YÂSÎN SÛRESİ
Başında huruf-i mukattaâ’dan (ya) ve (sîn) bulunduğu için bu iki harf birleştirilerek sûreye isim olmuştur.
Kur’ân’ın kalbi sayılan bu sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. Ancak bazılarına göre, 12. âyeti Medine’de inmiştir. Rivâyete göre, Ansar’dan Benî Seleme kabilesi kendi evlerini ve mahallelerini terkedip Mescid-i Saadet’e yakın yere yerleşmeyi arzu ettikleri zaman 12. âyet inerek buna gerek olmadığı belirtilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî : 15/1)
Âyet sayısı : 83
Kelime » : 727
Harf » : 3000 (Tefsîr-i Nisabûrî/Nizamuddin: 23/2)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak peygamber olduğu; altı asra yakın bir süre ataları uyarılmayan putperest bir kavme uyarıcı gönderildiği açıklanır.
2- Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in uyarıp irşat ettiği insanların iki gruba ayrıldığı, bir grubunun Hakkʹa çağrıya olumlu cevap vermelerinden ümit kesildiği; diğer grubun olumlu cevap vererek kurtuluşa erenler olduğu belirtiliyor.
3- Mekkeli inkârcılarla, yaşamakta olan maddeci şaşkınların dikkatleri tarihte benzeri inkâr ve azgınlığa çekilerek iyi düşünmeleri tavsiye ediliyor ve İsa Peygamber’in (A. S. ) elçilerinden üç kimsenin teblîğ ve uyarısı konu edilerek açıklayıcı misâl veriliyor.
4- Öldükten sonra dirilip hesap ve ceza gününde kalkmaya delâlet eden delillere yer veriliyor.
5- Allah’ın birliği, kudretinin yüceliği, ilminin sınırsızlığı çok anlamlı biçimde işlenerek bu konuda mü’minler aydınlatılıyor.
6- İnkârcı sapıkların İlâhî azabı ayan beyan görünce derin pişmanlık duyacakları, vicdanları harekete geçirecek ve düşünce ufkunu genişletecek şekilde haber veriliyor.
7- Cennet ve taşıdığı nîmetlerinin çekiciliği anlatılarak mü’minler müjdeleniyor.
8- Davarlardan yararlanmamız konu edilerek, onların insana verdiği her ürünün üzerinde İlâhî kudret damgası ve rezzak sıfatının fırçasının izi bulunduğu dolaylı şekilde anlatılıyor.
9- Kıyâmet gününde insanların dirilip kalkacağını isbat eder mahiyetteki deliller sıralanıyor.
MEALİ:
1- Yâ-Sîn.
2- Hikmet dolu Kurʹân’a and olsun ki,
3- Sen elbette gönderilen peygamberlerdensin.
4- Doğru yol üzerindesin.
5- (Kur’ân), çok üstün, çok güçlü, çok merhametli (Allah’ın) indirdiğidir.
6- Babaları uyarılmayan bir milleti -ki onlar gaflet içindedirler- uyarman içindir.
7- And olsun ki, hüküm, çoğu hakkında gerçekleşip sübut bulmuştur, artık inanmazlar.
8- Şüphesiz ki biz onların boyunlarına, çenelerine dayanacak şekilde demir halkalar geçirdik. Bu yüzden başları yukarıya kalkıktır.
9- Önlerine de, arkalarına da birer sed koyduk, gözlerini de bir perdeyle örtüverdik, artık onlar görmezler.
10- (Ey Peygamber! ) Onları (tuttukları yolun tehlikesine karşı) uyarsan da, uyarmasan da birdir; imân etmezler.
11- Sen ancak Zikre (Kurʹân’a) uyup Rahmân’dan, gıyabında saygı ile korkanları uyarabilirsin. Öylesini mağfiret ve göz-gönül dolduran güzel bir mükâfatla müjdele.
12- Şüphesiz biz, evet biz, ölüleri diriltiriz; önden gönderdikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri (koydukları izleri) yazarız. Ve her şeyi açık ve açıklayıcı bir Ana Kitapʹta sayıp tesbit etmişizdir.
İNİŞ SEBEBİ
Ebû Cehl, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi namaz kılıp secde ederken gördüğü takdirde şöyle şöyle hakaret ve saldırıda bulunacağına dair yemin etmiş bulunuyordu. Oysa Hz. Peygamberʹi (A. S. ) o vaziyette gördüğü halde nutku tutulmuş, eli kalkmaz olmuştu.
İlk sekiz âyetin bu sebeple indiği rivâyet edilir. (Lübabu’t-te’vîl: 4/3)
Benî Seleme Kabilesi, Medine’ye bağlı bir semtte, mahallede oturuyordu. Daha çok sevap kazanmak için Mescid-i Saadet’e yakın yere gelip yerleşmek istiyorlardı. O sebeple 12. âyetin indiği söylenir. (Esbâb-ı Nüzûl/Nisaburî: 245)
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi ise, Yâsîn’dir. Cenâb-ı Hak bu sûreyi, Kur’ân’ın tamamını on defa okumak kadar (sevaplı ve feyizli) yazmıştır. » (Tirmizî/fezâil-i Kur’ân: 46 - 2889)
«Kim bir gecede Yâsîn Sûresiʹni okursa, bağışlanmış olarak sabahlar. » (Câmiussağîr: 2/178 (Süyûtî’nin tesbitine göre, hadîs zayıftır).)
«Kim geceleyin Allah rızasını gözeterek Yâsîn Sûresiʹni okursa, bağışlanır. » (İbn Hibban - Câmiussağîr: 2/128)
«Yâsîn, Kurʹânʹın kalbidir. Kim onu Allahʹtan karşılığını bekleyerek ve âhiret yurdunu umarak okursa, mutlaka bağışlanır. Yâsînʹi ölüleriniz üzerine okuyunuz. » (Müsned-i Ahmed: 5/26)
YÂSÎN
Bu iki harf veya isim üzerinde farklı yorumlar yapılmıştır. Onları kısaca şöyle belirtebiliriz :
a) İbn Abbasʹa (R. A. ) ve İkrime ile Zeyd b. Eslem’e göre: «Ya İnsan» demektir.
b) İmam Mâlik’e göre: Allah’ın isimlerinden bir isimdir.
c) Saîd b. Cübeyr’e göre: Hz. Muhammedʹin (A. S. ) isimlerinden biridir. Çünkü bu ismin hemen arkasından «Şüphesiz ki sen gönderilen peygamberlerdensin» buyurularak Hz. Muhammedʹe (A. S. ) hitap edilmiştir.
d) Ebû Bekir el-Verrak’a göre: «Ya Seyyide’l-beşer» demektir ki bu, «Ey insanların büyüğü ve efendisi» anlamına gelir.
e) İbn Arabîʹye göre: Bu, bedi’ bir isimdir. (Geniş bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 15/4, 5)
HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) RİSALETİ
«Hikmet dolu Kur’ân’a and olsun ki, sen elbette gönderilen peygamberlerdensin. Doğru yol üzerindesin. » Kurʹân-ı Kerîm, kul ile Allah, din ile ilim, bedenle ruh, dünya ile âhiret, ölüm ile dirim, nefis ile akıl arasında sağlam köprü kuran, bunlar arasında uyum sağlayan ve böylece insan hayatını düzene sokan; sonra da her şeyin hikmet ve amacını açıklayıp en doğru bilgiyi vererek insanları aydınlatan kitap olduğu için «hakîm» sıfatıyla birlikte anılmıştır.
Kur’ân’a bu sıfatıyla birlikte and edilerek Hz. Muhammedʹin (A. S. ) risaleti, yani peygamberliği te’kiden tasdîk ve ilân edilmekte; bu konuda her türlü şüpheden uzak kalmamız emredilmektedir.
Tasdîk anlamı doğrultusunda biri «and», diğeri «inne» edatıyla yapılan iki te’kîd, inkârcı sapıkları, putperest müşrikleri ve şüpheci dönekleri hem uyarmaya, hem de inandırmaya yönelik bir mana taşımaktadır.
KUR’ÂN, AZÎZ VE RAHÎM OLAN ALLAHʹTAN İNDİRİLMEDİR
«(Kur’ân), çok üstün, çok güçlü, çok merhametli (Allahʹın) indirdiğidir.. »
Burada Kur’ân-ı Hakîm’in Allahʹtan indirilme olduğu açıklanırken iki sıfata yer verilmiştir: Azîz ve Rahîm. Çünkü ancak bu iki kemal sıfatını taşıyan üstün bir kudret öyle bir kitap hazırlayıp indirebilir. O da âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Kur’ân her yönüyle beşer aklını ve gücünü aşmakta, her âyet ve sûresiyle insan kafasının ürünü olmadığını göstermektedir.
Birinci sıfat, Allahʹın yegâne üstün, yegâne güçlü olduğuna; bütün güçlerin ve üstünlük sağlayanların O’nun üstünlüğü karşısında küçüldüğüne delâlet etmekte; ikinci sıfat, Allahʹın insanlardan yana çok merhametli bulunduğunu ve bunun açık belgesi olarak böylesine yol gösterici, hayatı düzene sokucu, yaratanı tanıtıcı kitap indirdiğini haber vermekte, o rahmetten her insanın nasibini almasının lüzumu belirtilmektedir.
O bakımdan bâtılın peşine takılıp hakkı inkâr edenler Hz. Muhammed’i (A. S. ) tasdîk etmeseler bile, sadece Kurʹân’ın şehadeti yeterli kabul edilir.
ARAP YARIMADASI’NA PEYGAMBER GÖNDERİLMEMİŞ MİYDİ?
«Babaları uyarılmayan bir milleti -ki onlar gaflet içindedirler- uyarman içindir. »
Sebe’ Sûresi 44. âyetin tefsirinde de açıkladığımız üzere, Kur’ân’ın açık anlatımından şunu anlıyoruz: Musa Peygamber’den önce uzun yıllar İsrâil oğullarına nasıl uyarıcı peygamber gönderilmemişse, Mekkeli’lere veya Arap Yarımadası’nda yaşayan Araplara da altı asra yakın bir süre peygamber gönderilmemiştir.
Kur’ân’ın birkaç yerinde ise, her ümmete uyarıcı peygamber gönderildiği haber verilmektedir. (Nahl Sûresi: 36- Fâtır Sûresi: 22) O halde konu iyice incelendiğinde bu iki anlatım arasında bir tutarsızlık veya tezat olmadığı rahatlıkla görülebilir. Şöyle ki, Musa Peygamber (A. S. ) ve onu izleyen diğer peygamberlerin bulunduğu, yaşadığı muhit Arap Yarımadasıʹna hem yakındı, hem de ticarî kervanlarla devamlı ulaşım ve haberleşme imkânı mevcuttu. İsa Peygamber’in (A. S. ) bulunduğu bölgenin de coğrafi durumu ondan farksızdır. Böylece uzun süre Araplara özel şekilde uyarıcı peygamber göndermeye gerek görülmemiştir. Musa’dan (A. S. ) önce, Mekke’de İbrahim ve İsmâil Peygamberler (salât-ü selam ikisine de olsun) bulunmuşlar ve İsmâil Peygamber, Mekke’ye gelip yerleşen Cürhüm Kabilesiʹnden evlenmek suretiyle yarımadayla geniş temas kurma imkânı sağlamıştır.
Ne var ki, Araplar Musevîlikle, İsevîliğe pek iltifat etmemişlerdir. Aslında bu onlardan ziyade Yahudilerin kendi dinlerini yayma temayülü göstermemelerinden kaynaklanmıştır. Zira Yahudilikte dini yayma misyonu yoktur ve buna ihtiyaç da duymazlar. İsevîlik ise yarımadaya pek inememiş, dar çerçeve içinde kalmak suretiyle uzun yıllar Filistin ve çevresini aşamamıştır. Nitekim İsa Peygamber’den sonra fetret dönemi başlamış ve altıyüz yıla yakın o bölgeye ve Arap Yarımadası’na peygamber gönderilmemiş; o yüzden cahil Araplar iyice tek ilâh inancından uzaklaşıp çok ilâhlı bir sistemi benimsemişler ve bu konuda kutsal Kâbe’yi puthane yapacak kadar ileri gitmişlerdir.
İşte ataları uzun yıllar uyarılmayan Araplar böylesine karanlık cehalet içinde bocalarken Cenâb-ı Hak hem onlara, hem bütün kavim ve milletlere rahmet olarak Hz. Muhammed’i (A. S. ) uyarıcı peygamber olarak göndermiştir.
İSLÂMʹIN MEKKE DÖNEMİNDE ARAPLARIN ÇOĞUNUN İMÂN ETMİYECEĞİ HABER VERİLMEKTEDİR
«And olsun ki, hüküm, çoğu hakkında gerçekleşip sübut bulmuştur, artık inanmazlar. »
Kur’ân burada çok dikkat çekici bir hususa parmak basmakta, putperest Arapların çoğunun imân etmiyeceğini haber vermektedir. Şüphesiz bu haber, kader konusuyla çok yakından ilgilidir. Hz. Muhammed’in (A. S. ) Mekke’deki 13 yıllık teblîğ ve irşadı bu sonucu vererek İlâhî beyânı doğrulamıştır.
Mekkeli’lerin İslâmʹa girmesini çok arzu eden Hz. Muhammed (A. S. ) bu husustaki ümidini hiçbir zaman kaybetmemişti. Allah (c. c. ) ise, ezelî- ebedî ilmiyle, Mekke devrinde kimlerin imân edeceğini, kimlerin etmiyeceğini önceden tesbit etmiş bulunuyordu. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın onlar için önceden çizdiği bir kader veya koyduğu bir hüküm değildi. Öyle olsaydı putperest Araplar mâzur sayılırlardı. Oysa onlar mevcut ortam, şart ve imkânlar içinde kendi irâdeleriyle bu yolu seçmiş ve o sebeple Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle onların bu tercihini tesbit ederek ana kitaba yazmıştır. Artık yazılanın değişmesi söz konusu değildir; çünkü Oʹnun ilmi kesinlikle yanılmaz ve tesbitinde hatâ olmaz. Böylece putperestler kendi kaderlerini kendileri çizmiş oluyorlardı.
Hidâyete gelince: Kişi kendi akıl, zekâ, irâde ve diğer yeteneklerini ortaya koyar da imkân ve irade sınırının son noktasına ulaşırsa, Cenâb-ı Hak o takdirde ona hidâyeti dilerse nasip eder. O sınıra gelmeyenlere hidâyet kapısını açmaz.
İNKÂRCININ KARAKTERİ HAKKINDA BENZETME
«Önlerine de, arkalarına da birer sed koyduk, gözlerini de bir perdeyle örtüverdik, artık onlar görmezler. »
Küfrün ve tuğyanın mayasında kibir, gurur, inat ve azgınlık vardır. İnkârcının ruhsal yapısı bu sıfatların lekesiyle kararmıştır. Hakk’a teslimiyet gösterip baş eğmezler. Önlerinde İblîsʹin kurduğu tuzak, arkalarında nefislerinin bencillik ve azgınlık seddi vardır. Gözleri ise, inkâr ve cehalet perdesiyle örtülüdür, artık mümkün değil hakikati göremezler.
İlim dilinde bu benzetmeye «istiâre» denir. İlim adamlarından bir kısmına göre ise, bu tarz bir anlatım, benzetmeden ziyade kâfirlerin âhiretteki durumlarını yansıtır.
Cenâb-ı Hak, sözü edilen anlatım tarzı ve benzetme ile, daha çok azılı İslâm düşmanı olan Ebû Cehl ve yandaşlarının ve bir de o tiynette olan inkârcı sapıkların karakter yapısını ortaya koymakta ve kâfirler hakkında psikologlara ip ucu vermektedir.
YÂSÎN SÛRESİNİN TESİRİ VE TARİHÎ OLAY
Siyerci İbn İshâk’ın tesbitine göre:
- Ebû Cehl, zaman zaman Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’i alaya alır ve O’nu sık sık rahatsız etmekten derin zevk duyardı. Bir gün yine ayak takımını toplayıp Resûlüllah’ın geçeceği yolun üzerinde oturup O’nun gelmesini beklediler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz evinden çıkınca yol üzerinde kendisini bekleyenleri görünce, durumu anlamakta gecikmedi ve bir avuç toprak alıp üzerine Yâsîn Sûresi’nin 1-9 kadar âyetlerini okuyarak oturanlara doğru serpti. Hepsi de bakar kör oldular; Hz. Peygamber’in (A. S. ) geçtiğini bile fark edemediler. Az sonra bir adam onlara: «Burada oturup kimi bekliyorsunuz? » diye sorunca, kendilerini toparlayarak, «Muhammed’i bekliyoruz» diye cevap verdiler. O da, «Muhammed (A. S. ) az önce önünüzden geçti. Başınızın üstünde toprak bulunuyor» dedi. Bunun üzerine Ebû Cehl ve avaneleri birbirlerinin başına baktıklarında cidden hepsinde toprak taneciklerinin bulunduğunu hayretle gördüler.
Yine siyercilerden bir kısmına göre: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medine’ye hicret ettiği gece de aynı şeyi yapmış ve kendisini öldürmek üzere bekleyenlerin hepsini derin bir uyku almış veya yukarıdaki olay gibi, hepsi de bakar körler olup, Onun evden çıktığının farkına varamamışlardır.
HAKKA KARŞI SALDIRI İYİCE ARTMAYA BAŞLADI VE HİCRET YAKLAŞTI
On iki yıldan fazla süren iç mücadele mü’minleri iyice tedirgin edip bezgin hale getirmişti. Ne var ki, kalplerindeki Allah, Peygamber ve İslâm sevgisi her defasında tek teselli kaynakları olmuş ve her türlü işkence, hakaret ve açlığa katlanarak kendilerini hak yoluna adamasını bilmişlerdir. Resûlüllah’ın (A. S. ) teblîğ ve irşadı, Mekkeli putperestlerin ileri gelenlerinden çoğunu putlara tapmaktan çevirememiş, aksine her geçen gün onların tuğyan ve küfrü artmıştı. Hz. Peygamber (A. S. ) hiçbir zaman ümidini kaybetmemiş, Cenâb-ı Hakkʹın mutlaka müʹminlere yardım edeceğine, İslâm’ı aziz kılıp üstün duruma getireceğine kesinlikle inanmıştı. O bakımdan olaylar Onun sadece azmini artırıyor ve ümidini kuvvetlendiriyordu. Zira İlâhî ilmin ezelî tesbitine göre, onların çoğunun inanmıyacağı iyice açıklanmış bulunuyor ve İslâmiyetin başka bir yerde gelişip, kuracağı devletin temelini atacağının kaçınılmaz bir çizgiye geldiğini görüyordu. Özellikle yedinci âyetle gaybî olan bu haber verilirken hicretin yakın olduğu kendiliğinden anlaşılıyor ve kalplerde inşirah doğuruyordu.
Böylece hicret olayıyla Mekkeliʹlerin başına gelecek İlâhî hükmün kademe kademe yaklaştığına işâret ediliyor ve neticenin mutlaka mü’minlerden yana olumlu olacağı dolaylı şekilde bildiriliyordu.
Nitekim çok geçmeden hicret emri, iki yıl sonra da Bedir Savaşı meydana geldi. Bu savaşta, Mekke’nin ileri gelen azgınlarının çoğu can verdi. Böylece Allahʹın vaʹdi yerine geldi ve hükmünün tecelli etmesiyle inkârcıların belkemiği kırıldı.
UYARININ TESİR ALANI
Allah’ın dinine çağrıda bulunurken, inkârcıları tuttukları yolun yanlışlığına ve sonunun mutlak tehlikeyle noktalanacağına karşı uyarmak; Hakkʹa bilerek, inanarak yönelmede kurtuluş ve saadetin bulunduğunu haber vermek ne ölçüde tesirli olur?
Kur’ânʹın açık anlatımından, tesirin iki önemli hususla kayıtlı bulunduğunu anlıyoruz. Şöyle ki: İnkârcı sapıkların ve putperest müşriklerin önce inen Kur’ân’a idrâkle yönelip uymaları, akıl yoluyla bu kitabın İlâhî olduğunu anlamaları; sonra da kitabı indiren Cenâb-ı Hakkʹın damgasını eşyada ve her âyet üzerinde görüp onu tanımaları ve bu düzeyde O’ndan saygı ile korkmaları gerekir. Zira inkârla şartlanıp hakkı reddetme kafalarında ön yargı haline gelen inkârcı maddeciler, İlâhî belge ve âyetleri hiçbir zaman akıl ve insaf kulağıyla dinlemezler; bilimsel açıdan ona yönelmezler. Tabii Allahʹın hidâyet verdikleri müstesnâ.
Kur’ân’a uymanın, Cenâb-ı Hak’tan saygı ile korkmanın iki ayrı mükâfatı söz konusudur: Dünya hayatında geleceğe ümitle bakmayı, ölümün endişe edilecek bir olay sayılmadığını; aynı zamanda ölümün ikinci hayata giriş kapısı bulunduğunu telkîn eder. Böylece huzurlu, güvenli bir ömür sürmeyi kolaylaştırır. Âhirette ise, kul hakkı dışındaki günah ve kusurların bağışlanacağına, pişmanlık ve tevbe ile hayatını noktalayanların İlâhî mağfirete mazhar kılınacağına inandırır. Kur’ân bu mağfiretin «ecr-i kerîm» ile sonuçlanacağını, yani göz ve gönül dolduran, yüz güldüren Allah’ın cömertçe hazırladığı cennetin ve cemalüllah’ın, mükâfat olacağını haber vermektedir.
ÖNDEN GÖNDERDİKLERİMİZ VE GERİYE BIRAKTIKLARIMIZ
«Şüphesiz biz, evet biz, ölüleri diriltiriz; önden gönderdikleri şeyleri ve bıraktıkları eserleri (koydukları izleri) yazarız.. »
İnsan oğlunun dünya hayatı son kertesine gelip noktalanırken, geçen ömrü şu iki hususla sonuçlanır:
a) Önden gönderdiği iyilikler ve kötülükler,
b) Geride bıraktığı iyi ve kötü izler ve eserler..
İmânın feyizli ve yararlı ürünleri sayılan «sâlih ameller», şüphesiz kişinin önünü aydınlatan, arkasından hayır ve rahmet ile anılmasına vesîle olan nîmetlerdir. On ikinci âyetle bilhassa bu incelik belirtiliyor.
Nitekim insan ölünce bu anlamda ortaya iki soru çıkmaktadır ki, onları idrâk ettiğimiz ölçüde güzel bir hayat geçirmiş oluruz. Sahih rivâyete göre, ölüm olayı meydana gelince melekler: «Önünden ne gönderdi? », insanlar da: «Geriye neler bıraktı? » diye sorarlar.
Aslında Allah için insanlığın yararına yapılan her teʹsis, atılan her adım, dökülen her damla ter hem önden gönderilen iyiliklerdir, hem de geriye kalan güzel örneklerdir. O bakımdan insanın iyilik ve kötülük adına attığı her adım anında tesbit edilip yazılmaktadır. Nitekim Benî Seleme kabilesi evlerini Mescid-i Saadet’e yakın yere nakletmeyi kararlaştırmış bulunuyorlardı ki, Resûlüllâh (A. S. ) onlara: «Buna gerek yok. Bulunduğunuz yerde kalın; zira atacağınız her adım, bırakacağınız her iz ve eser yazılmaktadır» buyurarak, kendilerini bu konuda aydınlattı.
İMAM-I MÜBİNʹDEN NE KASDEDİLMEKTEDİR?
«Ve her şeyi açık ve açıklayıcı bir Ana Kitap’ta sayıp tesbit etmişizdir. »
«İmam-ı Mübîn», âyette sıfat ve mevsûf şeklinde belirtilmiştir. Açık, seçik ve açıklayıcı kitap, uyulan kütük, Levh-i Mahfuz gibi manalara delâlet etmektedir.
Cenâb-ı Hak ruhları yaratıp kâinat plânındaki yerlerine oturttuktan sonra, dünyaya inişlerinde kendilerine ait bedenle birleşince, onların dünya hayatı boyunca neler yapacaklarını, nasıl bir yol izleyeceklerini, mevcut şartları ve ortamı kendi lehlerine veya aleyhlerine nasıl değerlendireceklerini tesbit edip sözü edilen «Kitab-ı Mübîn»e yazmıştır. Artık O’nun yazdıkları aynen gerçekleşir. Çünkü ilmi yanılmaz, tesbitinde hatâ olmaz. Yanılma ve hatâ, sonradan yaratılanlara ârız olan sıfatlardır. Allah (c. c. ) ise öncesiz ve sonrasızdır. Aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın yaptığı bu tesbitte bir haksızlık da söz konusu olamaz. Çünkü O zulmü hem kendine, hem de insanlar arasında haram kılmıştır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed’in (A. S. ) risaleti te’kiden açıklandı ve Kur’ân’ın mutlak surette Allah’tan indirilmiş bulunduğuna dikkatler çekildi. Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin ilk adımda, ataları uyarılmamış bir milleti uyarmakla görevli bulunduğu belirtilerek nasıl ağır ve meşakkatli bir görevin Ona yükletildiğine işâret edildi. Arkasından kimlerin o büyük peygamberin dâvetine olumlu cevap vereceği konu edilerek aydınlatıcı bilgiler verildi ve kader hakkında düşünce ufkumuzu genişletecek anlamda temel bilgiye değinildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerine üç elçi gönderilen kasaba halkı konu ediliyor; İlâhî buyrukları teblîğ konusunda karşılaşılan tehlike üzerinde durularak misal veriliyor. Sonra da bu uğurda öldürülen bir zattan söz edilerek kendini Allah yoluna adamış kişilerin teslimiyetine dikkatler çekiliyor.