Saffat Suresi 1-10. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ

1-4.

(1-4) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelamını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.

Diyanet İşleri

5.

O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.

6.

Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.

7.

Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

8-9.

(8-9) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.

10.

Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

SÂFFÂT SÛRESİ

Sûreye, sâf sâf dizilip duranlara and içilerek başlandığı için «saffât» ismi verilmiştir.

Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmiştir. Bunun aksini söyleyen olmamıştır.

Âyet sayısı: 182 veya 181

Kelime » : 860

Harf » : 3826 (Tefsîr-i Nisabûrî/Garâibu’l-Kur’ân ve Reğâibü’l-Furkan: 23/39 - Lüba­bu’t-te’vîl: 4/14)

Sûrenin kapsadığı başlıca konular:

1- Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler sıralanıyor.

2- Göklerin ve yerin yaratılmasındaki plâna dikkatler çekiliyor.

3- İnkârcı sapıkların âhiret âlemine inanmamasına değinilerek, bu yüzden kendilerine verilecek uhrevî cezadan haber veriliyor.

4- Cennet ve ondaki güzel nîmetler anlatılıyor.

5- Peygamberlerin kıssalarına yer verilerek öğüt ve ibret alınacak safhaları naklediliyor.

6- Melekleri Allah’ın kızları sananlar veya öyle iddia edenler redde­diliyor.

7- Meleklerin aldıkları emir gereği, sâf sâf olup tesbîhte bulunduk­ları haber verilerek Cenâb-ı Hakkʹı anmanın füyuzatına işârette bulunulu­yor.

8- Peygamberlerden her biri lâyık olduğu şekilde övülerek, yönlen­dirici misaller veriliyor.

9- Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere selâmla iltifatta bulunduğu açık­lanarak, onları salât-ü selâm ile anmamıza işârette bulunuluyor.

10- En güzel övgünün, âlemlerin Rabbi Allahʹa mahsus olduğu be­lirtilerek sûre noktalanıyor.

MEÂLİ:

1- And olsun sâf sâf dizilenlere.

2- Sürükleyip götürenlere, vazgeçirip alıkoyanlara.

3- Kitap okuyanlara.

4- Muhakkak sizin ilâhınız bir’dir.

5- Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbıʹdır; doğuların da Rabbıʹdır.

6- Şüphesiz ki biz dünya semâsını (veya en yakın semâyı) yıldız­larla süsledik.

7- Ve orayı itaâtten çıkmış her azgın şeytandan koruduk.

8- Mele-i A’lâʹya kulak verip dinleyemezler ve her yandan atılıp iti­lerek kovulurlar.

9- Onlar için devamlı azâp vardır.

10- Ancak bir söz dinleyip kapan olursa, peşine çok parlak bir şihâb (meteor taşı, kıvılcım) takılır.

İLGİLİ HADÎSLER

Câbir b. Semûre (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şöyle buyurdu­ğunu haber vermiştir: «Melekler Rablarının huzurunda sâf sâf durdukları gibi, sizler de sâf sâf olmaz mısınız? »

Bunun üzerine ashab-ı kirâm sordu:

- Melekler Rablarının huzurunda nasıl sâf bağlıyorlar?

Resûlüllâh (A. S. ) bu soruya şu cevabı verdi:

- Ön safları açık bırakmayıp tamamlıyorlar ve böylece sâf arasında boşluk kalmayacak şekilde yanyana duruyorlar. (Müslim/salât: 119- Ebû Dâvud/salât: 93- İbn Mâce/ikamet: 50- Ahmed: 5/101)

«İnsanlardan üç şey ile üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzünün her yanı bize mescid sayıldı. Su bulamadığımız za­man yeryüzünün (temiz) toprağı bize temizleyici kılındı. » (Müslim/mesâcid: 4)

BİR TEK İLÂH VARDIR

«Muhakkak sizin ilâhınız bir dir. »

Kur’ân’da câri olan İlâhî metotlardan biri de, çok önemli bir şey an­latılırken, ya da önemli bir olaydan haber verilirken, bazı şeylere and edi­lerek başlanır. Nitekim konumuzu oluşturan âyetlerde Allah’ın birliği belir­tilirken üç şeye yemin edilmektedir:

1- Sâf sâf olup Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eden meleklere ve bu safları düzenleyenlere,

2- Bulutları belli kanun ve sebeplere göre sevkeden meleklere ve insanları kötülüklerden, günahlardan men’ eden Kurʹân hükümlerine,

3- Allahʹı anıp ve bunu tekrarlayarak devam eden meleklere; aynı zamanda Kurʹân’ı düzenli ve düzgün okuyanlara..

Birinci yemin, iş ve ibâdette düzenli olmayı; özellikle de namazda sâf bağlayıp durmayı ilhâm etmektedir.

İkinci yemin, bulut ve yağmur gibi tabiat olaylarını sevk ve idâre eden görevli meleklerin bulunduğuna; her olayın ve konunun üzerinde birçok görevli meleklerin hizmet vermekte olduklarına dikkatleri çekmektedir.

Üçüncü yemin, düzenli şekilde Cenâb-ı Hakkʹı anmanın, düzenli ve düzgün Kur’ân okumanın büyük yararları bulunduğunu telkîn etmektedir.

GÖKLERİN, YERİN VE DOĞULARIN RABBİ

«Göklerin, yerin ve ikisi ara­sındaki şeylerin Rabbıdır; doğuların da Rabbıdır. »

Kur’ân-ı Kerîm’de kâinatın tamamı söz konusu edilen yerlerde, üze­rinde yaşadığımız gezegen (yerküre) itibariyle «gökler ve yer» tabiri kul­lanılır. Burada göklerden maksat dünyadan başka diğer bütün gezegen ve sistemler, onlara bağlı bulunan yıldızlardır. O bakımdan konumuzu oluştu­ran âyette «göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbi» denilmiştir. Bazan da sadece «göklerin ve yerin Rabbi» şeklinde bir anlatıma yer veril­diğini görmekteyiz ki bu da aynı şeyi ifâde etmektedir.

«Doğuların Rabbi» terkibine gelince: Dünya batıdan doğuya doğru belli bir hızla hareket halindedir. Kutuplardan geçmek üzere ekvatora dik olarak çizildiği düşünülen çembere «meridyen» diyoruz. Ekvator ise, bir dairenin çevresi 360 derece olduğu için 360 parçaya bölünmüştür. Her me­ridyen arası dört dakikadır. Böylece dünya kendi ekseni etrafında doğuya doğru dönerken her meridyen bir doğu sayılır. Zira her meridyen kendisin­den bir sonraki meridyen itibariyle dört dakika önce güneşi görmüş oluyor. Böylece «Cenâb-ı Hak» doğuların Rabbıdır, denilerek dikkatimiz yerküre­ye ve onun iki ayrı hareketine çekilmiştir.

Bu konuda «Rab» sıfatının kullanılmasına gelince: Yerküreyi, kâinat plânındaki yerine ve belirlenmiş kanunlara bağlı kılarak ona düzenli ve yararlı hareket sağladığına ve bu düzenlemeyi sapasağlam kılıp birtakım sapmalardan koruduğuna işârettir.

Ayrıca dünyanın 23 derece meyilli olması sebebiyle, güneşin her gün doğu cihetinde farklı bir yerden doğduğu için de «Rabbü’l-meşârik» şek­linde bir anlatıma yer verildiği düşünülebilir.

DÜNYA SEMASININ YILDIZLARLA SÜSLENMESİ

«Şüphesiz ki biz dünya semasını (veya en yakın semayı) yıldızlarla süsledik. »

Kur’ân’ın bu anlatım şekli hasr, yani belli sınır içine alıp yalnız be­lirlenen şey hakkında kullanmayı ifade etmemektedir. Bu kuraldan hare­ketle, yalnız dünya semasının yıldızlarla süslenmediğini, diğer semalarda da yıldızların bulunduğunu söyleyebiliriz.

Ancak yıldızlar âlemi bir sema veya en yakın sema kabul edilirse, on­ların ötesinde altı sema daha vardır ki, onlarda yer alan sistem ve yıldız­ların durumu çok daha farklıdır, yani daha büyük sistemler ve yıldızlar söz konusudur. Zira Kurʹânʹda «Kürsî»den söz edilirken, «Gökleri ve yeri ku­şatıp kaplamıştır» buyurulmakta ve Hadîs-i Şeriflerde ise, Arş’ın en büyük sistem ve yıldız olduğu belirtilmektedir; o kadar ki Arşʹa ve Kürsîʹye nis­betle gökle yer, büyük bir çöle atılmış küçük bir halka gibidir, şeklinde bir anlatıma yer verilmektedir. (Geniş bilgi için bak: Bakara Sûresi: 255. âyetin tefsiri)

Bir başka yorumla, görülebilen yıldızlar ve sistemler, yakın sema ve­ya dünya seması sayılabilir. Onun ötesinde büyüklüğünü tasavvur bile edemiyeceğimiz altı sema daha bulunmaktadır.

Yakın semanın yıldızlarla süslenmesi, bize şu inceliği de öğretmek­tedir: Süsleme mutlaka belirlenmiş bir plân ve proğrama, belli hesaplara göre olur. O halde yakın semamızda görülebilen yıldız ve sistemler o ka­dar düzenli, hesaplı ve plânlı konulup ayarlanmıştır ki, düzensizlik, karı­şıklık hiçbir zaman söz konusu değildir. Her yıldız ve sistem kendine ayrı­lan sınırlar ve yörüngeler içinde hareketini belirlenmiş hızla sürdürmekte, biri diğerinin sınırına geçmemekte ve düzeni bozmamaktadır.

Nitekim ilgili âyet ve Fussilet Sûresi 12. âyetle şöyle açıklanmakta ve araştırıcılara temel bilgiler verilmektedir: «Ve sonra onları iki gün (iki devir)de yedi gök şeklinde yerine getirip oluşturdu ve her göğe işini vahyetti (yaratıldığı gayeyi, bağlı bulunduğu kanunu bildirdi). Dünyayı (veya en yakın semayı) kandillerle süsledik ve onu (düzensizlikten) koruduk. Bur, O çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilenin takdiridir. »

İTAATTEN ÇIKMIŞ HER AZGIN ŞEYTANDAN KORUMAK

«Ve orayı itaatten çıkmış her azgın şeytan­dan koruduk.. »

Dünya’dan başka göklere ve mevcut sistemlere, onların ötesindeki yü­ce âlemlere «Mele-i Aʹlâ» denir. Bu, daha çok İlâhî buyrukları ve olup bi­tenleri yazan ve Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini alıp birbirlerine ulaştırıp teblîğ eden meleklerin bulunduğu yüce âlemler hakkında kullanılır.

Sözü edilen yüce âlemler ve oralarda tecelli eden İlâhî buyruklar, itaâtten çıkmış azgın şeytan ve cinden korunmuştur. Buna rağmen o buyruk­lardan birine kulak verip kapmak isteyen azgın şeytan ve cinne derhal bir şihab (meteortaşı) atılır da ona engel olunur. Çünkü şeytanlar duydukları­na bire dokuz katıp öylece kâhinlere ulaştırırlar.

Bu olay Hicr Sûresinde 17, Fussilet Sûresi 12, Enbiyâ Sûresi 32 ve Mülk Sûresi 5. âyetlerle beş ayrı yerde az farklı anlatımlarla açıklanmaktadır.

ŞEYTANLAR ATEŞTEN YARATILMIŞTIR

Cinler ve şeytanların ateşten yaratıldığı bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerîmʹde «dumansız yalın bir ateşten», «renkli ve zehirli ateşten» yaratıldığı belirtilerek bu konuda kısa bilgiler verilmektedir. Biz ister bu yalın ateşi «ışın» olarak, ister «renkli zehirli alev» olarak yorumlayalım, netice olarak şunu söyleyebiliriz: Ateşten yaratılan bu iki tür ruhanî ışık hızını aşan bir sür’ate sahiptirler. Bir anda üst tabakalara, yani göğe, Mele-i A’lâʹya doğru yükselme imkânları vardır. Ancak Cenâb-ı Hak, koyduğu sünnet ve hazır­ladığı kusursuz plân gereği, onların yüce âleme çıkıp gök haberlerini al­malarına birtakım engeller koymuş; delip geçici şihabları onlara yönelte­rek öldürücü ve kavurucu atışlarla sınırı aşanları geri çevirmeyi değişme­yen sistem olarak koymuştur.

Böylece Kur’ân-ı Kerîm akan yıldızları, meteortaşları ve uçan daire sa­nılan ışıkları bize tanıtmakta ve araştırıcılara ipucu vererek hareket nok­talarını belirlemektedir.

Bütün bu açıklama ve ana fikirlerden anlıyoruz ki, yedi gök, Arş ve Kürsî çok mükemmel bir plâna göre düzenlenmiş ve her biri için değişme­yen, bozulmayan sınırlar konulmuştur. Gelişigüzel, karmaşık bir durum söz konusu değildir ve olamaz da..

Düşen bir meteortaşı rastgele bir olay değildir. Akan yıldız bir tesa­düfe bağlanamaz. Bunların hepsi kusursuz işleyen sistem içinde birtakım amaçlara yönelik meydana gelen olaylardır.

Tekrar edelim ki, varlık âleminde anlamsız bir olay meydana gelmiyeceği gibi, hikmetsiz, faydasız ve gereksiz bir olay da hiç bir zaman söz ko­nusu değildir. Kâinat değişmeyen mükemmel bir plâna bağlı olup şaşma­yan kanunlarla idâre edilmektedir. Bir yıldızın kayması, bir şihabın kendini göstermesi, bir meteortaşının düşmesi mutlaka bir amaca yöneliktir. Bu­nun aksini düşünmek veya iddia etmek, kâinatı bütünüyle kör tesadüflere bırakmak demektir ki, kâinatta yer alan her sistem ve meydana gelen her olay bunu kesinlikle reddetmekte, tesadüfün yeri olmadığını göstermekte­dir. Zira plânsız, proğramsız, hesapsız ve kitapsız hiç bir düzenleme olma­dığı bilimsel açıdan da tesbit edilmiş durumdadır. Tefsirimizin birçok ye­rinde bununla ilgili bilimsel tesbitlere yer verilmiştir.

Böylece hadîslerin de ışığı altında konuyu incelediğimizde, şeytan ve cinlerin daha çok Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin risâlet göreviyle taltîf edildi­ği tarihten bu yana yüce âleme çıkmaları yasaklanmış ve gök haberleriyle onlar arasına birtakım engeller konulmuştur. Öyle ki, daha önceleri konu­lan sınıra yaklaşıp birtakım haberleri kapma imkânları oluyordu. Son pey­gamber ilim ve irfanla bütün insanlara gönderilince, sözü edilen sınırlar daha çok koruma altına alınmış ve görevli melekler, çıkmak isteyen cin ve şeytanları bir bakıma İlâhî roket olan şihablarla geri çevirmeye başlamış­lar ve bunu aralıksız olarak sürdürmekteler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri yaratıp düzende tutan ve kâinat plânında yer alan her şeyi bir amaca yönelten Cenab-u Rabbi’l-Âlemîn’in mutlak tasarruf sahibi olduğu açıklandı. Göklerin, sistemlerin ve yıldızların kendilerine has sınırları, yörüngeleri ve hareketleri bulunduğuna dikkatler çekilerek meydana gelen olayların hikmeti üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakkʹın yüksek ve sınırsız kudretiyle hiçbir şeyi yaratmasının zor olmadığı konu ediliyor ve bu arada in­sanın o kudret karşısındaki durumuna değinilerek yapışkan bir çamurdan yaratıldığı açıklanıyor; İlâhî kudretin çamuru insan yapacak tasarrufa sa­hip bulunduğu belirtiliyor. Sonra da bu kudretin izlerini, eserlerini görme­yen inkârcı nankörlerin âhiret âlemindeki durumları tasvîr edilerek aydın­latıcı ve yönlendirici bilgiler veriliyor.