'un yanına girmişlerdi de Davud onlardan korkmuştu. Onlar, "Korkma! Biz, iki davacı grubuz. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir. Aramızda adaletle hükmet. Zulmetme ve bizi hak yola ilet" dediler.

  23. اِنَّ هٰذَٓا اَخِي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْنِيهَا وَعَزَّنِي فِي الْخِطَابِ

    inne hāƶā eḣī lehu tis'ǔn ve tis'ǔne neǎ'ceten ve li ye neǎ'cetun vāHidetun fe ḳāle ekfilnīhā ve ǎzzenī fī l-ḣiTābi

    İçlerinden biri şöyle dedi: "Bu benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken 'Onu da bana ver' dedi ve tartışmada beni bastırdı."

  24. قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِهِ وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْخُلَطَاءِ لَيَبْغِي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَلِيلٌ مَا هُمْ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ

    ḳāle le ḳad Zelemeke bi su'āli neǎ'cetike ilā niǎācihi ve inne keṧīran mine l-ḣuleTā'i le yebğī beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve ḳalīlun mā hum ve Zenne dāvūdu ennemā fetennāhu fe steğfera rabbehu ve ḣarra rākiǎn ve enābe

    Davud dedi ki: "Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemek suretiyle sana zulmetmiştir. Esasen ortakların pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek azdır." Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derken Rabbinden bağışlama diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah'a yöneldi.

  25. فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

    fe ğafernā lehu ƶālike ve inne lehu ǐndenā le zulfā ve Husne mābin

    Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

  26. يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ اِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

    yā dāvūdu innā ceǎlnāke ḣalīfeten fī l-erDi fe Hkum beyne n-nāsi bi l-Haḳḳi ve lā tettebiǐ l-hevā fe yuDilleke ǎn sebīli (a)llahi inne (e)lleƶīne yeDillūne ǎn sebīli (a)llahi lehum ǎƶābun şedīdun bimā nesū yevme l-Hisābi

    Ona dedik ki: "Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Allah'ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır."

  27. وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلًا ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذِينَ كَفَرُوا فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِ

    ve mā ḣaleḳnā s-semāe ve l-erDe ve mā beynehumā bāTilen ƶālike Zennu (e)lleƶīne keferū fe veylun li(e)lleƶīne keferū mine n-nāri

    Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası) inkar edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay inkar edenlerin haline!

  28. اَمْ نَجْعَلُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِدِينَ فِي الْاَرْضِ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّقِينَ كَالْفُجَّارِ

    em nec'ǎlu (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ke l-mufsidīne fī l-erDi em nec'ǎlu l-mutteḳīne ke l-fuccāri

    Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah'a karşı gelmekten sakınanları yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?

  29. كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا اٰيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ

    kitābun enzelnāhu ileyke mubārakun li yeddebberū āyātihi ve li yeteƶekkera ūlū l-elbābi

    Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

  30. وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَ نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    ve vehebnā li dāvūde suleymāne niǎ'me l-ǎbdu innehu evvābun

    Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

  31. اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ

    iƶ ǔriDe ǎleyhi bi l-ǎşiyyi S-Sāfinātu l-ciyādu

    Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

  32. فَقَالَ اِنِّٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ

    fe ḳāle innī eHbebtu Hubbe l-ḣayri ǎn ƶikri rabbī Hattā tevārat bi l-Hicābi

    (32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

  33. رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

    ruddūhā ǎleyye fe Tafiḳa mesHen bi s-sūḳi ve l-'eǎ'nāḳi

    (32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

  34. وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ

    ve leḳad fetennā suleymāne ve elḳaynā ǎlā kursiyyihi ceseden ṧumme enābe

    Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

  35. قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْدِي اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

    ḳāle rabbi ğfir lī ve heb lī mulken lā yenbeğī li eHadin min beǎ'dī inneke ente l-vehhābu

    Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.

  36. فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِاَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ اَصَابَ

    fe seḣḣarnā lehu r-rīHa tecrī bi emrihi ruḣā'en Hayṧu eSābe

    Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

  37. وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

    ve ş-şeyāTīne kulle bennā'in ve ğavvāSin

    (37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.

  38. وَاٰخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِ

    ve āḣarīne muḳarranīne fī l-eSfādi

    (37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.

  39. هٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

    hāƶā ǎTā'unā fe mnun ev emsik bi ğayri Hisābin

    "İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.

  40. وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

    ve inne lehu ǐndenā le zulfā ve Husne mābin

    Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

  41. وَاذْكُرْ عَبْدَنَا اَيُّوبَ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

    ve ƶkur ǎbdenā eyyūbe iƶ nādā rabbehu ennī messeniye ş-şeyTānu bi nuSbin ve ǎƶābin

    (Ey Muhammed!) Kulumuz Eyyub'u da an. Hani o, Rabbine, "Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu" diye seslenmişti.

  42. اُرْكُضْ بِرِجْلِكَ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ

    ArkuD bi riclike hāƶā muğteselun bāridun ve şerābun

    Biz de ona, "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su" dedik.

  43. وَوَهَبْنَا لَهُ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ

    ve vehebnā lehu ehlehu ve miṧlehum meǎhum raHmeten minnā ve ƶikrā li ūlī l-elbābi

    Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir o kadarını bahşettik.

  44. وَخُذْ بِيَدِكَ ضِغْثًا فَاضْرِبْ بِهِ وَلَا تَحْنَثْ اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ

    ve ḣuƶ bi yedike Diğṧen fe Drib bihi ve lā teHneṧ innā vecednāhu Sābiran niǎ'me l-ǎbdu innehu evvābun

    Şöyle dedik: "Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma." Gerçekten biz Eyyub'u sabreden bir kimse olarak bulduk. O ne güzel bir kuldu! O, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

  45. وَاذْكُرْ عِبَادَنَا اِبْرٰهِيمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْدِي وَالْاَبْصَارِ

    ve ƶkur ǐbādenā ibrāhīme ve isHāḳa ve yeǎ'ḳūbe ūlī l-eydī ve l-ebSāri

    (Ey Muhammed!) Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim'i, İshak'ı ve Yakub'u da an.

  46. اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِ

    innā eḣleSnāhum bi ḣāliSatin ƶikrā d-dāri

    Şüphesiz biz onları, ahiret yurdunu düşünme özelliği ile (temizleyip) ihlaslı kimseler kıldık.

  47. وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

    ve innehum ǐndenā le mine l-muSTafeyne l-eḣyāri

    Şüphesiz onlar, bizim katımızda hayırlı, seçkin kimselerdendir.

  48. وَاذْكُرْ اِسْمٰعِيلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْكِفْلِ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِ

    ve ƶkur ismāǐyle ve l-yeseǎ ve ƶā l-kifli ve kullun mine l-eḣyāri

    (Ey Muhammed!) İsmail, el-Yesa' ve Zülkifl'i de an. Onların her biri iyi kimselerdi.

  49. هٰذَا ذِكْرٌ وَاِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍ

    hāƶā ƶikrun ve inne li l-mutteḳīne le Husne mābin

    (49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.

  50. جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُ

    cennāti ǎdnin mufetteHaten lehumu l-ebvābu

    (49-50) Bu bir öğüttür. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için elbette güzel bir dönüş yeri, kapıları kendilerine açılmış olarak Adn cennetleri vardır.

  51. مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا يَدْعُونَ فِيهَا بِفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ وَشَرَابٍ

    muttekiīne fīhā yed'ǔne fīhā bi fākihetin keṧīratin ve şerābin

    Onlar orada koltuklara yaslanmış olarak pek çok meyveler ve içecekler isterler.

  52. وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ

    ve ǐndehum ḳāSirātu T-Tarfi etrābun

    Yanlarında gözlerini kendilerinden ayırmayan yaşıt eşler vardır.

  53. هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ

    hāƶā mā tūǎdūne li yevmi l-Hisābi

    İşte bunlar, hesap günü için size vaad edilenlerdir.

  54. اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ

    inne hāƶā le rizḳunā mā lehu min nefādin

    İşte bu bizim verdiğimiz rızıktır. Ona asla tükenme yoktur.

  55. هٰذَا وَاِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَاٰبٍ

    hāƶā ve inne li T-Tāğīne le şerra mābin

    (55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!

  56. جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ

    cehenneme yeSlevnehā fe bi'se l-mihādu

    (55-56) İşte böyle! Şüphesiz azgınlar için elbette kötü bir dönüş yeri, cehennem vardır. Onlar oraya girerler. Orası ne kötü bir yataktır!

  57. هٰذَا فَلْيَذُوقُوهُ حَمِيمٌ وَغَسَّاقٌ

    hāƶā fe l yeƶūḳūhu Hamīmun ve ğassāḳun

    İşte (azap), onu tatsınlar: Bir kaynar su ve bir irin.

  58. وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِهِ اَزْوَاجٌ

    ve āḣaru min şeklihi ezvācun

    O azaba benzer çeşit çeşit başka azaplar da vardır.

  59. هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْ لَا مَرْحَبًا بِهِمْ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ

    hāƶā fevcun muḳteHimun meǎkum lā merHaben bihim innehum Sālū n-nāri

    (Kendi aralarında şöyle derler:) "İşte sizinle beraber cehenneme tıkılacak bir grup. Onlara rahat ve huzur olmasın! Şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir."

  60. قَالُوا بَلْ اَنْتُمْ۠ لَا مَرْحَبًا بِكُمْ اَنْتُمْ قَدَّمْتُمُوهُ لَنَا فَبِئْسَ الْقَرَارُ

    ḳālū bel entum lā merHaben bikum entum ḳaddemtumūhu lenā fe bi'se l-ḳarāru

    O grup da, "Hayır, size rahat ve huzur olmasın. Bu cehennemi bizim önümüze siz sürdünüz. Orası ne kötü durak yeridir!" der.

  61. قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَابًا ضِعْفًا فِي النَّارِ

    ḳālū rabbenā men ḳaddeme lenā hāƶā fe zidhu ǎƶāben Diǎ'fen fī n-nāri

    Şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim sürdüyse, cehennemde onun azabını bir kat daha artır."

  62. وَقَالُوا مَا لَنَا لَا نَرٰى رِجَالًا كُنَّا نَعُدُّهُمْ مِنَ الْاَشْرَارِ

    ve ḳālū mā lenā lā nerā ricālen kunnā neǔdduhum mine l-eşrāri

    Yine şöyle derler: "Dünyada kendilerini kötü saydığımız adamları acaba neden göremiyoruz?"

  63. اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِيًّا اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ

    e tteḣaƶnāhum siḣriyyen em zāğat ǎnhumu l-ebSāru

    "(Cehennemlik değillerdi de) biz onları alaya mı almış olduk, yoksa (buradalar da) gözlerimizden mi kaçtılar?"

  64. اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ

    inne ƶālike le Haḳḳun teḣāSumu ehli n-nāri

    Şüphesiz bu, cehennemliklerin birbirleriyle çekişmesi kesin bir gerçektir.

  65. قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مُنْذِرٌ وَمَا مِنْ اِلٰهٍ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

    ḳul innemā enā munƶirun ve mā min ilāhin illā (a)llahu l-vāHidu l-ḳahhāru

    (Ey Muhammed!) De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Her şey üzerinde mutlak otorite sahibi olan bir Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."

  66. رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

    rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā l-ǎzīzu l-ğaffāru

    "O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır."

  67. قُلْ هُوَ نَبَؤٌ۬ا عَظِيمٌ

    ḳul huve nebeun ǎZīmun

    De ki: "Bu Kur'an, büyük bir haberdir."

  68. اَنْتُمْ عَنْهُ مُعْرِضُونَ

    entum ǎnhu muǎ'riDūne

    "Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz."

  69. مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَاِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ

    mā kāne li ye min ǐlmin bi l-melei l-eǎ'lā iƶ yeḣteSimūne

    "Aralarında tartıştıkları sırada, yüce topluluğa (ileri gelen melekler topluluğuna) dair benim hiçbir bilgim yoktu."

  70. اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ

    in yūHā ileyye illā ennemā enā neƶīrun mubīnun

    "Bana ancak, benim sadece bir uyarıcı olduğum vahyediliyor."

  71. اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ

    iƶ ḳāle rabbuke li l-melāiketi innī ḣāliḳun beşeran min Tīnin

    Hani, Rabbin meleklere şöyle demişti: "Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım."

  72. فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

    fe iƶā sevveytuhu ve nefeḣtu fīhi min rūHī fe ḳaǔ lehu sācidīne

    "Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin."

  73. فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ

    fe secede l-melāiketu kulluhum ecmeǔne

    Derken bütün melekler topluca saygı ile eğildiler.

  74. اِلَّٓا اِبْلِيسَ اِسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

    illā iblīse stekbera ve kāne mine l-kāfirīne

    Ancak İblis eğilmedi. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu.

  75. قَالَ يَاإِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ اَسْتَكْبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَالِينَ

    ḳāle yā ibliysu mā meneǎke en tescude li mā ḣaleḳtu bi yedeyye e stekberte em kunte mine l-ǎālīne

    Allah, "Ey İblis! Ellerimle yarattığıma saygı ile eğilmekten seni ne alıkoydu? Büyüklük mü tasladın, yoksa üstünlerden mi oldun?" dedi.

  76. قَالَ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْهُ خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ

    ḳāle enā ḣayrun minhu ḣaleḳtenī min nārin ve ḣaleḳtehu min Tīnin

    İblis, "Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" dedi.

  77. قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌ

    ḳāle fe ḣruc minhā fe inneke racīmun

    Allah, şöyle dedi: "Öyle ise çık oradan (cennetten), çünkü sen kovuldun."

  78. وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَتِي اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ

    ve inne ǎleyke leǎ'netī ilā yevmi d-dīni

    "Şüphesiz benim lanetim hesap ve ceza gününe kadar senin üzerinedir."

  79. قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ

    ḳāle rabbi fe enZirnī ilā yevmi yub'ǎṧūne

    İblis, "Ey Rabbim! Öyle ise bana insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.

  80. قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ

    ḳāle fe inneke mine l-munZerīne

    (80-81) Allah, şöyle dedi: "Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin."

  81. اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

    ilā yevmi l-veḳti l-meǎ'lūmi

    (80-81) Allah, şöyle dedi: "Sen o bilinen vakte (kıyamet gününe) kadar mühlet verilenlerdensin."

  82. قَالَ فَبِعِزَّتِكَ لَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ

    ḳāle fe bi ǐzzetike le uğviyennehum ecmeǐyne

    (82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.

  83. اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ

    illā ǐbādeke minhumu l-muḣleSīne

    (82-83) İblis, "Senin şerefine andolsun ki, içlerinden ihlaslı kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım" dedi.

  84. قَالَ فَالْحَقُّ وَالْحَقَّ اَقُولُ

    ḳāle fe l-Haḳḳu ve l-Haḳḳa eḳūlu

    Allah, şöyle dedi: "İşte bu gerçektir. Ben de gerçeği söylüyorum:"

  85. لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَعِينَ

    le emleenne cehenneme minke ve mimmen tebiǎke minhum ecmeǐyne

    "Andolsun, cehennemi seninle ve onlardan sana uyanların hepsiyle dolduracağım."

  86. قُلْ مَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّفِينَ

    ḳul mā eselukum ǎleyhi min ecrin ve mā enā mine l-mutekellifīne

    (Ey Muhammed!) De ki: "Bundan (tebliğ görevinden) dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben kendiliğinden yükümlülük altına girenlerden değilim."

  87. اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ

    in huve illā ƶikrun li l-ǎālemīne

    "Bu Kur'an, alemler için ancak bir öğüttür."

  88. وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ حِينٍ

    ve le teǎ'lemunne nebeehu beǎ'de Hīnin

    "Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz."