- Türkçe anlamı
- Sıralananlar / Saf tutanlar
- İsminin kaynağı
- 1. ayette saf tutmuş meleklerden bahsedildiği için
- Hangi cüzde
- 23: Tamamı
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 56.
وَالصَّافَّاتِ صَفًّا
ve S-Sāffāti Saffen
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا
fe z-zācirāti zecran
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا
fe t-tāliyāti ƶikran
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌ
inne ilāhekum le vāHidun
(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ
rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā ve rabbu l-meşāriḳi
O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.
اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ
innā zeyyennā s-semāe d-dunyā bi zīnetin l-kevākibi
Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.
وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ
ve HifZen min kulli şeyTānin māridin
Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.
لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ
lā yessemmeǔne ilā l-melei l-eǎ'lā ve yuḳƶefūne min kulli cānibin
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ
duHūran ve lehum ǎƶābun vāSibun
(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.
اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
illā men ḣaTife l-ḣaTfete fe etbeǎhu şihābun ṧāḳibun
Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).
فَاسْتَفْتِهِمْ اَهُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمْ مَنْ خَلَقْنَا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ
fe steftihim e hum eşeddu ḣalḳan em men ḣaleḳnā innā ḣaleḳnāhum min Tīnin lāzibin
(Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı?" Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.
بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ
bel ǎcibte ve yesḣarūne
Hayır, sen (onların haline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.
وَاِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ
ve iƶā ƶukkirū lā yeƶkurūne
Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.
وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَ
ve iƶā raev āyeten yestesḣirūne
Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.
وَقَالُوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ
ve ḳālū in hāƶā illā siHrun mubīnun
(Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir."
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ
e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le meb'ǔṧūne
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?"
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا الْاَوَّلُونَ
e ve ābā'unā l-evvelūne
"Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"
قُلْ نَعَمْ وَاَنْتُمْ دَاخِرُونَ
ḳul neǎm ve entum dāḣirūne
De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)."
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ
fe innemā hiye zecratun vāHidetun fe iƶā hum yenZurūne
O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.
وَقَالُوا يَاوَيْلَنَا هٰذَا يَوْمُ الدِّينِ
ve ḳālū yā veylenā hāƶā yevmu d-dīni
Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür."
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ
hāƶā yevmu l-feSli elleƶī kuntum bihi tukeƶƶibūne
Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir.
اُحْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ
uHşurū (e)lleƶīne Zelemū ve ezvācehum ve mā kānū yeǎ'budūne
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَحِيمِ
min dūni (a)llahi fe hdūhum ilā SirāTi l-ceHīmi
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
وَقِفُوهُمْ اِنَّهُمْ مَسْؤُ۫لُونَ
ve ḳifūhum innehum mes'ūlūne
(22-24) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir."
مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ
mā lekum lā tenāSarūne
Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir.
بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ
bel humu l-yevme musteslimūne
Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.
وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ
ve eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne
Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).
قَالُوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ
ḳālū innekum kuntum te'tūnenā ǎni l-yemīni
Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."
قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
ḳālū bel lem tekūnū mu'minīne
Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."
وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ
ve mā kāne lenā ǎleykum min sulTānin bel kuntum ḳavmen Tāğīne
"Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hakimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."
فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا اِنَّا لَذَائِقُونَ
fe Haḳḳa ǎleynā ḳavlu rabbinā innā le ƶāiḳūne
"Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."
فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاوِينَ
fe eğveynākum innā kunnā ğāvīne
"Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."
فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
fe innehum yevmeiƶin fī l-ǎƶābi muşterikūne
Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ
innā ke ƶālike nef'ǎlu bi l-mucrimīne
İşte biz suçlulara böyle yaparız.
اِنَّهُمْ كَانُوا اِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَ
innehum kānū iƶā ḳīle lehum lā ilāhe illā (a)llahu yestekbirūne
Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.
وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ
ve yeḳūlūne e innā le tārikū ālihetinā li şāǐrin mecnūnin
"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.
بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ
bel cā'e bi l-Haḳḳi ve Saddeḳa l-murselīne
Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.
اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَلِيمِ
innekum le ƶāiḳū l-ǎƶābi l-elīmi
Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.
وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
ve mā tuczevne illā mā kuntum teǎ'melūne
Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ
illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne
Ancak Allah'ın halis kulları başka.
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ
ulāike lehum rizḳun meǎ'lūmun
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ
fevākihu ve hum mukramūne
(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.
فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ
fī cennāti n-neǐymi
Onlar Naim cennetlerindedirler.
عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ
ǎlā sururin muteḳābilīne
Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ
yuTāfu ǎleyhim bi ke'sin min meǐynin
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ
beyDā'e leƶƶetin li ş-şāribīne
(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.
لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ
lā fīhā ğavlun ve lā hum ǎnhā yunzefūne
Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.
وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ
ve ǐndehum ḳāSirātu T-Tarfi ǐynun
Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.
كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ
keennehunne beyDun meknūnun
Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ
fe eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetesā'elūne
Derken birbirlerine yönelip sorarlar.
قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ اِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ
ḳāle ḳāilun minhum innī kāne lī ḳarīnun
İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı."
يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ
yeḳūlu e inneke le mine l-muSaddiḳīne
"Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi.
ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَدِينُونَ
e iƶā mitnā ve kunnā turāben ve ǐZāmen e innā le medīnūne
"Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?"
قَالَ هَلْ اَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ
ḳāle hel entum muTTaliǔne
Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hali ne oldu?" der.
فَاطَّلَعَ فَرَاٰهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ
fe TTaleǎ fe rāhu fī sevā'i l-ceHīmi
Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.
قَالَ تَاللّٰهِ اِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ
ḳāle tāllahi in kidte le turdīni
Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helak edecektin."
وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ
ve levlā niǎ'metu rabbī le kuntu mine l-muHDerīne
"Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum."
اَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ
e fe mā neHnu bi meyyitīne
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
illā mevtetenā l-ūlā ve mā neHnu bi muǎƶƶebīne
(58-59) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
inne hāƶā le huve l-fevzu l-ǎZīmu
Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.
لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ
li miṧli hāƶā fe l yeǎ'meli l-ǎāmilūne
Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!
اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ
e ƶālike ḣayrun nuzulen em şeceratu z-zeḳḳūmi
Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?
اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ
innā ceǎlnāhā fitneten li Z-Zālimīne
Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık.
اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي اَصْلِ الْجَحِيمِ
innehā şeceratun teḣrucu fī eSli l-ceHīmi
O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.
طَلْعُهَا كَاَنَّهُ رُؤُ۫سُ الشَّيَاطِينِ
Tal'ǔhā keennehu ru'ūsu ş-şeyāTīni
Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.
فَاِنَّهُمْ لَاٰكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَ
fe innehum lākilūne minhā fe māliūne minhā l-buTūne
Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.
ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ
ṧumme inne lehum ǎleyhā le şevben min Hamīmin
Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.
ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَحِيمِ
ṧumme inne merciǎhum le ilā l-ceHīmi
Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.
اِنَّهُمْ اَلْفَوْا اٰبَٓاءَهُمْ ضَالِّينَ
innehum elfev ābā'ehum Dāllīne
Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.
فَهُمْ عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ
fe hum ǎlā āṧārihim yuhraǔne
Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.
وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ اَكْثَرُ الْاَوَّلِينَ
ve leḳad Delle ḳablehum ekṧeru l-evvelīne
Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ
ve leḳad erselnā fīhim munƶirīne
Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ
fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-munƶerīne
Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ
illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَلَقَدْ نَادٰينَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ
ve leḳad nādānā nūHun fe le niǎ'me l-mucībūne
Andolsun, Nuh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!
وَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
ve necceynāhu ve ehlehu mine l-kerbi l-ǎZīmi
Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ
ve ceǎlnā ƶurriyyetehu humu l-bāḳīne
Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ
ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ
selāmun ǎlā nūHin fī l-ǎālemīne
Alemler içinde Nuh'a selam olsun!
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
innehu min ǐbādinā l-mu'minīne
Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme eğraḳnā l-āḣarīne
Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.
وَاِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَاِبْرٰهِيمَ
ve inne min şīǎtihi le ibrāhīme
Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.
اِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
iƶ cā'e rabbehu bi ḳalbin selīmin
Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ
iƶ ḳāle li ebīhi ve ḳavmihi māƶā teǎ'budūne
Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"
اَئِفْكًا اٰلِهَةً دُونَ اللّٰهِ تُرِيدُونَ
e ifken āliheten dūne (a)llahi turīdūne
"Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?"
فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
fe mā Zennukum bi rabbi l-ǎālemīne
"O halde, alemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"
فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ
fe neZera neZraten fī n-nucūmi
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَقَالَ اِنِّي سَقِيمٌ
fe ḳāle innī seḳīmun
(88-89) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.
فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ
fe tevellev ǎnhu mudbirīne
Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.
فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَ
fe rāğa ilā ālihetihim fe ḳāle elā te'kulūne
İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"
مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ
mā lekum lā tenTiḳūne
"Ne diye konuşmuyorsunuz?"
فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ
fe rāğa ǎleyhim Derben bi l-yemīni
Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.
فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ
fe eḳbelū ileyhi yeziffūne
Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.
قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ
ḳāle e teǎ'budūne mā tenHitūne
İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ
ve(a)llahu ḣaleḳakum ve mā teǎ'melūne
"Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."
قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَاَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ
ḳālū bnū lehu bunyānen fe elḳūhu fī l-ceHīmi
Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.
فَاَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْاَسْفَلِينَ
fe erādū bihi keyden fe ceǎlnāhumu l-esfelīne
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.
وَقَالَ اِنِّي ذَاهِبٌ اِلٰى رَبِّي سَيَهْدِينِ
ve ḳāle innī ƶāhibun ilā rabbī se yehdīni
İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ
rabbi heb lī mine S-SāliHīne
"Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."
فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ
fe beşşernāhu bi ğulāmin Halīmin
Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.
فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَابُنَيَّ اِنِّٓي اَرٰى فِي الْمَنَامِ اَنِّٓي اَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرٰى قَالَ يَاأَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي اِنْ شَاءَ اللّٰهُ مِنَ الصَّابِرِينَ
fe lemmā beleğa meǎhu s-seǎ'ye ḳāle yā buneyye innī erā fī l-menāmi ennī eƶbeHuke fe nZur māƶā terā ḳāle yā ebeti f'ǎl mā tu'meru se tecidunī in şā'e (a)llahu mine S-Sābirīne
Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.
فَلَمَّا اَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ
fe lemmā eslemā ve tellehu li l-cebīni
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
وَنَادَيْنَاهُ اَنْ يَاإِبْرَاهِيمُ
ve nādeynāhu en yā ibrāhīmu
(103-104) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"
قَدْ صَدَّقْتَ الرُّءْيَا اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
ḳad Saddeḳte r-ru'yā innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
"Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."
اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْبَلٰٓؤُ۬ا الْمُبِينُ
inne hāƶā le huve l-belā'u l-mubīnu
"Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."
وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ
ve fedeynāhu bi ƶibHin ǎZīmin
Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ
ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne
Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ
selāmun ǎlā ibrāhīme
İbrahim'e selam olsun.
كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
ke ƶālike neczī l-muHsinīne
İyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
innehu min ǐbādinā l-mu'minīne
Çünkü o mü'min kullarımızdandı.
وَبَشَّرْنَاهُ بِاِسْحٰقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ
ve beşşernāhu bi isHāḳa nebiyyen mine S-SāliHīne
Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.
وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اِسْحٰقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ
ve bāraknā ǎleyhi ve ǎlā isHāḳa ve min ƶurriyyetihimā muHsinun ve Zālimun li nefsihi mubīnun
Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ
ve leḳad menennā ǎlā mūsā ve hārūne
Andolsun, biz Musa'ya ve Harun'a da lütufta bulunduk.
وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ
ve necceynāhumā ve ḳavmehumā mine l-kerbi l-ǎZīmi
Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.
وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ
ve neSarnāhum fe kānū humu l-ğālibīne
Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.
وَاٰتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ
ve āteynāhumā l-kitābe l-mustebīne
Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.
وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ
ve hedeynāhumā S-SirāTa l-musteḳīme
Onları doğru yola ilettik.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْاٰخِرِينَ
ve teraknā ǎleyhimā fī l-āḣirīne
Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰى مُوسٰى وَهٰرُونَ
selāmun ǎlā mūsā ve hārūne
Musa'ya ve Harun'a selam olsun.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
اِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
innehumā min ǐbādinā l-mu'minīne
Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler.
وَاِنَّ اِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
ve inne ilyāse le mine l-murselīne
Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.
اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle li ḳavmihi elā tetteḳūne
Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ اَحْسَنَ الْخَالِقِينَ
e ted'ǔne beǎ'len ve teƶerūne eHsene l-ḣāliḳīne
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
اَللّٰهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ
(a)llahe rabbekum ve rabbe ābāikumu l-evvelīne
(125-126) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"
فَكَذَّبُوهُ فَاِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
fe keƶƶebūhu fe innehum le muHDerūne
Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ
illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları başka.
وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْاٰخِرِينَ
ve teraknā ǎleyhi fī l-āḣirīne
Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.
سَلَامٌ عَلٰٓى اِلْيَاسِينَ
selāmun ǎlā ilyāsīyn
İlyas'a selam olsun.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.
اِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ
innehu min ǐbādinā l-mu'minīne
Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı.
وَاِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
ve inne lūTen le mine l-murselīne
Şüphesiz Lut da peygamberlerdendi.
اِذْ نَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَ
iƶ necceynāhu ve ehlehu ecmeǐyne
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ
illā ǎcūzen fī l-ğābirīne
(134-135) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kafir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme demmernā l-āḣarīne
Sonra da diğerlerini yok ettik.
وَاِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ
ve innekum le temurrūne ǎleyhim muSbiHīne
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَبِالَّيْلِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
ve bi l-leyli e fe lā teǎ'ḳilūne
(137-138) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hala düşünmeyecek misiniz?
وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
ve inne yūnuse le mine l-murselīne
Şüphesiz Yunus da peygamberlerdendi.
اِذْ اَبَقَ اِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
iƶ ebeḳa ilā l-fulki l-meşHūni
Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.
فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ
fe sāheme fe kāne mine l-mudHaDīne
Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.
فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ
fe lteḳamehu l-Hūtu ve huve mulīmun
Böylece, Yunus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.
فَلَوْلَا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ
fe levlā ennehu kāne mine l-musebbiHīne
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
le lebiṧe fī beTnihi ilā yevmi yub'ǎṧūne
(143-144) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.
فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ
fe nebeƶnāhu bi l-ǎrā'i ve huve seḳīmun
Derken biz onu hasta bir halde sahile attık.
وَاَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ
ve enbetnā ǎleyhi şeceraten min yeḳTīnin
Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.
وَاَرْسَلْنَاهُ اِلٰى مِائَةِ اَلْفٍ اَوْ يَزِيدُونَ
ve erselnāhu ilā miAeti elfin ev yezīdūne
Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.
فَاٰمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى حِينٍ
fe āmenū fe metteǎ'nāhum ilā Hīnin
Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.
فَاسْتَفْتِهِمْ اَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ
fe steftihim e li rabbike l-benātu ve lehumu l-benūne
Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?
اَمْ خَلَقْنَا الْمَلٰٓئِكَةَ اِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ
em ḣaleḳnā l-melāikete ināṧen ve hum şāhidūne
Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?
اَلَٓا اِنَّهُمْ مِنْ اِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ
elā innehum min ifkihim le yeḳūlūne
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
وَلَدَ اللّٰهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
velede (a)llahu ve innehum le kāƶibūne
(151-152) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.
اَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ
e STafā l-benāti ǎlā l-benīne
Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
mā lekum keyfe teHkumūne
Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!
اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
e fe lā teƶekkerūne
Hiç düşünmüyor musunuz?
اَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ
em lekum sulTānun mubīnun
Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?
فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
fe 'tū bi kitābikum in kuntum Sādiḳīne
Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!
وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ اِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ
ve ceǎlū beynehu ve beyne l-cinneti neseben ve leḳad ǎlimeti l-cinnetu innehum le muHDerūne
Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler.
سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَ
subHāne (a)llahi ǎmmā yeSifūne
Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ
illā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne
Ancak Allah'ın ihlaslı kulları bunlar gibi değildir.
فَاِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ
fe innekum ve mā teǎ'budūne
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
مَا اَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ
mā entum ǎleyhi bi fātinīne
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
اِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ
illā men huve Sāli l-ceHīmi
(161-163) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.
وَمَا مِنَّا اِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ
ve mā minnā illā lehu meḳāmun meǎ'lūmun
(Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."
وَاِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ
ve innā le neHnu S-Sāffūne
"Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."
وَاِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ
ve innā le neHnu l-musebbiHūne
"Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."
وَاِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ
ve in kānū le yeḳūlūne
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَوْ اَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْاَوَّلِينَ
lev enne ǐndenā ƶikran mine l-evvelīne
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
لَكُنَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ
le kunnā ǐbāde (a)llahi l-muḣleSīne
(167-169) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlaslı kullar olurduk."
فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
fe keferū bihi fe sevfe yeǎ'lemūne
Fakat (kitap gelince) onu inkar ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.
وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ
ve leḳad sebeḳat kelimetunā li ǐbādinā l-murselīne
Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:
اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ
innehum lehumu l-menSūrūne
"Onlara mutlaka yardım edilecektir."
وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ
ve inne cundenā lehumu l-ğālibūne
"Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ
fe tevelle ǎnhum Hattā Hīnin
O halde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir
وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
ve ebSirhum fe sevfe yubSirūne
Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
e fe bi ǎƶābinā yesteǎ'cilūne
Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?
فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ
fe iƶā nezele bi sāHatihim fe sā'e SabāHu l-munƶerīne
Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!
وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى حِينٍ
ve tevelle ǎnhum Hattā Hīnin
Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.
وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ
ve ebSir fe sevfe yubSirūne
(Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ
subHāne rabbike rabbi l-ǐzzeti ǎmmā yeSifūne
Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
ve selāmun ǎlā l-murselīne
Peygamberlere selam olsun.
وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve l-Hamdu li (a)llahi rabbi l-ǎālemīne
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.