Yasin Suresi

يس83 ayetTefsir
36/114
Türkçe anlamı
Arapça Ya ve Sin harfleri / Ey insan!
İsminin kaynağı
İki harften ibaret olan 1. âyet
Diğer adları
Kalbü'l-Kur'an / el-Azıme/ el-Muımme / el-Müdâfi'a / el-Kadıye
Hangi cüzde
22: 1-27 arası; 23: 28-83 arası
Nüzul sırası (araştırmacılara göre değişir) — 41.
Diyanet 41.Eliaçık 44.Mustafa İslamoğlu 39.Mısır Resmi 41.Blachère 60.Câbirî 41.Derveze 41.Zeyveli 40.
  1. يٰسٓ

    ys

    Ya Sin.

  2. وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِ

    ve l-ḳurāni l-Hakīmi

    (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.

  3. اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

    inneke le mine l-murselīne

    (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.

  4. عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

    ǎlā SirāTin musteḳīmin

    (2-4) (Ey Muhammed!) Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki, sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.

  5. تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ

    tenzīle l-ǎzīzi r-raHīmi

    (5-6) Kur'an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.

  6. لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا اُنْذِرَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ

    li tunƶira ḳavmen mā unƶira ābā'uhum fe hum ğāfilūne

    (5-6) Kur'an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.

  7. لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰٓى اَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

    le ḳad Haḳḳa l-ḳavlu ǎlā ekṧerihim fe hum lā yu'minūne

    Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.

  8. اِنَّا جَعَلْنَا فِي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ

    innā ceǎlnā fī eǎ'nāḳihim eğlālen fe hiye ilā l-eƶḳāni fe hum muḳmeHūne

    Onların boyunlarına demir halkalar geçirdik, o halkalar çenelerine dayanmıştır. Bu sebeple kafaları yukarıya kalkık durumdadır.

  9. وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

    ve ceǎlnā min beyni eydīhim sedden ve min ḣalfihim sedden fe eğşeynāhum fe hum lā yubSirūne

    Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.

  10. وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

    ve sevā'un ǎleyhim e enƶertehum em lem tunƶirhum lā yu'minūne

    Onları uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar.

  11. اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَرِيمٍ

    innemā tunƶiru meni ttebeǎ ƶ-ƶikra ve ḣaşiye r-raHmāne bi l-ğaybi fe beşşirhu bi meğfiratin ve ecrin kerīmin

    Sen ancak Zikr'e (Kur'an'a) uyanı ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte onu bir bağışlanma ve güzel bir mükafatla müjdele.

  12. اِنَّا نَحْنُ نُحْيِ الْمَوْتٰى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَاٰثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِي اِمَامٍ مُبِينٍ

    innā neHnu nuHyī l-mevtā ve nektubu mā ḳaddemū ve āṧārahum ve kulle şey'in eHSaynāhu fī imāmin mubīnin

    Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) bir bir kaydetmişizdir.

  13. وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا اَصْحَابَ الْقَرْيَةِ اِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ

    ve Drib lehum meṧelen eSHābe l-ḳaryeti iƶ cā'ehā l-murselūne

    (Ey Muhammed!) Onlara, o memleket halkını örnek ver. Hani oraya elçiler gelmişti.

  14. اِذْ اَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا اِنَّٓا اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ

    iƶ erselnā ileyhimu ṧneyni fe keƶƶebūhumā fe ǎzzeznā bi ṧāliṧin fe ḳālū innā ileykum murselūne

    Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, "Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz" dediler.

  15. قَالُوا مَا اَنْتُمْ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَكْذِبُونَ

    ḳālū mā entum illā beşerun miṧlunā ve mā enzele r-raHmānu min şey'in in entum illā tekƶibūne

    Onlar şöyle dediler: "Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz."

  16. قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ

    ḳālū rabbunā yeǎ'lemu innā ileykum le murselūne

    (Elçiler ise) şöyle dediler: "Bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor."

  17. وَمَا عَلَيْنَا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ

    ve mā ǎleynā illā l-belāğu l-mubīnu

    "Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir."

  18. قَالُوا اِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ اَلِيمٌ

    ḳālū innā teTayyernā bikum le in lem tentehū le nercumennekum ve le yemessennekum minnā ǎƶābun elīmun

    Dediler ki: "Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur."

  19. قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ اَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

    ḳālū Tāirukum meǎkum e in ƶukkirtum bel entum ḳavmun musrifūne

    Elçiler de, "Uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz" dediler.

  20. وَجَاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ

    ve cā'e min aḳSā l-medīneti raculun yes'ǎā ḳāle yā ḳavmi ttebiǔ l-murselīne

    Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun."

  21. اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

    ittebiǔ men lā yeselukum ecran ve hum muhtedūne

    "Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir."

  22. وَمَا لِيَ لَا اَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

    ve mā li ye lā eǎ'budu elleƶī feTaranī ve ileyhi turceǔne

    "Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O'na döndürüleceksiniz."

  23. ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْـًٔا وَلَا يُنْقِذُونِ

    e etteḣiƶu min dūnihi āliheten in yuridni r-raHmānu bi Durrin lā tuğni ǎnnī şefāǎtuhum şey'en ve lā yunḳiƶūni

    "O'nu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahman bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar."

  24. اِنِّٓي اِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

    innī iƶen le fī Delālin mubīnin

    "O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum."

  25. اِنِّٓي اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ

    innī āmentu bi rabbikum fe smeǔni

    "Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!"

  26. قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ

    ḳīle dḣuli l-cennete ḳāle yā leyte ḳavmī yeǎ'lemūne

    (26-27) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi.

  27. بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ

    bimā ğafera lī rabbī ve ceǎlenī mine l-mukramīne

    (26-27) (Kavmi onu öldürdüğünde kendisine): "Cennete gir!" denildi. O da, "Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!" dedi.

  28. وَمَا اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ

    ve mā enzelnā ǎlā ḳavmihi min beǎ'dihi min cundin mine s-semāi ve mā kunnā munzilīne

    Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik.

  29. اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ

    in kānet illā SayHaten vāHideten fe iƶā hum ḣāmidūne

    Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.

  30. يَاحَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ

    yā Hasraten ǎlā l-ǐbādi mā ye'tīhim min rasūlin illā kānū bihi yestehziūne

    Yazık o kullara! Kendilerine bir peygamber gelmezdi ki, onunla alay ediyor olmasınlar.

  31. اَلَمْ يَرَوْا كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ

    e lem yerav kem ehleknā ḳablehum mine l-ḳurūni ennehum ileyhim lā yerciǔne

    Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi; onların artık kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi?

  32. وَاِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

    ve in kullun lemmā cemīǔn ledeynā muHDerūne

    Onların hepsi de mutlaka toplanıp (hesap için) huzurumuza çıkarılacaklardır.

  33. وَاٰيَةٌ لَهُمُ الْاَرْضُ الْمَيْتَةُ اَحْيَيْنَاهَا وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ

    ve āyetun lehumu l-erDu l-meytetu eHyeynāhā ve eḣracnā minhā Habben fe minhu ye'kulūne

    Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz, onu diriltir ve ondan taneler çıkarırız da onlardan yerler.

  34. وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ

    ve ceǎlnā fīhā cennātin min neḣīlin ve eǎ'nābin ve feccernā fīhā mine l-ǔyūni

    (34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hala şükretmeyecekler mi?

  35. لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدِيهِمْ اَفَلَا يَشْكُرُونَ

    li ye'kulū min ṧemerihi ve mā ǎmilethu eydīhim e fe lā yeşkurūne

    (34-35) Meyvelerinden yesinler diye biz orada hurmalıklar, üzüm bağları var ettik ve içlerinde pınarlar fışkırttık. Bunları onların elleri yapmış değildir. Hala şükretmeyecekler mi?

  36. سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ

    subHāne elleƶī ḣaleḳa l-ezvāce kullehā mimmā tunbitu l-erDu ve min enfusihim ve mimmā lā yeǎ'lemūne

    Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir.

  37. وَاٰيَةٌ لَهُمُ الَّيْلُۚ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ

    ve āyetun lehumu l-leylu nesleḣu minhu n-nehāra fe iƶā hum muZlimūne

    Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.

  38. وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

    ve ş-şemsu tecrī li musteḳarrin lehā ƶālike teḳdīru l-ǎzīzi l-ǎlīmi

    Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Bu, mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah'ın takdiri (düzenlemesi)dir.

  39. وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

    ve l-ḳamera ḳaddernāhu menāzile Hattā ǎāde ke l-'ǔrcūni l-ḳadīmi

    Ayın dolaşımı için de konak yerleri (evreler) belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.

  40. لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا الَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

    lā ş-şemsu yenbeğī lehā en tudrike l-ḳamera ve lā l-leylu sābiḳu n-nehāri ve kullun fī felekin yesbeHūne

    Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.

  41. وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ

    ve āyetun lehum ennā Hamelnā ƶurriyyetehum fī l-fulki l-meşHūni

    Onların soylarını dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.

  42. وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ

    ve ḣaleḳnā lehum min miṧlihi mā yerkebūne

    Biz, onlar için o gemi gibi binecekleri nice şeyler yarattık.

  43. وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ

    ve in neşe' nuğriḳhum fe lā Sarīḣa lehum ve lā hum yunḳaƶūne

    Biz istesek onları suda boğarız da kendileri için ne imdat çağrısı yapan olur, ne de kurtarılırlar.

  44. اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا اِلٰى حِينٍ

    illā raHmeten minnā ve metāǎn ilā Hīnin

    Ancak tarafımızdan bir rahmet olarak ve bir süreye kadar daha yaşasınlar diye kurtarılırlar.

  45. وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ اَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

    ve iƶā ḳīle lehumu tteḳū mā beyne eydīkum ve mā ḣalfekum leǎllekum turHamūne

    Onlara, "Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden (dünya ve ahirette göreceğiniz azaplardan) sakının ki size merhamet edilsin" denildiğinde yüz çevirirler.

  46. وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِمْ اِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ

    ve mā te'tīhim min āyetin min āyāti rabbihim illā kānū ǎnhā muǎ'riDīne

    Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmez ki ondan yüz çeviriyor olmasınlar.

  47. وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللّٰهُ اَطْعَمَهُۗ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

    ve iƶā ḳīle lehum enfiḳū mimmā razeḳakumu (a)llahu ḳāle (e)lleƶīne keferū li(e)lleƶīne āmenū e nuT'ǐmu men lev yeşā'u (a)llahu eT'ǎmehu in entum illā fī Delālin mubīnin

    Onlara, "Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden Allah yolunda harcayın" denildiği zaman, inkar edenler iman edenlere, "Allah'ın, dilemiş olsa kendilerini doyurabileceği kimselere mi yedireceğiz? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz" derler.

  48. وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

    ve yeḳūlūne metā hāƶā l-veǎ'du in kuntum Sādiḳīne

    "Eğer doğru söyleyenlerseniz, bu tehdit ne zaman gelecek?" diyorlar.

  49. مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ

    mā yenZurūne illā SayHaten vāHideten te'ḣuƶuhum ve hum yeḣiSSimūne

    Onlar ancak, çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak korkunç bir ses bekliyorlar.

  50. فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ

    fe lā yesteTīǔne tevSiyeten ve lā ilā ehlihim yerciǔne

    Artık ne birbirlerine tavsiyede bulunabilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

  51. وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ

    ve nufiḣa fī S-Sūri fe iƶā hum mine l-ecdāṧi ilā rabbihim yensilūne

    Sura üfürülür. Bir de bakarsın, kabirlerden çıkmış, Rablerine doğru akın akın gitmektedirler.

  52. قَالُوا يَاوَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ

    ḳālū yā veylenā men beǎṧenā min merḳadinā hāƶā mā veǎde r-raHmānu ve Sadeḳa l-murselūne

    Şöyle derler: "Vay başımıza gelene! Kim bizi diriltip mezarımızdan çıkardı? Bu, Rahman'ın vaad ettiği şeydir. Peygamberler doğru söylemişler."

  53. اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ

    in kānet illā SayHaten vāHideten fe iƶā hum cemīǔn ledeynā muHDerūne

    Sadece korkunç bir ses olur. Bir de bakarsın, hepsi birden toplanıp huzurumuza çıkarılmışlardır.

  54. فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـًٔا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

    fe l-yevme lā tuZlemu nefsun şey'en ve lā tuczevne illā mā kuntum teǎ'melūne

    O gün kimseye, hiç mi hiç zulmedilmez. Size ancak işlemekte olduğunuz şeylerin karşılığı verilir.

  55. اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ

    inne eSHābe l-cenneti l-yevme fī şuğulin fākihūne

    Şüphesiz cennetlikler o gün nimetlerle meşguldürler, zevk sürerler.

  56. هُمْ وَاَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْاَرَٓائِكِ مُتَّكِؤُ۫نَ

    hum ve ezvācuhum fī Zilālin ǎlā l-erāiki muttekiūne

    Onlar ve eşleri gölgelerde koltuklara yaslanmaktadırlar.

  57. لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ

    lehum fīhā fākihetun ve lehum mā yeddeǔne

    Onlar için orada meyveler vardır. Onlar için diledikleri her şey vardır.

  58. سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

    selāmun ḳavlen min rabbin raHīmin

    Çok merhametli olan Rab'den bir söz olarak (kendilerine) "Selam" (vardır).

  59. وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

    ve mtāzū l-yevme eyyuhā l-mucrimūne

    (Allah, şöyle der:) "Ey suçlular! Ayrılın bu gün!"

  60. اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَابَنِي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ

    e lem eǎ'hed ileykum yā benī ādeme en lā teǎ'budū ş-şeyTāne innehu lekum ǎduvvun mubīnun

    (60-61) "Ey Ademoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?"

  61. وَاَنِ اعْبُدُونِي هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

    ve eni ǎ'budūnī hāƶā SirāTun musteḳīmun

    (60-61) "Ey Ademoğulları! Ben, size, şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin. İşte bu dosdoğru yoldur, diye emretmedim mi?"

  62. وَلَقَدْ اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا اَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ

    ve leḳad eDelle minkum cibillen keṧīran e fe lem tekūnū teǎ'ḳilūne

    "Andolsun, o sizden pek çok nesli saptırmıştı. Hiç düşünmüyor muydunuz?"

  63. هٰذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

    hāƶihi cehennemu lletī kuntum tūǎdūne

    "İşte bu, tehdit edildiğiniz cehennemdir."

  64. اِصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ

    iSlevhā l-yevme bimā kuntum tekfurūne

    "İnkar ettiğinizden dolayı bugün girin oraya!"

  65. اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

    l-yevme neḣtimu ǎlā efvāhihim ve tukellimunā eydīhim ve teşhedu erculuhum bimā kānū yeksibūne

    O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Elleri bize konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.

  66. وَلَوْ نَشَاءُ لَطَمَسْنَا عَلٰٓى اَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ

    ve lev neşā'u le Tamesnā ǎlā eǎ'yunihim fe stebeḳū S-SirāTa fe ennā yubSirūne

    Eğer dileseydik, onların gözlerini büsbütün kör ederdik de (bu halde) yola koyulmak için didişirlerdi. Fakat nasıl görecekler ki?!

  67. وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ

    ve lev neşā'u le meseḣnāhum ǎlā mekānetihim fe mā steTāǔ muDiyyen ve lā yerciǔne

    Yine eğer dileseydik, oldukları yerde başka yaratıklara dönüştürürdük de ne ileri gidebilirler, ne geri dönebilirlerdi.

  68. وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ اَفَلَا يَعْقِلُونَ

    ve men nuǎmmirhu nunekkishu fī l-ḣalḳi e fe lā yeǎ'ḳilūne

    Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılış itibariyle tersine çeviririz (gücünü azaltırız). Hala düşünmeyecekler mi?

  69. وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُبِينٌ

    ve mā ǎllemnāhu ş-şiǎ'ra ve mā yenbeğī lehu in huve illā ƶikrun ve ḳur'ānun mubīnun

    Biz, o Peygamber'e şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na verdiğimiz) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır.

  70. لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ

    li yunƶira men kāne Hayyen ve yeHiḳḳa l-ḳavlu ǎlā l-kāfirīne

    (Aklen ve fikren) diri olanları uyarması ve kafirler hakkındaki o sözün (azabın) gerçekleşmesi için Kur'an'ı indirdik.

  71. اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْدِينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ

    e ve lem yerav ennā ḣaleḳnā lehum mimmā ǎmilet eydīnā en'ǎāmen fe hum lehā mālikūne

    Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

  72. وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ

    ve ƶellelnāhā lehum fe minhā rakūbuhum ve minhā ye'kulūne

    Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.

  73. وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ اَفَلَا يَشْكُرُونَ

    ve lehum fīhā menāfiǔ ve meşāribu e fe lā yeşkurūne

    Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hala şükretmeyecekler mi?

  74. وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ

    ve tteḣaƶū min dūni (a)llahi āliheten leǎllehum yunSarūne

    Belki kendilerine yardım edilir diye Allah'ı bırakıp da ilahlar edindiler.

  75. لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ

    lā yesteTīǔne neSrahum ve hum lehum cundun muHDerūne

    Onlar, ilahlar için (hizmete) hazır asker oldukları halde, ilahlar onlara yardım edemezler.

  76. فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ اِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ

    fe lā yeHzunke ḳavluhum innā neǎ'lemu mā yusirrūne ve mā yuǎ'linūne

    (Ey Muhammed!) Artık onların sözü seni üzmesin. Çünkü biz, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da biliyoruz.

  77. اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ

    e ve lem yera l-insānu ennā ḣaleḳnāhu min nuTfetin fe iƶā huve ḣaSīmun mubīnun

    İnsan, bizim, kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.

  78. وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ

    ve Derabe lenā meṧelen ve nesiye ḣalḳahu ḳāle men yuHyī l-ǐZāme ve hiye ramīmun

    Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: "Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek?"

  79. قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ

    ḳul yuHyīhā elleƶī enşeehā evvele merratin ve huve bi kulli ḣalḳin ǎlīmun

    De ki: "Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir."

  80. اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ

    elleƶī ceǎle lekum mine ş-şeceri l-eḣDeri nāran fe iƶā entum minhu tūḳidūne

    O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.

  81. اَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ

    e ve leyse elleƶī ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe bi ḳādirin ǎlā en yeḣluḳa miṧlehum belā ve huve l-ḣallāḳu l-ǎlīmu

    Gökleri ve yeri yaratan Allah'ın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir.

  82. اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

    innemā emruhu iƶā erāde şey'en en yeḳūle lehu kun fe yekūnu

    Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri o şeye ancak "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.

  83. فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

    fe subHāne elleƶī bi yedihi melekūtu kulli şey'in ve ileyhi turceǔne

    Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah'ın şanı yücedir! Siz yalnız O'na döndürüleceksiniz.