SÂFFÂT SÛRESİ
Sûreye, sâf sâf dizilip duranlara and içilerek başlandığı için «saffât» ismi verilmiştir.
Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Bunun aksini söyleyen olmamıştır.
Âyet sayısı: 182 veya 181
Kelime » : 860
Harf » : 3826 (Tefsîr-i Nisabûrî/Garâibu’l-Kur’ân ve Reğâibü’l-Furkan: 23/39 - Lübabu’t-te’vîl: 4/14)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler sıralanıyor.
2- Göklerin ve yerin yaratılmasındaki plâna dikkatler çekiliyor.
3- İnkârcı sapıkların âhiret âlemine inanmamasına değinilerek, bu yüzden kendilerine verilecek uhrevî cezadan haber veriliyor.
4- Cennet ve ondaki güzel nîmetler anlatılıyor.
5- Peygamberlerin kıssalarına yer verilerek öğüt ve ibret alınacak safhaları naklediliyor.
6- Melekleri Allah’ın kızları sananlar veya öyle iddia edenler reddediliyor.
7- Meleklerin aldıkları emir gereği, sâf sâf olup tesbîhte bulundukları haber verilerek Cenâb-ı Hakkʹı anmanın füyuzatına işârette bulunuluyor.
8- Peygamberlerden her biri lâyık olduğu şekilde övülerek, yönlendirici misaller veriliyor.
9- Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere selâmla iltifatta bulunduğu açıklanarak, onları salât-ü selâm ile anmamıza işârette bulunuluyor.
10- En güzel övgünün, âlemlerin Rabbi Allahʹa mahsus olduğu belirtilerek sûre noktalanıyor.
MEÂLİ:
1- And olsun sâf sâf dizilenlere.
2- Sürükleyip götürenlere, vazgeçirip alıkoyanlara.
3- Kitap okuyanlara.
4- Muhakkak sizin ilâhınız bir’dir.
5- Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbıʹdır; doğuların da Rabbıʹdır.
6- Şüphesiz ki biz dünya semâsını (veya en yakın semâyı) yıldızlarla süsledik.
7- Ve orayı itaâtten çıkmış her azgın şeytandan koruduk.
8- Mele-i A’lâʹya kulak verip dinleyemezler ve her yandan atılıp itilerek kovulurlar.
9- Onlar için devamlı azâp vardır.
10- Ancak bir söz dinleyip kapan olursa, peşine çok parlak bir şihâb (meteor taşı, kıvılcım) takılır.
İLGİLİ HADÎSLER
Câbir b. Semûre (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şöyle buyurduğunu haber vermiştir: «Melekler Rablarının huzurunda sâf sâf durdukları gibi, sizler de sâf sâf olmaz mısınız? »
Bunun üzerine ashab-ı kirâm sordu:
- Melekler Rablarının huzurunda nasıl sâf bağlıyorlar?
Resûlüllâh (A. S. ) bu soruya şu cevabı verdi:
- Ön safları açık bırakmayıp tamamlıyorlar ve böylece sâf arasında boşluk kalmayacak şekilde yanyana duruyorlar. (Müslim/salât: 119- Ebû Dâvud/salât: 93- İbn Mâce/ikamet: 50- Ahmed: 5/101)
«İnsanlardan üç şey ile üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzünün her yanı bize mescid sayıldı. Su bulamadığımız zaman yeryüzünün (temiz) toprağı bize temizleyici kılındı. » (Müslim/mesâcid: 4)
BİR TEK İLÂH VARDIR
«Muhakkak sizin ilâhınız bir dir. »
Kur’ân’da câri olan İlâhî metotlardan biri de, çok önemli bir şey anlatılırken, ya da önemli bir olaydan haber verilirken, bazı şeylere and edilerek başlanır. Nitekim konumuzu oluşturan âyetlerde Allah’ın birliği belirtilirken üç şeye yemin edilmektedir:
1- Sâf sâf olup Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eden meleklere ve bu safları düzenleyenlere,
2- Bulutları belli kanun ve sebeplere göre sevkeden meleklere ve insanları kötülüklerden, günahlardan men’ eden Kurʹân hükümlerine,
3- Allahʹı anıp ve bunu tekrarlayarak devam eden meleklere; aynı zamanda Kurʹân’ı düzenli ve düzgün okuyanlara..
Birinci yemin, iş ve ibâdette düzenli olmayı; özellikle de namazda sâf bağlayıp durmayı ilhâm etmektedir.
İkinci yemin, bulut ve yağmur gibi tabiat olaylarını sevk ve idâre eden görevli meleklerin bulunduğuna; her olayın ve konunun üzerinde birçok görevli meleklerin hizmet vermekte olduklarına dikkatleri çekmektedir.
Üçüncü yemin, düzenli şekilde Cenâb-ı Hakkʹı anmanın, düzenli ve düzgün Kur’ân okumanın büyük yararları bulunduğunu telkîn etmektedir.
GÖKLERİN, YERİN VE DOĞULARIN RABBİ
«Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbıdır; doğuların da Rabbıdır. »
Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın tamamı söz konusu edilen yerlerde, üzerinde yaşadığımız gezegen (yerküre) itibariyle «gökler ve yer» tabiri kullanılır. Burada göklerden maksat dünyadan başka diğer bütün gezegen ve sistemler, onlara bağlı bulunan yıldızlardır. O bakımdan konumuzu oluşturan âyette «göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbi» denilmiştir. Bazan da sadece «göklerin ve yerin Rabbi» şeklinde bir anlatıma yer verildiğini görmekteyiz ki bu da aynı şeyi ifâde etmektedir.
«Doğuların Rabbi» terkibine gelince: Dünya batıdan doğuya doğru belli bir hızla hareket halindedir. Kutuplardan geçmek üzere ekvatora dik olarak çizildiği düşünülen çembere «meridyen» diyoruz. Ekvator ise, bir dairenin çevresi 360 derece olduğu için 360 parçaya bölünmüştür. Her meridyen arası dört dakikadır. Böylece dünya kendi ekseni etrafında doğuya doğru dönerken her meridyen bir doğu sayılır. Zira her meridyen kendisinden bir sonraki meridyen itibariyle dört dakika önce güneşi görmüş oluyor. Böylece «Cenâb-ı Hak» doğuların Rabbıdır, denilerek dikkatimiz yerküreye ve onun iki ayrı hareketine çekilmiştir.
Bu konuda «Rab» sıfatının kullanılmasına gelince: Yerküreyi, kâinat plânındaki yerine ve belirlenmiş kanunlara bağlı kılarak ona düzenli ve yararlı hareket sağladığına ve bu düzenlemeyi sapasağlam kılıp birtakım sapmalardan koruduğuna işârettir.
Ayrıca dünyanın 23 derece meyilli olması sebebiyle, güneşin her gün doğu cihetinde farklı bir yerden doğduğu için de «Rabbü’l-meşârik» şeklinde bir anlatıma yer verildiği düşünülebilir.
DÜNYA SEMASININ YILDIZLARLA SÜSLENMESİ
«Şüphesiz ki biz dünya semasını (veya en yakın semayı) yıldızlarla süsledik. »
Kur’ân’ın bu anlatım şekli hasr, yani belli sınır içine alıp yalnız belirlenen şey hakkında kullanmayı ifade etmemektedir. Bu kuraldan hareketle, yalnız dünya semasının yıldızlarla süslenmediğini, diğer semalarda da yıldızların bulunduğunu söyleyebiliriz.
Ancak yıldızlar âlemi bir sema veya en yakın sema kabul edilirse, onların ötesinde altı sema daha vardır ki, onlarda yer alan sistem ve yıldızların durumu çok daha farklıdır, yani daha büyük sistemler ve yıldızlar söz konusudur. Zira Kurʹânʹda «Kürsî»den söz edilirken, «Gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır» buyurulmakta ve Hadîs-i Şeriflerde ise, Arş’ın en büyük sistem ve yıldız olduğu belirtilmektedir; o kadar ki Arşʹa ve Kürsîʹye nisbetle gökle yer, büyük bir çöle atılmış küçük bir halka gibidir, şeklinde bir anlatıma yer verilmektedir. (Geniş bilgi için bak: Bakara Sûresi: 255. âyetin tefsiri)
Bir başka yorumla, görülebilen yıldızlar ve sistemler, yakın sema veya dünya seması sayılabilir. Onun ötesinde büyüklüğünü tasavvur bile edemiyeceğimiz altı sema daha bulunmaktadır.
Yakın semanın yıldızlarla süslenmesi, bize şu inceliği de öğretmektedir: Süsleme mutlaka belirlenmiş bir plân ve proğrama, belli hesaplara göre olur. O halde yakın semamızda görülebilen yıldız ve sistemler o kadar düzenli, hesaplı ve plânlı konulup ayarlanmıştır ki, düzensizlik, karışıklık hiçbir zaman söz konusu değildir. Her yıldız ve sistem kendine ayrılan sınırlar ve yörüngeler içinde hareketini belirlenmiş hızla sürdürmekte, biri diğerinin sınırına geçmemekte ve düzeni bozmamaktadır.
Nitekim ilgili âyet ve Fussilet Sûresi 12. âyetle şöyle açıklanmakta ve araştırıcılara temel bilgiler verilmektedir: «Ve sonra onları iki gün (iki devir)de yedi gök şeklinde yerine getirip oluşturdu ve her göğe işini vahyetti (yaratıldığı gayeyi, bağlı bulunduğu kanunu bildirdi). Dünyayı (veya en yakın semayı) kandillerle süsledik ve onu (düzensizlikten) koruduk. Bur, O çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilenin takdiridir. »
İTAATTEN ÇIKMIŞ HER AZGIN ŞEYTANDAN KORUMAK
«Ve orayı itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk.. »
Dünya’dan başka göklere ve mevcut sistemlere, onların ötesindeki yüce âlemlere «Mele-i Aʹlâ» denir. Bu, daha çok İlâhî buyrukları ve olup bitenleri yazan ve Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini alıp birbirlerine ulaştırıp teblîğ eden meleklerin bulunduğu yüce âlemler hakkında kullanılır.
Sözü edilen yüce âlemler ve oralarda tecelli eden İlâhî buyruklar, itaâtten çıkmış azgın şeytan ve cinden korunmuştur. Buna rağmen o buyruklardan birine kulak verip kapmak isteyen azgın şeytan ve cinne derhal bir şihab (meteortaşı) atılır da ona engel olunur. Çünkü şeytanlar duyduklarına bire dokuz katıp öylece kâhinlere ulaştırırlar.
Bu olay Hicr Sûresinde 17, Fussilet Sûresi 12, Enbiyâ Sûresi 32 ve Mülk Sûresi 5. âyetlerle beş ayrı yerde az farklı anlatımlarla açıklanmaktadır.
ŞEYTANLAR ATEŞTEN YARATILMIŞTIR
Cinler ve şeytanların ateşten yaratıldığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerîmʹde «dumansız yalın bir ateşten», «renkli ve zehirli ateşten» yaratıldığı belirtilerek bu konuda kısa bilgiler verilmektedir. Biz ister bu yalın ateşi «ışın» olarak, ister «renkli zehirli alev» olarak yorumlayalım, netice olarak şunu söyleyebiliriz: Ateşten yaratılan bu iki tür ruhanî ışık hızını aşan bir sür’ate sahiptirler. Bir anda üst tabakalara, yani göğe, Mele-i A’lâʹya doğru yükselme imkânları vardır. Ancak Cenâb-ı Hak, koyduğu sünnet ve hazırladığı kusursuz plân gereği, onların yüce âleme çıkıp gök haberlerini almalarına birtakım engeller koymuş; delip geçici şihabları onlara yönelterek öldürücü ve kavurucu atışlarla sınırı aşanları geri çevirmeyi değişmeyen sistem olarak koymuştur.
Böylece Kur’ân-ı Kerîm akan yıldızları, meteortaşları ve uçan daire sanılan ışıkları bize tanıtmakta ve araştırıcılara ipucu vererek hareket noktalarını belirlemektedir.
Bütün bu açıklama ve ana fikirlerden anlıyoruz ki, yedi gök, Arş ve Kürsî çok mükemmel bir plâna göre düzenlenmiş ve her biri için değişmeyen, bozulmayan sınırlar konulmuştur. Gelişigüzel, karmaşık bir durum söz konusu değildir ve olamaz da..
Düşen bir meteortaşı rastgele bir olay değildir. Akan yıldız bir tesadüfe bağlanamaz. Bunların hepsi kusursuz işleyen sistem içinde birtakım amaçlara yönelik meydana gelen olaylardır.
Tekrar edelim ki, varlık âleminde anlamsız bir olay meydana gelmiyeceği gibi, hikmetsiz, faydasız ve gereksiz bir olay da hiç bir zaman söz konusu değildir. Kâinat değişmeyen mükemmel bir plâna bağlı olup şaşmayan kanunlarla idâre edilmektedir. Bir yıldızın kayması, bir şihabın kendini göstermesi, bir meteortaşının düşmesi mutlaka bir amaca yöneliktir. Bunun aksini düşünmek veya iddia etmek, kâinatı bütünüyle kör tesadüflere bırakmak demektir ki, kâinatta yer alan her sistem ve meydana gelen her olay bunu kesinlikle reddetmekte, tesadüfün yeri olmadığını göstermektedir. Zira plânsız, proğramsız, hesapsız ve kitapsız hiç bir düzenleme olmadığı bilimsel açıdan da tesbit edilmiş durumdadır. Tefsirimizin birçok yerinde bununla ilgili bilimsel tesbitlere yer verilmiştir.
Böylece hadîslerin de ışığı altında konuyu incelediğimizde, şeytan ve cinlerin daha çok Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin risâlet göreviyle taltîf edildiği tarihten bu yana yüce âleme çıkmaları yasaklanmış ve gök haberleriyle onlar arasına birtakım engeller konulmuştur. Öyle ki, daha önceleri konulan sınıra yaklaşıp birtakım haberleri kapma imkânları oluyordu. Son peygamber ilim ve irfanla bütün insanlara gönderilince, sözü edilen sınırlar daha çok koruma altına alınmış ve görevli melekler, çıkmak isteyen cin ve şeytanları bir bakıma İlâhî roket olan şihablarla geri çevirmeye başlamışlar ve bunu aralıksız olarak sürdürmekteler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri yaratıp düzende tutan ve kâinat plânında yer alan her şeyi bir amaca yönelten Cenab-u Rabbi’l-Âlemîn’in mutlak tasarruf sahibi olduğu açıklandı. Göklerin, sistemlerin ve yıldızların kendilerine has sınırları, yörüngeleri ve hareketleri bulunduğuna dikkatler çekilerek meydana gelen olayların hikmeti üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın yüksek ve sınırsız kudretiyle hiçbir şeyi yaratmasının zor olmadığı konu ediliyor ve bu arada insanın o kudret karşısındaki durumuna değinilerek yapışkan bir çamurdan yaratıldığı açıklanıyor; İlâhî kudretin çamuru insan yapacak tasarrufa sahip bulunduğu belirtiliyor. Sonra da bu kudretin izlerini, eserlerini görmeyen inkârcı nankörlerin âhiret âlemindeki durumları tasvîr edilerek aydınlatıcı ve yönlendirici bilgiler veriliyor.