SÂD SÛRESİ
Başında «hurûf-i mukattaa»dan (sâd) bulunduğu için, sûreye bu isim verilmiştir.
Sûrenin tamamı Mekke’de inmiştir. İlim adamlarından buna muhalefet eden olmamıştır. İmam Kurtubî de aynı görüşü paylaşmış ve bunun bütün müfessirlerin ittifak ettikleri bir husus olduğuna dikkatleri çekmiştir.
Âyet sayısı : 88
Kelime»: 732
Harf » : 3069 (Tefsîru Garâibi’l-Kur’ân/Nisâbûri: 23/80)
Sûrenin kapsadığı başlıca konular:
1- Allah’a ortak koşan inkârcıların haktan yüzçevirmeleri konu ediliyor ve gelip geçen ümmetlerin hayatından ibretli misaller veriliyor.
2- Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr eden nankörlere dikkatler çekiliyor ve aydınlatıcı bilgiler ortaya konuyor.
3- Hz. Muhammed’in (A. S. ) peygamberliğini kabul etmeyen şaşkın müşriklerden, maddeci inkârcılardan söz ediliyor ve insan aklına ışık tutularak yönlendirici bir metot uygulanıyor.
4- Öldükten sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını, hesap ve cezâyı inkâr edenlerin düşünce ufuklarını genişletir, akıllarını harekete geçirir mahiyette deliller getiriliyor.
5- Dâvud, Süleyman, Eyyub, İbrahim, İshak, Yakub ve diğer bazı peygamberlerin kıssalarından önemli safhalar, ibretli yanlar anlatılıyor. Böylece Mekke’de İslâm’a karşı meydana gelen olayların bir benzerinin geçmişte birçok defalar tekerrür ettiğine işârette bulunuluyor.
6- Cennet ehlinin nîmetleri; Cehennem ehlinin azapları sıralanıyor ve birtakım uyarılar yapılıyor.
7- Adem Peygamber’le İblîs olayına geçilerek ebedî düşmanımız tanıtılıyor.
8- Kur’ân’ın insanlarla cinlere indirildiği açıklanarak bu iki ayrı varlığın teklifat-i ilâhiyeyle mükellef tutulduklarına işâretlerde bulunuluyor.
MEÂLİ:
1- Sâd. Öğüt veren Kur’ân’a and olsun ki,
2- O inkâr edenler, bir gurur ve bölünme içindedirler.
3- Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki çığlık atıp yardım istiyorlardı. Ama artık kurtulma vakti değildi.
4- Kendilerine uyarıcı bir peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve o kâfirler: «Bu çok yalancı bir sihirbazdır.
5- İlâhları tek bir ilâh mı yapıyor?! Doğrusu bu şaşılacak şey! » dediler.
6- Onlardan ileri gelen grup da «haydi yürüyün de tanrılarınıza (ibâdet ve bağlılıkta) sabır gösterin. Çünkü herhalde (sizden) istenilen de budur!
7- Diğer sonraki dinde de (Hıristiyanlıkta) hiç böyle bir şey duymadık; bu bir uydurmadan başkası değildir.
8- Aramızdan ona mı Kurʹân indirildi, öyle mi? » (diyorlardı). Hayır, onlar benim Kurʹânʹımdan tam bir şüphe içindedirler. Hayır, azâbımı henüz tadmış değillerdir.
9- Yoksa O, çok güçlü, çok üstün, O çok karşılıksız bağışlayan, ihsânda bulunan Rabb’ının rahmet hazineleri onların yanında mıdır?
10- Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü (saltanat ve tasarrufu) onlara mı aittir? O takdirde sebeplere yapışıp (göklere) yükselsinler.
11- Onlar burada bir araya gelmiş fakat bozguna uğrayacak kırık-dökük bir ordudur.
İNİŞ SEBEBİ
Hz. Ömer b. Hattâb (R. A. ) İslâm’a girince, Mekkeli putperestlerin ileri gelenleri hayli telaşlandılar ve bu işin sonunun nereye varacağından iyice endişelendiler. O bakımdan birtakım çareler düşünüp ön tedbir almak için toplanıp Resûlüllah’ın (A. S. ) amcası Ebû Tâlib’e gittiler ve: «Kardeşin oğluna de ki: bizim tanrılarımızı küçük düşüren sözler söylemesin, biz de Onun tanrısına dil uzatmayalım. Artık sen de insaf et de aramızda söz sâhibi ol» dediler. Bunun üzerine Ebû Tâlib, Hz. Muhammedʹi (A. S. ) dâvet edip Kureyş uluları ile Onu biraraya getirdi ve onların önerisini toplantıda aynen nakletti. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz amcasını dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:
- Amcacığım, onları bundan hayırlı bir hususa çağırsam ne dersin?
- Neye çağıracaksın?
- Arapları dindar kılıp aralarında otorite sağlayacak ve onları diğer milletlere üstün kılacak bir söze çağırıyorum.
Bunun üzerine Ebû Cehl söze karıştı ve:
- O dediğin söz nedir? Biz sana onun on katıyla söz verelim, dedi.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu:
- Lâ ilâhe illâllah, deyiniz..
Müşrikler bu öneriden tiksinip kendi önerilerini tekrarlamaya lüzum görmeden meclisi terkettiler.
Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Fethü’l-Kadîr: 4/418 - Lübabu’t-te’vîl: 4/80- Tefsîr-İ İbn Kesîr: 4/28)
SÂD HARFİ
Sûrenin başına konulan «Sâd», diğer «Hurûf-i mukattaalar»da olduğu gibi, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; aynı zamanda sûrenin özetidir ve içerdiği hikmetleri yansıtan bir işârettir.
KÂFİRLERİN BOŞ GURURU
«Sâd. Öğüt veren Kurʹânʹa and olsun ki, o inkâr edenler, bir gurur ve bölünme içindedirler. »
Her kavim ve milletin sosyal yapısında rastlandığı gibi, Mekkeʹde yaşayan kabilelerin de bünyesinde kendi başlarına buyruk olmayı, ciddi ve seviyeli bir otorite altına girmemeyi arzu edenler hayli çoktu. Bu nedenle doğruluğu herkesçe kabul edilen Hz. Muhammedʹe (A. S. ) inanıp bağlanmayı şan ve gururlarına yediremiyor ve O’ndan kurtulmak İçin olmadık yalan ve iftiralara başvuruyorlardı.
Böylesine akıl dışı tepkinin sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: İnsanoğlu hayat dizginini aklın, sağduyunun eline değil, nefis ve İblîsʹin eline verince, sınırsız hürriyete sahip olmak, kendi başına buyruk düzeyinde birtakım arzularını tatmin etmek ister. O nedenle inkârcılar, hürriyetlerine sınır çizmek, nefislerinin aşırılık ve azgınlığını durdurmak ve onları meşru sınırlar içine almak, hayatlarını düzene sokmak isteyen peygamber ve Onun yolunda yürüyen mürşitlere karşı gelir; gerekirse bu uğurda savaşır; haksızlığa baş vurup kan dökerler.
Ayrıca putları ilâh edinip, onları kendi nefsanî arzuları doğrultusunda vasıflandıran bir kavim, ya da millet, bu düzeyde iken, nefislerinin eğilimlerinin çoğunu haram sayan, İlâhî hükümleri değer ölçüsü kabul etmelerini telkîn eden hak dinden devamlı kaçar ve onu yaşamanın, ilerlemenin ayak bağı sayar.
İşte Mekkeli putperestlerin ileri gelen söz sahipleriyle Hz. Muhammed (A. S. ) arasındaki, ardı-arkası kesilmeyen mücadelenin asıl sebebi bu idi. Hem tarih boyunca hemen her çağda ve her ülkede sözü edilen mücadelenin sürüp gittiğini kim inkâr edebilir. Zira nerede hak varsa, mutlâka karşısında bâtıl vardır ve bu iki karşıtın sürtüşme ve mücadelesi çok tabiidir.
PEYGAMBERİ YALANCILIKLA, SİHİRBAZLIKLA SUÇLAYANLAR
«Kendilerine uyarıcı bir peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve o kâfirler: «Bu çok yalancı bir sihirbazdır» diyorlar. »
Arapların ve özellikle Mekkeli’lerin tanınmasına ve ebediyen anılmasına sebep olan son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ), ne yazık ki o millet gerçek değerini, insanlığa ne gibi yüksek değerler, sonu gelmeyen faziletler kazandırdığını ve kazandıracağını o gün anlayamadılar. Bâtılı ayakta tutma, haksızlığı savunma pahasına, Ona «çok yalancı sihirbaz» veya «çok yalancı büyücü» diyecek kadar ileri gittiler ve haksızlıkta bulundular. Oysa Hz. Muhammed’in (A. S. ) peygamberliğinden önceki kırk yıl içinde bir defa olsun yalan söylediğini, büyü yaptığını veya yaptırdığını; sihirle uğraştığını kimse iddia edemez. Nitekim Mekkeliʹlerin bu çirkin suçlama ve yakıştırmalarına aklı eren bazı Arap kabileleri gülmüş ve hiçbir zaman o gibi sözleri ciddiye almamışlardır.
Saltanat, nüfuz, hükümranlık, mal ve servet peşinde koşmayan, kıt kanaat geçinip insanları Yüce Yaratan Cenâb-ı Hakkʹı tanımaya, inanmaya dâvet eden Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kişisel bir çıkarı uğruna veya ihtirasına mağlup olarak yola çıktığına inanmak büyük bir haksızlıktır. Zira Onun 63 yıllık tertemiz, sade ve nezih hayatı bu gibi iddiaları temelinden söküp atar. Müşriklerin bu gibi suçlama ve iddialarının, gurur ve bencilliklerinden kaynaklandığı ise, kesindir.
HAKK’A KARŞI GELENLER
«İlâhları tek bir ilâh mı yapıyor?! Doğrusu bu şaşılacak şey, dediler. »
Kendilerini idareden âciz; önlerini ve geleceklerini göremiyecek kadar şaşkın; nerede niçin bulunduklarını idrâk edemiyecek kadar kör; hakkın sesini duyamıyacak kadar sağır; insan ruhunun yüceliğini anlayamıyacak kadar cahil ve İlâhî sünnet gereği yok edilen kavim ve milletlerin kalıntılarından öğüt ve ibret alamıyacak kadar bilgisiz, nankör olan bir topluluğun hak dine karşı gelmelerine kızmaktan ziyade acımak gerekir. Kurʹân ilgili âyetlerle bu gibi idrâksizlerin anlayışsızlığını tasvîr etmekte, o gibi kudretsizlerin sonsuz kudret sahibine baş kaldırmalarına dikkatleri çekerek aklın yolunun seçilmesini tavsiyede bulunmaktadır. Aynı zamanda şaşkınlığın bu kadarının tedavisi zor maraz-ı kalbî haline geldiğine işâret ederek, ön yargıdan sıyrılmalarında sayısız faydaların söz konusu olduğuna işâretle hakkın sesini duyurmaya çalışmaktadır.
Her şeye rağmen uyanmaz da bâtılı savunmada ısrar edip Hakkʹın ışığını söndürmeye çalışırlarsa, İlâhî hüküm inmeye başlar ve işte o zaman uyanmanın bir yararı olmaz.
RAHMET HAZİNELERİ KİMİN YANINDADIR?
Cenâb-ı Hak, insanı yaratmayı dilediğinde, önce onun yaşayabileceği hayat düzenini bütün kaynaklarıyla, imkânlarıyla vücuda getirdi. Daha doğrusu insanın her iki hayatta mutlu ve bahtiyar olması için kâinatı, bütün sistem ve kaynaklarıyla onun hizmetine sevketti. Böylece insanı çok aziz yarattı. Ne yazık ki, çoğu bu inâyet ve iltifatı anlayamadı da kendini insanlık şeref düzeyinden geri çekip aşağıların aşağısı yaptı. (Bilgi için bak: Tin Sûresinin tefsiri)
Cenâb-ı Hak bu gerçeğe değinerek insandan yana hazırlayıp hizmete sevkettiği şeylerin bir kısmını anarak daha iyi düşünmemizi, kâinat denilen bu sınırı bilinmeyen varlık âleminde yerimizin ve görevimizin ne olduğunu araştırmamızı; niçin yaratıldığımızı araştırıp öğrenmemizi ilhâm etmektedir.
Sonra da Kurʹân sözü edilen hikmetle işlenmiş tabloyu gözler önüne koyarak Allahʹın iki sıfatına yer veriyor: Azîz ve Vahhâb..
Birinci sıfat, Cenâb-ı Hakk’ın sınır kabul etmez anlamda çok güçlü, çok üstün olduğuna; ikinci sıfat, O Yüce Kudretin kendi geniş hazinelerinden karşılıksız bağışta bulunarak rızık kapılarını, bilerek çalışan insanlara açık tuttuğuna; bu konuda müʹmin ve kâfir, inanmış ve inanmamış diye bir ayrım yapmadığına delâlet eder.
İlâhlaştırılan canlı-cansız varlıklarda bu iki sıfat var mıdır? Özellikle yontulup şekillendirilen taşlar bu gibi hazinelere sahip midirler?
KIRIK DÖKÜK BİR ORDU
«Onlar burada bir araya gelmiş fakat bozguna uğrayacak kırık dökük bir ordudur. »
İlgili âyetle, Mekkeli müşriklerin o günkü ve o günden sonraki durumları tasvîr edilerek gelecekten haber verilmekte ve böylece mü’minlerin imân ve irfanı artırılmaktadır. Şöyle ki: Bu âyet indiği günlerde, Arap Yarımadası’nda oturan kabileler merkezî bir hükümet kuramamış, belli bir otoritenin altına girememişti. Bölük pörçük halde yağmacılıkla, kısmen de ticaretle geçinip giderlerdi. Böylesine dağınık, birlik ve beraberlik ruhundan uzak bir milletin haline acımak gerekirdi. Onlar bu acıklı durumlarına bakmayıp kendilerini dünyanın en medeni milleti yapacak, sosyal hayatlarına renk ve mana katacak, cehaleti yenip ilmin meşalesini yakacak son peygambere iltifat etmediler; bununla da kalmayarak Onun vücudunu ortadan kaldırmayı düşündüler. İşte Cenâb-ı Hak bu dağınık ve perişan milletin yakın gelecekte nasıl hezimete uğrayıp baş eğeceklerini haber vermek suretiyle, hakkın mutlaka üstün geleceğini kalp ve kafalara muʹcizevî anlamda işliyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Arap putperestlerinin, özellikle Mekkeli müşriklerin son peygamber Hz. Muhammed’e inanmayıp, gurur ve bencilliklerinden dolayı Onu yalancılıkla ve büyücülükle suçladıkları konu edildi. Merkezî bir otoriteden mahrûm olan Arapların yakın gelecekte hezimete uğrayıp hakkın karşısında baş eğecekleri haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, tarihin akışı içinde birçok kavim ve milletlerin hakka karşı baş kaldırıp tuğyan ettikleri konu edilerek birtakım misaller veriliyor. Sonra da Dâvud Peygamber’e verilen nîmetlere, İlâhî inâyetlere dikkatler çekilerek Yahudilerin bugünkü dağınık durumlarına işârette bulunuluyor. Arkasından peygamberlerin yeryüzünde Allah’ın halîfesi bulunduğuna değinilerek insanlar arasında hak ve adâletle iş görmelerinin lüzumu belirtiliyor ve böylece Hz. Muhammed’in (A. S. ) yakın gelecekte sağlam bir idare sistemi kuracağına ve halk arasında hak ve adâletle hükmedeceğine işâret ediliyor.